İnsan hep mi yaşadığı çağın koşullarını eleştirirdi, yoksa biz gerçekten de bir şeyleri eskisinden farklı mı yaşıyoruz? Son yıllarda psikolojiye duyulan ilginin giderek arttığı açık. Sosyal medya hesaplarımızda kaygıyla baş etmenin yollarından ilişki sorunlarına, çocukluk yaşantılarından kişilik özelliklerine kadar pek çok konuda bilgiyle karşılaşıyoruz. Birkaç dakikalık videolarla kendimizi anlamanın, davranışlarımızın nedenlerini keşfetmenin, hatta hayatımızı değiştirmenin mümkün olduğu söyleniyor.
Peki, insan ruhuna dair bu kadar çok şey konuşulurken kendimizi gerçekten daha iyi tanıyor muyuz? Yoksa kendimizi anlamaya çalışırken bu kez de yeni bir karmaşanın içinde mi buluyoruz?
Bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Birkaç dakika içinde kaygımızın nedenini öğrenebiliyor, ilişkimizde yaşadığımız soruna bir isim koyabiliyor, çocukluk deneyimlerimizin bugünkü davranışlarımızı nasıl etkilediğine dair açıklamalar dinleyebiliyoruz. Üstelik çoğu zaman yalnızca sorunun ne olduğu değil, nasıl çözüleceği de anlatılıyor. Böylece insan ruhunun karmaşık dünyası, kısa açıklamalar ve uygulanabilir öneriler aracılığıyla anlaşılır hâle getiriliyor.
Bilgiye ulaşmanın kolaylaşması, kendimizi anlamanın da kolaylaştığı anlamına geliyor mu?
Çünkü bir bilginin sıkça paylaşılması onun doğru olduğunu göstermediği gibi, doğru bir bilginin herkes için aynı ölçüde geçerli olacağını da garanti etmiyor. Dahası, bu bilgileri sunan kişilerin eğitimlerini ve uzmanlıklarını her zaman değerlendiremiyoruz. Bazen kendimizi anlamak için izlediğimiz bir video, daha önce farkında bile olmadığımız sorunlara sahip olduğumuzu düşünmemize neden olabiliyor. Bazen de başkasının hayatında işe yarayan bir yöntemin bizde aynı sonucu vermemesi, kendimizden şüphe etmemize yol açıyor.
Belki de asıl mesele, psikolojik bilginin bu kadar erişilebilir olması değil, insanı anlamanın da aynı ölçüde kolay olduğu yanılgısı.
Psikoloji, her sorunun hazır bir cevabı mıdır?
Sosyal medya aracılığıyla doğru bilgiler paylaşan, psikolojik farkındalığı artıran ve insanların ihtiyaç duyduklarında destek aramalarına yardımcı olan uzmanların varlığını göz ardı edemeyiz. Bu mecralar, psikolojik desteğe ulaşmakta güçlük çeken pek çok insanın kendisi ve yaşadıkları üzerine düşünmesine de imkân tanıyor. Dolayısıyla mesele, psikolojinin konuşulması değil; insanın birkaç cümleyle açıklanabilecek ve birkaç adımla değiştirilebilecek bir varlık gibi sunulması.
Bugün sıkça karşılaştığımız anlatım biçimi oldukça tanıdık: Şunu yaparsan kaygın azalır, böyle davranırsan ilişkin düzelir, geçmişini bırakırsan iyileşirsin. Bazen belirli bir düşünce biçiminin hayatımızı değiştireceği, tek bir davranışın bizi bambaşka bir insana dönüştüreceği de söyleniyor. İnsan ruhu, doğru düğmeye basıldığında istenen sonucu veren bir makineymiş gibi ele alınıyor.
Oysa psikoloji, insan zihnini ve davranışlarını anlamaya çalışan; insanın biyolojik, psikolojik ve sosyal boyutlarını birlikte değerlendiren bir alan. İnsan deneyimini bütünüyle açıklayan, her soruna kesin cevaplar sunan ve herkese aynı çözümü önerebilen bir sistem değil.
