Albert Camus’nün ele aldığı Yabancı romanını bugün kimlik karmaşası, varoluşçuluk, yabancılaşma, modern çağ ve absürt felsefe gibi kavramlar çerçevesinde hem psikolojik hem de sosyolojik açıdan inceleyeceğiz.
Kahramanımız Meursault, yakın zamanda annesini kaybeder; ancak hiçbir duygu belirtisi göstermez. Tabutu açıp annenizi son kez görmek ister misiniz sorusuna dümdüz “hayır” yanıtını verir. Çevresindekilerin onu yadırgarcasına bakan bakışlarını anlayamaz. Cenaze evinde en sevdiği içecek olan sütlü kahve teklifini reddetmez, canı sigara çeker ve bir sigara yakar. Ağlayanlara bir türlü anlam veremez, hıçkırık seslerinden rahatsız olmaya başlar. Hatta annenin ölümünden sonra adlandıramadığı bir sevinç vardır içinde.
Ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi plaja gider, orada eski iş arkadaşı Marie’yle karşılaşır ve onunla birlikte olur. Onu sevip sevmediğinden bile emin değildir. Evlenme konusu açıldığında umursamaz bir tavır takınır; Marie’nin “Eğer karşında farklı biri olsaydı?” sorusuna “Fark etmez” cevabını verir.
Bir gün büyük bir suç işler; bir Arap’ı öldürür ve kendini savunma zahmetine bile girmez. “Neden öldürdünüz?” sorusuna “Sıcaktan” diye yanıt verir. Mahkeme, Meursault’yu Arap’ı öldürdüğünden dolayı değil de annesinin ölümünden sonraki tepkisizliğinden dolayı yargılar gibidir. Bu tür bir “kalpsizliğin” ileride toplumun yozlaşmasına neden olmasından korkarlar ve Meursault hakkında infaz kararı verilir.
Kimlik Karmaşası
Kimlik, literatürde en genel anlamıyla bireyin “Ben kimim?” sorusuna verdiği yanıt olarak tanımlanır (Atak, 2011: 164). Meursault, kitap boyunca kendini hiçbir yere ve hiçbir insana ait hissetmez. Romantik partneriyle olan ilişkisinde bile duyguları yoktur; hissettiği yalnızca hazdır.
Birey, ait olduğu toplumun sosyolojik normlarını kendi benliğinde eriterek kimlik kazanır. Erikson’un sosyal psikolojisine göre bireyin kimlik kavramının özünde yaşadığı sosyal grubun/toplumun içsel, tarihsel ve kültürel birikimi vardır ve çoğu zaman kişilik bu içsel birikime göre şekillenir (Bozdemir, 2011: 10).
Alfred Adler’in bireysel psikolojisinde ise bedensel, ruhsal ve sosyal açıdan bir bütünlük içerisinde olan bireyin kimlik bütünlüğü bu üç şart çerçevesinde oluşur. Örneğin Meursault’nün annesi toprağa verilirken onun bir an önce eve gidip çekeceği uykuyu düşünmesi ve cenazede insanların ağlamalarına anlam verememesi; kahramanımızın beden, ruh ve sosyal bağlam açısından kopuk olduğunu gösterir.
Varoluşçuluk
Kimliğini tamamlayamayan ve dünyaya ait hissedemeyen birey, varoluşçu problemlerle karşı karşıya kalacaktır. “Hayatın anlamı ne?”, “Bu dünyaya geliş amacım nedir?” gibi sorular zihnini meşgul eder. Cevap bulamadığında ise kahramanımız Meursault gibi bunalıma sürüklenir.
İç benlik ile dışa yansıyan benlik arasındaki fark açıldıkça birey, hem kendisiyle hem de çevresiyle çatışmaya girer (Davutoğlu, 2014: 59). Ancak Meursault, hayata ve çevresine o derece kayıtsızdır ki çevresinin etkisiyle oluşan sahte bir benliğe dahi sahip değildir.
Meursault; hayat, toplumsal değerler ve iç benlik arasında bir denge kurmaya çalışır; ancak bunu başaramaz. Romanın özüne damgasını vuran etken işte budur: Denge. Bu dengeyi kuramayışının nedeni ise benliğinden kaynaklı yabancılaşma ve bunun sosyo-psikolojik boyutudur (Biricik, 2016: 85–94).
