“Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.” Bir sevdiğini ölüme kaybetmenin olabilecek en güzel betimlemelerinden olabilecek bu söz Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm adlı kitabının ilk cümlesi. İlk cümlesinden bu kadar vurucu bir şekilde hikâyeye adım atan bu kitabı sanmayın ki kasvet dolu. Başlığımızda da bahsettiğimiz gibi, ölüme karşı sakin bir ağıt bu. Babasının kaybının yasını onu, hayatını ve yaşadıklarını yazarak yaşamayı seçen Gospodinov’un bu güzel kitabına gelin beraber bakalım.
Yasın Dağınık Kronolojisi
Kitap yazarın babasının ölümünden önce başlıyor olsa da kronolojik ilerleyen bir kitap değil. Sanki Gospodinov babası ile ilgili aklında ne varsa hepsini dökmek istediği belli olsa da yasın ağırlığının da bu dizilimde bir etkisi var. Hikâye kasvetli hale geldikçe arada çok eskilerden babasının anlattığı hikayelerden birini ortaya çıkarıyor, hüznüne eşlik edecek bir tebessüm ekliyor. Yasın en sakin ve gerçek yerlerini anlatarak acısına bir süreliğine bizi de ortak ediyor.
Bahçeden Yuvaya Uzanan Yol
Yasın en gerçek yansımalarından biri olarak kitabın babasının henüz yaşadığı zamanlardan başlaması ve babasının ölümünü anlatması gereken yerden ustalıkla kaçınması olduğunu söyleyebiliriz. İlk babasının bahçesinden bahsediyor. Babasının ilk ölümü olarak bahsettiği aldığı ilk kanser tanısından sonra hayatını kurtaran o bahçeden… Bu durumdan da söz ediyor yazar. Her şeyi bahçeye çevirebilmesini anlatıyor. Nereye gitseler oranın evden ziyade bir yuvaya dönüştüğünden bahsediyor. Bu gerçekten de böyle değil midir? Ev içindeki kişilerle yuvaya dönüşmez mi? Evi yuva hissettiren sevdiklerinizin içindeki o küçük dokunuşları değil mi? Annenizin serdiği ve çok dikkat ettiği dantel, sehpadaki babanızın gözlüğü, evcil hayvanınızın bir tüyü, kardeşinizin hep su içtiği o bardak… Yazarımız da benim gibi düşüncelere dalıyor kitap boyunca. Yaşadığı bu durumun görmediği birçok şeyi görmesine, düşünmesine sebep olduğunu söylüyor. Babasının vazgeçmediği çiçeklerinden bahsederken çiçeklerin ölülerin periskopu olup olamayacağından, belki de ölenlerin yeryüzünü çiçeklerden izliyor olabileceğinden bahsediyor Gospodinov. Belki de bahsetmekten çok bir umuttur.
Babanın Bedeni ve Geçmişin Yükü
Babasının ilk kanser tanısıyla beraber başka hastalıklarından bahsettiği doktor anısını anlatırken babasının bedenini bir parşömen olarak adlandırıyor. Her yanında bir hastalığın bir yaşanmışlığın izini taşıyan bir parşömen. Babasını anlatırken kullandığı güzel tanımlardan yalnızca biri bu güzel cümle. “Omuzlarında tonlarca geçmiş taşıyan bir Atlas” cümlesi ise babasına bakış açısının çok güzel bir tasviri. Aslında balkan ve doğu kültürlerinde büyümüş birçok kişinin ortalama ya da üstünde bir ilişkisi olduğu taktirde babasına karşı sahip olduğu bakış açısının çok güzel bir yansıması olarak düşünülebilir. Duygusal olarak uzak olsa da sevgisini pek de alışılmış olmayan şekillerde belli eden, en önde gelen özelliği güçlü olmasından dolayı idealize edilen sevgisini bağırmaktan ziyade fısıldayan baba… Yaşadıklarında hep sessiz, hep tek. Dünyanın yükünü omuzlarına almak ise çocuklarına bıraktığı yegâne miras.