Aynı olayın içinde bulunan iki insan, birbirinden çok farklı şeyler yaşayabilir. Bir ayrılık bir insan için özgürleşme anlamına gelirken diğeri için derin bir kayıp olabilir. Çocukluğunda sık sık eleştirilen biri yetişkinliğinde kendisini sürekli kanıtlamaya çalışabilir; bir başkası ise eleştirilme ihtimalinden uzak durmak için denemekten vazgeçebilir. Yaşadıklarımız kadar, onları nasıl anlamlandırdığımız ve bugün hangi koşullar içinde bulunduğumuz da önemlidir.
Bu nedenle bir davranışı tek bir nedene bağlamak, insanın iç dünyasını anlamak için çoğu zaman yeterli değildir. Geçmiş deneyimlerimiz, aile ilişkilerimiz, öğrendiklerimiz, içinde bulunduğumuz çevre ve bedenimizin stres karşısındaki tepkileri birbirini etkiler. Aynı davranışın farklı insanlarda farklı anlamları olabilir; benzer görünen sorunlar da her zaman aynı ihtiyaçlardan kaynaklanmaz.
Üstelik bir sorunun adını bilmek, onunla nasıl baş edeceğimizi bildiğimiz anlamına gelmez. Yaşadığımız durumu bir kavramla açıklamak bize başlangıçta rahatlama sağlayabilir. Fakat o kavramı kendimizi anlamak için bir araç olarak kullanmakla bütün yaşantımızı onun üzerinden yorumlamak arasında önemli bir fark vardır. Kendimize bir açıklama bulduğumuzda bazen anlamaya başlarız; bazen de o açıklamanın sınırları içinde düşünmeye başlarız.
İyileşmek neden bir performansa dönüşüyor?
Psikolojik içeriklerin sunduğu hızlı çözümler, yalnızca beklentilerimizi değil, sorunlarla kurduğumuz ilişkiyi de etkileyebiliyor. Kaygımızı azaltmak için önerilenleri deneriz ama kaygımız devam eder. Olumlu düşünmeye çalışırız ama içimizdeki sıkıntı geçmez. İlişkimizi düzeltmek için anlatılanları uygularız ama sorunlarımız çözülmez. Sonra bir de bütün bunları başaramadığımız için kendimizi suçlamaya başlarız.
Böylece ilk sorunun yanına yenisi eklenir: Yaşadığımız sıkıntının yanı sıra onunla baş edemediğimiz düşüncesiyle de uğraşırız.
Tam bu noktada, iyileşmenin giderek bir performansa dönüştüğünü söyleyebiliriz. Yalnızca iyi hissetmemiz değil, neden kötü hissettiğimizi anlamamız, duygularımızı yönetmemiz, doğru sınırları koymamız ve öğrendiğimiz yöntemleri hayatımıza uygulamamız da beklenir. Üstelik bunları yeterince hızlı yapamadığımızda, kendi gelişimimizin önünde yine kendimizin durduğunu düşünebiliriz.
Oysa her güçlüğü doğru bir yöntemle aşabileceğimiz, her duyguyu kontrol edebileceğimiz ya da her sorunu bireysel çabamızla çözebileceğimiz düşüncesi gerçekçi değildir. Bazen kullandığımız yöntem ihtiyacımıza uygun değildir; bazen içinde bulunduğumuz koşullar değişimi zorlaştırır; bazen de bir meselenin anlaşılması ve dönüşmesi zaman alır.
Bu yüzden bir yöntemin işe yaramaması, mutlaka bizim yanlış yaptığımızı göstermez. Belki de ihtiyacımız olan şey yeni bir teknik değil, yaşadığımız sorunu başka bir açıdan değerlendirmek, koşullarımızı değiştirmek ya da destek almaktır.
Burada önemli bir ayrım var: Kendimiz üzerinde çalışmakla kendimizi sürekli düzeltmeye çalışmak aynı şey değildir. İlki kendimizi anlamaya ve ihtiyaçlarımız doğrultusunda değişmeye alan açarken ikincisi, mevcut hâlimizi sürekli yetersiz bulan bir bakışa dönüşebilir.
Her duygunun bir son kullanma tarihi yoktur.
Kendimizi geliştirme ve daha iyi hissetme çabasının en belirgin sonuçlarından biri, zor duygulara karşı giderek daha tahammülsüz hâle gelmemiz olabilir. Üzüntünün kısa sürede geçmesi, kaygının hemen azalması, geçmişin artık bizi etkilememesi gerektiğini düşünebiliriz. Sanki zor duygular yaşamak, hayatımızda yolunda gitmeyen bir şeylerin kanıtıymış gibi.
