İnsan zihni, sessizlikte bile konuşmayı sürdüren bir yapıdır. Bu konuşma çoğu zaman dışarıdan duyulmaz; ancak bireyin kendisi için en gerçek, en etkili ve en yön verici seslerden biridir. Psikolojide “içsel diyalog” ya da “iç konuşma” olarak adlandırılan bu süreç, yalnızca düşüncelerimizin akışı değil; aynı zamanda kim olduğumuzun, neyi önemsediğimizin ve dünyayı nasıl anlamlandırdığımızın da bir yansımasıdır (içsel diyalog) (Morin, 2005).
İçsel diyaloglarımızın önemli bir kısmı, yaşamımızda iz bırakan kişilerden ödünç alınmış seslerdir. Aile üyeleri, özellikle de ebeveynler, bu iç sesin temelini oluşturur. Çocuklukta duyulan uyarılar, destekler, sessizlikler ve hatta yarım kalmış cümleler, zamanla bireyin kendi kendine konuşma biçimine dönüşür (Vygotsky, 1934/1987). Böylece insan, yalnız kaldığında bile aslında tamamen yalnız değildir; zihninde başkalarının yankılarıyla düşünmeye devam eder.
Kayıp deneyimi, bu içsel seslerin doğasını daha görünür hâle getirir. Birini kaybettiğimizde, onun fiziksel varlığı ortadan kalksa da zihinsel temsili çoğu zaman canlılığını korur. Bu durum, bağlanma kuramı çerçevesinde “süren bağlar” (süren bağlar) olarak tanımlanır; yani kaybedilen kişiyle ilişkinin tamamen sona ermesi değil, biçim değiştirmesi söz konusudur (Klass, Silverman & Nickman, 1996).
Bazen yeni bir şey olduğunda, refleks gibi telefona uzanmak bu bağın bir ifadesidir. Henüz düşünce kelimeye dönüşmeden önce bile “ona anlatmalıyım” hissi belirir. Bu an, zihnin geçmişte kurduğu ilişkiyi hâlâ sürdürdüğünü gösterir. Alışkanlık gibi görünen bu hareket, aslında duygusal belleğin sürekliliğidir. Ancak telefonun ucunda artık bir ses olmadığında, birey kendi iç sesine yönelir. Dışarıya söylenemeyenler, içeride konuşulmaya devam eder.
Gündelik mekânlar da bu içsel diyalogun tetikleyicileri hâline gelir. Bir koltuğun kenarına bakmak, bir kapıdan geçerken istemsizce birini aramak, yalnızca bir hatırlama değil; zihnin hâlâ o ilişkiyi sürdürme çabasıdır. Bellek, yalnızca zihinsel bir süreç değil, aynı zamanda mekânsal ve bedensel bir deneyimdir (Barsalou, 2008). Bu nedenle kayıp, sadece bir insanın yokluğu değil; aynı zamanda alışılmış bakışların, yönelmelerin ve küçük dikkat anlarının da yeniden düzenlenmesidir.
İçsel Diyalog ve Karar Verme Süreçleri
İçsel diyalogların bir diğer boyutu ise karar verme süreçlerinde ortaya çıkar. Birey, kendi kendine düşünürken “O ne derdi?” sorusunu sorduğunda, aslında zihninde içselleştirilmiş bir rehberle temas kurar. Bu durum patolojik bir kopuş değil; aksine sağlıklı bir psikolojik entegrasyonun göstergesi olabilir. Çünkü birey, geçmiş ilişkilerinden öğrendiklerini bugünkü benliğine dâhil ederek karar verir (Hermans, 2001).
Böylece kayıp, yalnızca bir eksilme değil; aynı zamanda içsel bir danışma mekanizmasına dönüşebilir.
İçsel Sesin Çatışmalı Doğası
Ancak bu süreç, her zaman kolay ya da lineer değildir. İçsel diyalog bazen destekleyici, bazen de çatışmalı olabilir. Kimi zaman geçmişten gelen sesler eleştirel ya da yetersizlik hislerini tetikleyebilir (öz-düzenleme) (Beck, 1976). Bu noktada önemli olan, bireyin bu sesleri fark edebilmesi ve onları yeniden düzenleyebilmesidir. Yani içsel diyalog sabit bir yapı değil, dönüştürülebilir bir süreçtir.
Yas Sürecinde İçsel Diyalogun Dönüşümü
Yas sürecinde bu dönüşüm daha da belirginleşir. Kaybedilen kişinin sesi zamanla keskin bir hatırlamadan, daha yumuşak bir eşlik edişe evrilebilir. Başlangıçta dışarıya yönelen “anlatma” ihtiyacı, zamanla içsel bir “paylaşma” hâline gelir. Böylece birey, kaybın yarattığı boşlukla baş etmeyi öğrenirken aynı zamanda o ilişkiyi farklı bir düzlemde sürdürür.
Belki de bu yüzden bazı cümleler artık iki kişiliktir. İçimde kurduğum diyaloglarda ona yer açıyorum; bir şey olduğunda hâlâ ona anlatmak istiyorum. Bazen fark etmeden telefona uzanıyorum, sonra elim havada kalıyor. Salonun kapısından her geçişimde gözüm hâlâ onun oturduğu yere kayıyor; sanki orada olması bu dünyanın değişmeyen bir parçasıymış gibi. Kendi kendime düşünürken ona soruyorum: “Ne derdin?” diye. Cevabını duymuyorum belki ama hissediyorum; bazı cümlelerim onunkilere benziyor artık.
İçsel diyalog, burada yalnızca bir bilişsel süreç olmaktan çıkıyor; bir ilişkinin yeni formuna dönüşüyor. Söylenemeyenler eksilmiyor, biçim değiştiriyor. İnsan, kaybın ardından yalnızca susmayı öğrenmiyor; başka bir yerden konuşmayı da öğreniyor.
Ve ben, hâlâ babama söylemek istediğim şeyleri içimde taşıyorum. Küçük anları, önemsiz gibi görünen ayrıntıları, günün içinden geçen o kısa cümleler… En çok da şunu: Buradayım. Seninle konuşmayı bırakmadım, sadece yerini değiştirdim. Şubat’tan beri içimde akan bir şey var; belki bir nehir, belki senin sesin. Durmuyor. Ben de onu susturmuyorum. Selam sana.
Kaynakça
Barsalou, L. W. (2008). Grounded cognition. Annual Review of Psychology, 59(1), 617–645. https://doi.org/10.1146/annurev.psych.59.103006.093639
Beck, A. T. (1976). Cognitive therapy and the emotional disorders. International Universities Press.
Hermans, H. J. M. (2001). The dialogical self: Toward a theory of personal and cultural positioning. Culture & Psychology, 7(3), 243–281. https://doi.org/10.1177/1354067X0173001
Klass, D., Silverman, P. R., & Nickman, S. L. (1996). Continuing bonds: New understandings of grief. Taylor & Francis.
Morin, A. (2005). Possible links between self-awareness and inner speech. Journal of Consciousness Studies, 12(4–5), 115–134.
Vygotsky, L. S. (1987). Thinking and speech (N. Minick, Trans.). Plenum Press. (Original work published 1934)