Yabancılaşma
Toplumun kendi değerleriyle çatışma yaşaması, onu bir arada tutan öz değerlerle sorun yaşamasına neden olur (Şahin, 2013: 6). Bu durum yabancılaşma problemini de beraberinde getirir.
Yabancılaşma kavramı, sosyal bilimlerde kökleri ve etki alanı boyutuyla derin ve bir o kadar da muğlak bir kavramdır. Batı sosyolojisi bu kavramı psikopatolojik seviyeye indirgeyerek; etkisizlik, ilgisizlik, yalıtılmışlık ve kararsızlık kavramlarıyla eşdeğer tutar. Nitekim İspanyolca “alienado”, Fransızca “aliene” ruh hastası anlamına; İngilizce “alienist” ise ruh hastalarına bakan doktor anlamına gelmektedir. Yabancı kelimesi Latince “alienare” fiilinden türetilmiştir (Karaca, 2014: 34).
Modern insanın en temel yaşam deneyimi ve korkusu olarak tanımlanabilecek olan yabancılaşma; Goethe’den Schnitzler’e, Wordsworth’ten Keats’e, Dickens ve Zola’ya kadar birçok yazar tarafından ele alınmıştır. Özellikle Kafka, Camus, Beckett ve Bernhard gibi 20. yüzyıl yazarlarında “ben” ve dünya arasındaki yabancılaşma o denli aşırıya varmıştır ki her gerçek kuşkulu ve gerçek dışı bir hâl almıştır (Kızıler, 2009: 53).
Absürt Felsefe
Absürt felsefe (absürdizm), insanın anlam arayışı ile evrenin sessizliği ve anlamsızlığı arasındaki uzlaşmaz çatışmayı merkeze alan bir düşünce yaklaşımıdır. Camus’ya göre absürt; insanın dünyadan anlam, düzen ve açıklama talep etmesi, buna karşılık dünyanın bu taleplere hiçbir yanıt vermemesi durumunda ortaya çıkar (Camus, 1955). Yani absürt ne yalnızca dünyanın anlamsızlığıdır ne de insanın çaresizliği; ikisinin karşılaşmasıdır.
Camus, anlamsızlık karşısında fiziksel intiharı ve tanrısal ya da aşkın açıklamalara sığınmayı birer “kaçış” olarak değerlendirir ve reddeder (Camus, 1955). Absürt felsefenin önerisi; anlamsızlığı kabul edip ona rağmen yaşamaktır. Bu, umutsuzluk değil; bilinçli bir başkaldırıdır. Camus’nün absürt felsefesini en iyi anlatan örnek Sisifos Söyleni’dir.
Absürt felsefesinden kaynaklanan yabancılaşmanın birey ve toplum hayatında gözlenebilen birçok yansıması bulunur. Psikolojik düzlemde bu durum; benlik yitimi, umutsuzluk, kaygı, hayatı anlamlandıramama ve kişiliksizleşme olarak kendini gösterir. Modern hayatın getirdiği özgürleşme ile bireyin varoluşu anlamlandıramayışı tezat bir şekilde kişilik daralmasına yol açar.
Bu kimlik problemi beraberinde yalnızlık duygusunu getirdiğinden; bohem bir hayat, madde kullanımı, intihar ve boşanma olayları sosyolojik düzeyde etkisini gösterir. Nitekim Meursault’nün hayattan silikleşerek standart modern bir tip hâline gelmesinde yabancılaşmanın sebebi olan benlik yitimi, umutsuzluk ve kaygı durumları vardır (Biricik, 2016: 85–94).
Camus’nün kendi fikirleri ile şekillendirdiği Meursault karakterinde nihilizm temelli ve varoluşçu bir perspektifle absürt bir yaşam felsefesi oluşur. Metafizik buhran, ontolojik anlamsızlık ve kimlik karmaşası kaynaklı hayata kayıtsız kalma durumu, Meursault’yü psiko-sosyal boyutta yabancılaştırır. “Yabancı” odaklı bir izlekle; hayat, ölüm ve suç kavramları romana güçlü bir şekilde yansır (Biricik, 2016: 85–94)