Oysa bazı deneyimlerin duygusal etkisi, bizim belirlediğimiz takvime uymaz. Yasımızı belli bir sürede tamamlamak zorunda değiliz. Bazen kaybettiğimiz birinin yokluğunu kabullenmekten çok, onun yokluğuyla yaşamayı öğreniriz. Hayat devam eder ama bazı şeyler artık eskisi gibi değildir. İyileşmek her zaman acıyı geride bırakmak değil, bazen o acıyla kurduğumuz ilişkiyi değiştirebilmektir.
Benzer biçimde, bir ilişkide yaşadığımız sorunu yalnızca kendi davranışlarımızı değiştirerek çözemeyebiliriz. Bazen hangi ihtiyaçlarımızın karşılanmadığını, neden kendimizden vazgeçtiğimizi ya da hangi korkularımız yüzünden bazı şeylere ses çıkaramadığımızı anlamamız gerekir. Bazen bir sınır çizmek, bazen bir kaybı kabul etmek, bazen de uzun zamandır kendimize sormadığımız bir soruyla yüzleşmek önemlidir. Her sorunun çözümü aynı yerde bulunmaz.
Dahası, her olumsuz duyguyu ortadan kaldırmamız gerektiğini düşünmek, duygularımızı anlamamızı da güçleştirebilir. Oysa duygular yalnızca iyi ya da kötü hissetmemize neden olan yaşantılar değildir; ihtiyaçlarımız, beklentilerimiz ve deneyimlerimiz hakkında da ipuçları taşırlar. Kaygı bazen belirsizlik karşısındaki hassasiyetimizi, öfke aşılmış bir sınırı, üzüntü ise bizim için önemli olan bir kaybı işaret edebilir. Elbette her duygunun tek bir anlamı yoktur; onu anlamak için ortaya çıktığı koşullara da bakmak gerekir.
Bu, her duyguyu olduğu gibi bırakmamız ya da değişmek için çaba göstermememiz gerektiği anlamına gelmez. Bazı düşünce ve davranış kalıplarımız üzerinde çalışmak, bazı tepkilerimizi değiştirmek ve gerektiğinde profesyonel destek almak yaşamımızı kolaylaştırabilir. Ancak bunun için her zor duyguyu bir arıza, her sıkıntıyı da bir an önce giderilmesi gereken bir kusur olarak görmek zorunda değiliz.
Bazen üzülürüz, bazen öfkeleniriz, bazen de ne hissettiğimizi anlamakta güçlük çekeriz. Bunlar her zaman ortadan kaldırılması gereken sorunlar değildir. Kimi zaman kendimizle ilgili bir şeyleri anlamamız için bize eşlik eden yaşantılardır.
Kendimizi tanımak, kendimizi sürekli düzeltmek değildir.
Sosyal medyada karşımıza çıkan psikolojik içerikler, farkında olmadan kendimizde sürekli düzeltilmesi gereken bir şeyler olduğu hissini besleyebilir. Daha sakin, daha özgüvenli, daha üretken, daha başarılı ve daha iyi ilişkiler kuran biri olmanın yollarını ararken kendimizi bitmeyen bir eksiklik duygusunun içinde bulabiliriz. Bir özelliğimizi anlamak yerine değiştirmeye, bir duygumuzu tanımak yerine ondan kurtulmaya odaklanabiliriz.
Oysa kendini tanımak, yalnızca zayıf yönlerini keşfetmek değildir. Neye ihtiyaç duyduğunu, nelerden incindiğini, hangi koşullarda rahatladığını, neye tahammül edemediğini ve hangi özelliklerinin sana güç verdiğini de görebilmektir. Kendimizle ilgili her şeyi beğenmek zorunda değiliz; ancak her özelliğimizi bir kusur olarak değerlendirmek de zorunda değiliz.
Kendini tanıma süreci, insanın kendisi hakkında kesin hükümler vermesinden çok, kendisine daha dikkatli sorular yöneltmesini gerektirir. Neden bazı durumlarda geri çekildiğimizi, neden belirli ilişkilerde benzer güçlükler yaşadığımızı ya da hangi koşullarda kendimizi daha özgür hissettiğimizi merak etmek, kendimizle ilgili yeni bir anlayış geliştirmemize yardımcı olabilir. Buradaki amaç, kendimize yeni etiketler bulmak değil, deneyimlerimiz arasındaki bağlantıları görebilmektir.
