Giriş
Beden, yalnızca fizyolojik bir yapı değildir; aynı zamanda yaşanmış deneyimlerin, kayıpların ve arzuların sessiz tanığıdır. Kimi zaman bir hormon değeri, kimi zaman düzensiz bir döngü, kimi zaman ise tıbbi bir tanı — bedenimiz bize bir şeyler anlatmaya çalışır. Ama biz çoğu zaman duymak istemeyiz. Psikodinamik perspektiften bakıldığında bu “duymama” hali, bilinçdışı bir savunma mekanizması olarak değerlendirilebilir: Duyarsak, dinlememiz gerekir. Dinlersek, harekete geçmemiz gerekir. Harekete geçersek, kaybedebiliriz.
Bu yazıda, kadın bedeninin tıbbi bir gerçekle yüzleşmesinin psikolojik izlerini, donup kalma tepkisini, kayıp ve yas süreçlerini ve arzu ile sahip çıkma arasındaki o köklü çatışmayı ele almaya çalışacağız.
Gelişme: Beden Konuşur, Biz Susmaya Çalışırız
Üreme sağlığına ilişkin bir tanı ya da olumsuz bir tıbbi bulgu, kadınlar için yalnızca fizyolojik bir gerçek değildir; çoğu zaman kimlik, değer ve gelecekle ilgili derin sorular doğurur. “Yeterince kadın mıyım?” sorusu, kültürel ve toplumsal baskıların da etkisiyle bilinçdışına sızar. Psikodinamik açıdan ele alındığında, bu soru aslında çok daha eski bir yaranın yeniden canlanması olabilir: Yetersizlik duygusu, bedenden önce gelir.
Bir tıbbi tanıyı öğrendiğimizde, bedenimizin bizi “yarı yolda bıraktığı” hissine kapılabiliriz. Bu his, öfkeyi beraberinde getirir. Psikodinamik teoride yansıtmalı özdeşleşme ve nesne ilişkileri kuramı çerçevesinde düşündüğümüzde, bedene duyulan bu öfke aslında erken dönem kayıpların, hayal kırıklıklarının ve desteksizlik hissinin bir yansıması olabilir. Bedenimize kızıyoruz çünkü çok daha önce başka şeylere, başka insanlara kızdık ve o öfkeyi ifade edemedik.
Üstelik bu süreç, çoğu zaman başka kayıplarla eş zamanlı yaşanır. Sevilen birinin kaybı, bir ilişkinin sona ermesi ya da kendi gençliğinin geride kalmakta olduğunun farkındalığı… Yas, katmanlıdır. Ve katmanlar üst üste yığıldığında, donup kalmak kaçınılmaz bir hal alabilir.
Travma ve Donup Kalma: Hayat Akar, Biz Bekleriz
Travma sonrası donma tepkisi, nörobiyolojik açıdan tehdit algısına verilen otomatik bir yanıttır. Ancak bu tepki yalnızca anlık tehlike anlarında değil, psikolojik tehdit karşısında da devreye girer. “İlerlersem kaybederim” inancı, kişiyi zamanın içinde sabitler. Sanki bir yaşta, bir anda kalmak, o andan sonra gelebilecek kayıplardan koruyacakmış gibi.
Bu donmuşluk hali kendini pek çok alanda gösterir: Kariyer kararlarını ertelemek, ilişkilerde ilerleyememek, bedene gereken özeni gösterememek, arzularını dile getirmekten kaçınmak… Bütün bu erteleme ve kaçınma davranışları, dışarıdan bakıldığında kararsızlık ya da isteksizlik gibi görünebilir. Oysa içeride çok farklı bir şey döner: Bilinçdışı bir öz-koruma mekanizması, kişiyi ilerlemekten alıkoymaktadır.
Üstelik bu donma hali, zamanla suçluluk ve yargıyla iç içe geçer. “Neden yapamıyorum?” sorusu, “Neden yapamıyorum ki?” şeklinde kendini suçlamaya dönüşür. Ve bu döngü, ilerlemek yerine kendi içinde dönmeyi sürdürür.
Arzu ve Sahip Çıkma: Görmek, Sahiplenmekten Önce Gelir
Psikodinamik perspektiften arzunun tanınması ve ona sahip çıkılması, sanıldığı kadar basit bir süreç değildir. Winnicott’un “gerçek benlik” kavramına başvurursak: Gerçek benlik, ancak güvenli bir ortamda kendini gösterebilir. Arzuyu dile getirmek, bir anlamda gerçek benliği görünür kılmaktır. Ve bu görünürlük, reddi ya da hayal kırıklığını da beraberinde getirebilir.
Bu nedenle pek çok kişi, arzusunu kendine bile itiraf etmekte güçlük çeker. “Zaten istemiyorum” ya da “şartlar uygun değil” gibi rasyonalizasyonlar, aslında korunma biçimleridir. Çünkü istemek, kaybetme riskini göze almak demektir. Ve daha önce çok şey kaybetmiş biri için bu risk, dayanılmaz gelebilir.
Oysa arzuyu görmek — ne kadar korkutucu olursa olsun — terapötik sürecin en kritik adımlarından biridir. Çünkü ancak gördüğümüz şeye sahip çıkabiliriz. Ve ancak sahip çıkabildiğimiz şey için gerçekten yaşayabiliriz.
Sonuç
Bedenimizle olan ilişkimiz, geçmişimizin, kayıplarımızın ve arzularımızın bir aynasıdır. Tıbbi bir tanı ya da bedenin “beklenenin dışında” işlemesi, bizi yalnızca fizyolojik değil, varoluşsal bir soruyla yüzleştirir. Psikodinamik perspektiften bu yüzleşme, ne kadar ağır hissettirse de aslında bir davet niteliği taşır: Duyulmaya, görülmeye ve nihayet sahip çıkılmaya.
Donup kalmak, çoğu zaman bilinçsizce seçilen bir hayatta kalma stratejisidir. Ama bu strateji, zamanla bizi hayatın tam ortasında dondurur. Yeniden ilerleyebilmek için önce donduğumuzu fark etmek, ardından bu donmanın altında yatan kayıpları ve arzuları görmek gerekir. Bu süreç sabır ister, güvenli bir ilişki ister ve her şeyden önce cesaret ister.
Yaşamak, gerçekten yaşamak — arzularımıza sahip çıkarak, bedenimizle barışarak ve kayıplarımızın yasını tutarak mümkün olabilir. Ve bu yolculukta yalnız olmak zorunda değiliz.
Kaynakça
Winnicott, D. W. (1960). Ego distortion in terms of true and false self. In Levine, P. A. (1997). Waking the tiger: Healing trauma. North Atlantic Books. Mitchell, S. A., & Black, M. J. (1995). Freud and beyond: A history of modern psychoanalytic thought. Basic Books.