Ölümün Dili ve Adaletsizlik Hissi
Babasının ölümüne giden sürecin hastanede geçen taraflarında yaşadığı hüzün ise hikâyenin sakin olmayan nadir kısımlarından. Babasının çektiği acıya, durumun çaresizliğine olan isyanını dinlerken “Latincenin ölü bir dil olduğunu bilirdim. Şimdi onun ölümün dili olduğunu biliyorum. Ölüm Latince konuşur.” sözü ise bir ok gibi saplanıyor okuyucunun kalbine. Zira yas süreci, kötü haber ile yüzleşmenin zorluğu yetmezmişçesine duyulan bu ölü dil henüz kavrayamadığımız ölüme daha da farklı bir boyut ekliyor. Anlayamadığımız, kavrayamadığımız bir kayıp ve bilmediğimiz bir dilde gelen açıklamalar… Babasının çaresizliği ise yazarı büyük bir çaresizliğe sürüklüyor. Yaşayacağı süre için babasının doktorla yaptığı pazarlığı izlerken içindeki öfkenin yansıması çok açık. Guguk kuşunun ötüşünü duymaya yetişemeyecek, baharı dileyen babasının ailesini bir arada görmek için Noel’e yetişip kardelenleri görmeye yetişme ihtimalinin bile “belki” olmasının acısı yazarın “Bu Tanrı’nın zavallı babama birkaç ay daha vermesi neyine mal olurdu ki?” cümlesinde ses buluyor. Yasın en vurucu hislerindendir belki de adaletsizlik hissi. Kendi yaşadıkların, ölenle yaşadığın ya da yaşayamadığın, konuşup konuşamadığın, ölenin yaşayıp yaşayamadığı her şey haksızlıkmış gibi gelir. Keşkelerin sonu gelmeyecekmiş gibi hissettirir.
Hatırlatıcılar ve Ortak Hafıza
Yasın ilk başlarda yakıcı olsa da sonraları iyi hissettiren bir başka kısmı da kaybedilen kişinin bir hatırlatıcı, bir milat ve bir ize dönüşmesi. Çevrende yaşadığın birçok şeyi kaybettiğin kişi ile eşleştirmek, bağlantıyı hep ondan geçerek kurmak çok normal bir durum. Gospodinov ise bu durumu şöyle anlatıyor; “Güya burada hiç kimseye ait olmayan bir toprakta geçmişin yükünden arınmış bir bölgedeyim. Ama yolculuğa çıkmadan önce genelde annemden sonra arayıp bana iyi yolculuklar dilerdi. Bu, artık her havaalanının bana onu hatırlatması için yeterli olacak ve bundan sonraki tüm uçuşları farklı kılacak.” Bu bölümde yazarın Hindistan uçağında babasının artık onunla her şeye gelebileceğini düşünmesinden insanların jestlerinde bile babasını gördüğüne, sonrasında Proust’un tat ve kokunun hafızasına dair cümlesine, oradan bahçe nanesinin kokusuna ve devamında da nanenin Aziz Georgi Günü’nde kuzunun üzerine konulan bir baharat olmasına kadar geldiğini görüyoruz. Babasının guguk kuşlarını duymak için yetişmeyi dilediği o güne… Dönüşünü yaptığı uçuş ise uçuş rotasının babasının bahçesinin üzerinde olduğu için daha farklı, daha önemli. Bu hatırlatıcılar başta bize hüzün verir, canımızı yakar. Ama yasın ve acının çevresinde büyürüz. Çok sevdiğim bir replikte bu durum şöyle anlatılır; “Zamanla her şey daha iyi olacak, birini kaybetmek kolay değil ama bir gün onu hatırlayacaksın ve artık acı çekmeyeceksin.” Bir noktadan sonra kaybettiğimiz kişiyi hatırlamak, hayatımıza katılmasının bize hissettireceği şeyin belki de mutluluk olabileceği düşüncesi huzurlu hissettiriyor.
Kalanların Şahitliği
Omuzlarında tonlarca geçmiş taşıyan bir Atlas olarak tasvir ettiği babasının ölümüyle birlikte bütün o geçmişin üzerine yıkıldığını hisseden yazar aslında ölümün hissettirdiği haksızlığı ve kişinin yaşayıp yaşayamadığı her şeyin aklımızda dönüp durmasını çok güzel anlatıyor. Kaybettiği kişinin babası olması ise onu bu yükün altında yalnız hissettirmiş, çağırıp yardım için döneceği kişinin acısının çaresizliğini yazarın cümlelerinde görüyor, içimizde hissediyoruz. Babasının ölümüyle kendisinin nasıl baş ettiğini düşünürken “Ben sizsiz nasıl öleceğim?” cümlesi ise göze çarpıyor. Ölümün en acı tasviri. Çünkü biz ölümün kalanlara etkisine şahidiz. Ölenin kendine olan yasını düşündüren bir pencere açıyor Gospodinov. Babasının ölümünün onda açtığı binlerce pencereden birini bize de gösteriyor.
Bu pencerelerden birinden daha dışarıyı izleyerek bu yazımızı sonlandıralım. Vefat edene yönelik çalışan belleğimizin kendimize de yönelik ve benmerkezci bir şekilde işlediğini anlatıyor. Kişinin gidişinden sonra kalışımızı anlamlandırma çabamıza dikkat çeker. Bu durum bir ebeveyn kaybı söz konusu olduğunda daha da vurucudur. Hayatımızın başından beri yanımızda olan kişinin artık olmayışı sürükler bizi buralara. “Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hala var olduğumuz söylenebilir mi?”
Kaynakça
Gospodinov, G. (2025). Bahçıvan ve ölüm (H. Ş. Karadeniz, Çev.) Metis Yayınları.


