Çarşamba, Ekim 21, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Bir Yabancının Bakışında Kendi Değerini Aramak

Başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğünü merak etmekle, kendimizi onların düşünceleri üzerinden tanımlamak arasında büyük bir uçurum olduğunun farkına varmış mıydın?

Bir fotoğraf paylaşmadan önce kaç kez baktığını, bir mesaj attıktan sonra karşı tarafın neler düşüneceğini ne kadar düşündüğünü ya da bir ortamdan ayrıldıktan sonra söylediklerini zihninde tekrar tekrar gözden geçirdiğin zamanlar olur. Bazen de birinin yüzündeki küçücük bir ifade kendinden şüphe etmene yetebilir. Acaba yanlış bir şey mi söyledim? Beni komik mi buldu? Yoksa artık eskisi kadar beni sevmiyor mu? Tek bir bakışla hemen kendini değerlendirmeye başlarsın. Üstelik bunu çoğu zaman kendi ölçütlerine göre değil, başkalarının seni nasıl gördüğünü düşünerek yaparsın. Peki o zaman, bir soruyla başlayarak neden böyle olduğuna, olduğumuza beraber bakalım.

Kendimize dışarıdan bakmayı ne zaman öğrendik?

Burada değineceğimiz önemli kısım, başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğü değil, onların düşüncelerine kendimiz ile ilgili ne kadar söz hakkı verdiğimiz olacak.

Kendimiz hakkındaki düşüncelerimiz, yaşamın ilk yıllarından itibaren çevremizle kurduğumuz ilişkiler içinde şekillenmeye başlar. Yani davranışımız karşısında aldığımız takdir, yaptığımız bir hataya verilen tepki ya da kendimizle ilgili sık sık duyduğumuz yorumlar, zamanla kendimizi nasıl tanımladığımızı etkiler. Çocukken sık sık duyduğumuz “Çok akıllısın”, “Çok yaramazsın” ya da “Böyle yaparsan kimse seni sevmez” gibi ifadeler yalnızca o anı açıklamakla kalmaz ve kendimiz hakkında geliştirdiğimiz inançların da bir parçası hâline gelir.

Sosyolog Charles Horton Cooley, bu durumu ayna benlik kavramıyla açıklıyor. Bu yaklaşıma göre kendimizi değerlendirirken başkalarının bizi nasıl gördüğünü hayal ediyor ve onların değerlendirmelerine ilişkin yorumlarımızdan etkileniyoruz. Üstelik başkalarının bizi gerçekten nasıl gördüğünden çok, onların bizi nasıl gördüğünü düşündüğümüz daha büyük önem taşıyabiliyor. Yani birinin bizimle ilgili olumsuz bir düşüncesi olduğunu varsaydığımızda, ortada kesin bir kanıt olmasa bile kendimizden şüphe etmeye başlıyoruz.

Büyüdükçe bu sürece arkadaşlarımız, romantik ilişkilerimiz, iş hayatımız ve sosyal çevremiz de katılıyor. Beğenilmek, kabul görmek ve ait hissetmek doğal ihtiyaçlarımız ama başkalarının tepkilerini yalnızca dikkate almakla kalmayıp kim olduğumuzu belirleyen ölçütlere dönüştürdüğümüzde, kendimizle kurduğumuz ilişki değişmeye başlıyor.

Beğenilmek Neden Kendimizi Değerli Hissetmemizi Sağlıyor?

Birinin bizi takdir etmesi, önem verdiğimiz bir insan tarafından tercih edilmek ya da yaptığımız bir şeyin fark edilmesi tabii ki iyi hissettiriyor. Sorun zaten beğenilmekten hoşlanmak değil, kendimizi değerli hissedebilmek için beğenilmeye ihtiyaç duymaya başladığımız anlardır.