Üstelik insan, bir kez tanıyıp bir kenara koyabileceğimiz sabit bir varlık değildir. Yaşadıkça değişiriz. Bazen daha önce bizi rahatsız etmeyen bir şey canımızı yakmaya başlar; bazen yıllarca içinden çıkamadığımız bir meseleye başka bir gözle bakabiliriz. Dün verdiğimiz bir kararın bugün bize uygun olmadığını fark edebiliriz. Bu, kendimizi yeterince tanımadığımızın değil, kendimizi tanıma sürecinin devam ettiğinin göstergesi olabilir.
Kendimizle kurduğumuz ilişkiyi sürekli sonuç almamız gereken bir çalışma alanı olmaktan çıkarmak belki de bu yüzden önemlidir. Her farkındalığın ardından bir değişim, her sorunun ardından bir çözüm gelmek zorunda değildir. Bazen yalnızca neden böyle hissettiğimizi anlamak, kendimize daha önce göstermediğimiz bir anlayışla yaklaşmamızı sağlar.
Bilginin ötesinde, kendimizle karşılaşmak
Bütün bu bilgi kalabalığının içinde kendimize nasıl bir yer açabiliriz?
Psikoloji içeriklerini hayatımızın dışında tutmamız gerekmiyor. Doğru bilgi, daha önce fark etmediğimiz bir şeyi görmemizi sağlayabilir, yaşadıklarımızı anlamlandırmamıza yardımcı olabilir ve gerektiğinde destek aramak için cesaret verebilir. Ancak bir içerikle karşılaştığımızda hemen kendimize bir tanı koymak, her cümleyi hayatımıza uyarlamak ya da anlatılan yöntemi uygulamadığımızda geride kaldığımızı düşünmek zorunda değiliz.
Bize sunulan bilgileri kesin hükümler olarak değil, üzerinde düşünebileceğimiz imkânlar olarak değerlendirebiliriz. Bir içeriğin bizde karşılık bulması, hayatımızın tamamını açıkladığı anlamına gelmez. Bir uzmanın söyledikleri yol gösterici olabilir; ancak kendimizle ilgili bütün cevapları onun sözlerinde bulacağımızı düşünmek de gerçekçi değildir. Gerektiğinde profesyonel destek almak, kendimizi tek başımıza çözmek zorunda olmadığımızı kabul etmektir. Bununla birlikte, hiçbir açıklama bizim yerimize yaşayamaz; hiçbir kavram, kim olduğumuzu bütünüyle belirleyemez.
İnsanın biricikliği tam da burada başlar. Bizi anlamaya çalışan her yaklaşımın ötesinde, yalnızca bize ait bir yaşam öyküsü vardır. Bu öykü bazen çelişkilerle, bazen anlamlandıramadığımız duygularla, bazen de henüz adını koyamadığımız ihtiyaçlarla doludur. Kendimizi anlamak, bu karmaşayı hemen ortadan kaldırmak değil, ona biraz daha yakından bakabilmektir.
Belki de asıl mesele, sosyal medyanın bize ne anlattığından çok, anlattıklarının arasında kendimizi ne kadar duyabildiğimizdir. Başkalarının doğrularını öğrenirken kendi sesimizi kaybetmemek, her öneriyi uygulamak yerine neye ihtiyacımız olduğunu sorabilmek ve kendimizi birkaç cümleye sığdırmaya çalışmamak…
Çünkü insan, çözülmesi gereken bir problemden ibaret değildir. Her zaman daha iyi, daha güçlü ya da daha mutlu olmak zorunda da değildir. Kendimizi anlamak, hayatımız boyunca sürecek bir karşılaşmadır; kimi zaman yeni bilgilerle derinleşir, kimi zaman yaşadıklarımızla değişir, kimi zaman da henüz cevaplayamadığımız sorularla devam eder.
Belki de bütün bu bilgi kalabalığının içinde unutmamamız gereken şey şudur: İnsan ruhu birkaç cümleye sığmaz. Kendimizi anlamak, başkalarının bize kim olduğumuzu söylemesini beklemekten değil, kendi sorularımızı sormaya ve cevaplarımızın zamanla değişebileceğini kabul etmeye cesaret etmekten geçer.