Bir ilişkide karşısındaki kişinin ilgisi devam ettiği sürece kendini değerli hisseden, ilgi azaldığında ise kendi çekiciliğini ve yeterliliğini sorgulamaya başlayan birini düşünelim. Ya da yaptığı işte başarılı olduğunda kendisiyle gurur duyan ama basit bir hata yaptığında bütün becerilerini unutup kendisini başarısız biri olarak gören birini. Her iki durumda da yaşanan olay, kişinin kendisi hakkındaki genel değerlendirmesini etkilemesi oluyor.

Psikolojide bu durumu koşullu özdeğer olarak adlandırıyoruz. Oysa bir konuda başarısız olmak, başarısız bir insan olmakla aynı şey değildir. Birinin bizi tercih etmemesi de tercih edilmeye değer olmadığımızı göstermez. Bazen yaşadığımız tek bir deneyimi, kendimiz hakkındaki bütün düşüncelerimizi açıklayan bir kanıt gibi kabul ediyoruz. Hal böyle olunca da bir davranışımızı değerlendirmekten çıkarak, kendimizi bir bütün olarak yargılamaya başlıyoruz.

Başkalarının Bizi Nasıl Gördüğünü Gerçekten Biliyor Muyuz?

Başkalarının zihnine doğrudan erişemediğimiz halde, onların ne düşündüğünü tahmin etmeye çalışıyoruz. Birinin mesajımıza geç cevap vermesini bizi önemsemediği şeklinde yorumladığımızda, aslında bir tahmini gerçekmiş gibi kabul ediyoruz. Ardından bu varsayımı kendimiz hakkındaki inançlarımızla birleştiriyoruz ve “Demek ki yeterince önemli değilim.” düşüncesini ortaya atıyoruz. Böylelikle de karşımızdaki kişinin davranışını açıklamaya çalışırken konudan saparak kendimiz hakkında bir hükme varmış oluyoruz.

Olması gereken şey, her olumsuz yorumun yanlış olduğunu düşünmekte değil tabii ki. Yorumlarımızla gerçekler arasındaki farkı görebilmek. Başkalarının düşüncelerini açık açık söylemedikleri sürece bilemeyiz ve onların davranışları da yalnızca bizimle ilgili olmayabilir. Bu ayrımı fark etmek, başkalarının bakışını kendi değerimizin tek ölçütü olmasından ayırmamıza yardımcı olacaktır.

Kendimizle Kurduğumuz İlişkiyi Nasıl Değiştirebiliriz?

Başkalarının ne düşündüğünü önemsemeyi tamamen bırakmamız gerekmiyor. Asıl mesele, onların görüşlerini kendimiz hakkındaki bütün gerçeğe dönüştürmemek. Bunun ilk adımlarından biri, zorlandığımız anlarda kendimizle nasıl konuştuğumuzu fark etmek olabilir. Bir hata yaptığımızda kendimizi acımasızca eleştirmek yerine, “Bu konuda zorlandım ama bu durum benim tamamımı tanımlamıyor.” diyebilmek kendimize karşı daha anlayışlı bir tutum geliştirmemize yardımcı olur.

Bu yaklaşımı da, psikolojide öz şefkat olarak ele alıyoruz. Bu kavram hatalarımızı görmezden gelmek ya da kendimizi her durumda haklı bulmak anlamına gelmez. Zorlandığımızda kendimize cezalandırıcı değil, anlayışlı yaklaşabilmeyi başarabilmek demektir.

Genellikle böyle anlarda kendimize “Bir arkadaşım aynı durumu yaşasaydı ona da kendime davrandığım kadar sert davranır mıydım?” sorusunu sormak en işe yarayacak şeydir. Çünkü çoğu zaman başkalarına gösterebildiğimiz anlayışı kendimizden esirgeriz. Kendimizi geliştirmek, sevilmek, pozitif şeyler duyabilmek için kendimizi sürekli cezalandırmamız, eleştirmemiz, yetersizliklerimizi kendi yüzümüze vurmamız gerektiğine inanırız. O nedenle bir yabancının gözlerinden yansıyan halimize değil, karşımızda bir sandalye olduğunu hayal edip, o sandalyeye oturarak kendimize bakarak konuşmak, öz şefkate sahip olmayı geliştirecek en büyük adım olacaktır.

Sen Kendine Ne Taraftan Bakmayı Tercih Edeceksin?

Kendimizi yalnızca başkalarının tepkilerine göre değil, kendi değerlerimiz ve ihtiyaçlarımız üzerinden de değerlendirmemiz gerekiyor. Bir ortamdan ayrıldığımızda yalnızca “Benden hoşlandılar mı?” diye düşünmek yerine “Ben nasıl hissettim?” ve “Kendi değerlerime uygun davrandım mı?” sorularını da sorabiliriz. Böylece başkalarının görüşlerini tamamen dışlamadan, kendi değerlendirmemize yer açarız. Sonuçta başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğü kadar, bizim onlarla olurken ne hissettiğimiz de önem taşır.

Öz değeri güçlendirmek, her zaman kendimizden emin hissetmek ya da başkalarının düşüncelerinden hiç etkilenmemek anlamına gelmiyor. Bazen üzülebilir, eleştirilebilir ve reddedilebiliriz. Önemli olan, bu deneyimleri kendimiz hakkındaki değişmez hükümler haline getirmemektir. Kendimize şefkat göstermek de tam bu anlarda, yaşadığımız zorluğu kabul ederken kendi değerimizi yalnızca bir başkasının tepkisine indirgememeyi öğrenmektir.

Belki de kendimizi tanımaya başladığımız an, başkalarının gözünden nasıl göründüğümüzü merak etmeyi bıraktığımız an değildir. Asıl değişim, onların gözünden gördüğümüz kişiyle kendi içimizde tanıdığımız kişi arasındaki farkı fark ettiğimizde başlar. Çünkü başkalarının bizi nasıl gördüğünü her zaman kontrol edemeyiz, ancak onların bakışını kendimiz hakkındaki bütün gerçeğe dönüştürüp dönüştürmeyeceğimizi sorgulayabiliriz.

Kaynakça

  • Crocker, J., & Wolfe, C. T. (2001). Contingencies of self-worth. Psychological Review, 108(3), 593–623.
  • Neff, K. D. (2003). Self-compassion: An alternative conceptualization of a healthy attitude toward oneself. Self and Identity, 2(2), 85–101.
  • Tekin, I., & Kul, D. (2023). Üniversite öğrencilerinde benlik saygısı ile kendini sabotaj arasındaki ilişkide öz şefkatin aracı rolü. Ege Eğitim Dergisi, 24(1), 75–89.
  • Kantaş, Ö., & İmamoğlu, E. O. (2023). Dengeli benlik yönelimleri ile esenlik arasındaki ilişkide egosistem–ekosistem motivasyonlarının, aşkınlığın, özşefkatin ve tükenmişliğin rolü: Akademisyenler üzerinde bir model sınaması. Türk Psikoloji Dergisi, 38(92), 76–102.
Irmak Ayan
Irmak Ayan
Irmak Ayan, psikoloji alanında lisans eğitiminin son yılında olan bir öğrencidir. Eğitim süreci boyunca farklı klinik ortamlarda edindiği staj deneyimleri sayesinde çocuk, ergen ve yetişkinlere yönelik psikoterapi süreçlerini yakından gözlemleme fırsatı bulmuştur. Bilişsel Davranışçı Terapi, mindfulness temelli yaklaşımlar ve nöropsikoloji alanlarında uygulama ve gözleme dayalı deneyime sahiptir. Yazılarında psikolojik kavramları bilimsel temellere dayandırarak açık ve anlaşılır bir dille aktarmayı; ruh sağlığı alanında farkındalık ve içgörü kazandırmayı amaçlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar