İnsan Dünyaya Bir “Kimlik”le Gelmez
İnsan doğduğunda kim olduğunu bilmez. Ne nasıl biri olacağına dair hazır bir bilgiyle gelir ne de hayatına yön verecek net bir öz taşır. Buna rağmen yetişkin dünyası, insanı hızla tanımlamaya çalışır. “O içe dönük”, “Bu güçlü”, “Şu kaygılı biridir.” Varoluşçu Felsefe tam da bu aceleci tanımlara itiraz eder. Jean-Paul Sartre’ın “Varoluş özden önce gelir” sözü, insanın sabit bir yapıyla dünyaya geldiği fikrini temelden sarsar.
Bu yaklaşıma göre insan önce vardır; nefes alır, ilişkiler kurar, hata yapar, kaybeder, yeniden dener. Ancak bütün bu yaşantılardan sonra, yavaş yavaş “Kim olduğu” şekillenir. Öz, yani insanın kendine dair tanımı, doğuştan verilmiş bir gerçek değil; yaşanmış bir hayatın ürünüdür. İnsan, kendisini keşfetmez; kendisini kurar.
Nesneler Planlanır, İnsan İnşa Edilir
Bir nesneye baktığımızda işlevi bellidir. Bir masa, üzerinde bir şeyler durması için vardır. Önce amacı belirlenir, sonra üretilir. Bu nedenle nesnelerde öz, varoluştan önce gelir. İnsan için bu mantık geçerli değildir. İnsan, belirli bir amaç için tasarlanmış bir varlık değildir. Dünyaya gelir ve ne olacağını kendi seçimleriyle şekillendirir.
Varoluşçuluk bu yüzden insanı tamamlanmış bir ürün olarak değil, devam eden bir süreç olarak ele alır. İnsan, her seçimiyle kendine dair yeni bir yön belirler. Bugünkü kararlar, yarının kimliğine dönüşür. Bu bakış, insanı tek bir özellik ya da tek bir geçmiş anıyla açıklamayı imkânsız kılar. İnsan, her zaman “Olmakta olan” bir varlıktır.
Özgürlük ve Kaygı Neden Birlikte Gelir?
Varoluşçu düşüncede özgürlük romantik bir vaat değildir. Sartre’ın ifadesiyle insan özgürdür, ama bu özgürlükten kaçamaz. Çünkü seçim yapmamak bile bir seçimdir. Bu durum insanı sürekli bir sorumluluk hâline sokar. İnsan yaptığı her tercihle yalnızca kendisini değil, insan olmanın bir biçimini de temsil eder.
Bu noktada Kaygı devreye girer. Varoluşçu psikoloji kaygıyı yalnızca patolojik bir belirti olarak görmez. Kaygı, insanın seçeneklerinin farkında olmasının doğal sonucudur. Gelecek belirsizse, insan tedirgin olur. Çünkü yanlış yapma ihtimali vardır. Kaygı, insanın hayatla temas hâlinde olduğunun işaretidir; tamamen yok edilmesi gereken bir düşman değil, anlaşılması gereken bir sinyaldir.
“Ben Böyleyim” Cümlesi Neyi Sabitler?
Gündelik hayatta sıkça kullanılan “Ben böyleyim” ifadesi çoğu zaman güçlü bir kabullenme gibi görünür. Oysa bu cümle, değişimin önüne çekilmiş görünmez bir çizgi olabilir. Varoluşçu bakış bu noktada durur ve şunu hatırlatır: İnsan “Böyle” değildir; şimdiye kadar böyle davranmıştır.
Bu ayrım özellikle Psikoterapi bağlamında önemlidir. Kişi kendini sabit bir kimliğe hapsettiğinde, değişim ihtimali zayıflar. Oysa öz değişkense, gelecek de tek bir çizgiye mahkûm değildir. Geçmiş, insanı açıklar; ama onu zorunlu olarak tanımlamaz. İnsan, geçmişinin toplamı değil; onunla kurduğu ilişkinin ürünüdür.
Koşullar Vardır, Ama Son Sözü Söylemez
Varoluşçuluk her şeyi bireyin omzuna yüklemez. İnsan seçmediği koşulların içine doğar. Ailesini, bedenini, kültürünü, yaşadığı kayıpları seçmez. Hastalıklar, travmalar, yoksunluklar inkâr edilmez. Ancak bu koşulların insanı bütünüyle tanımladığı fikri de kabul edilmez.
Viktor Frankl’ın vurguladığı gibi, insan her durumda özgür olmayabilir; fakat her durumda bir tutum alma alanına sahiptir. Bu alan bazen çok dardır, bazen neredeyse görünmezdir. Yine de insanın Anlam yaratabildiği yer tam da burasıdır. Anlam, çoğu zaman koşullar değiştiğinde değil, koşullara verilen yanıt değiştiğinde ortaya çıkar.
Kimlik: Sabit Bir Öz Değil, Sürekli Bir Süreç
Modern dünyada kimlik hızlıca etiketlenir. Tanılar, roller, sıfatlar insanı sabitlemeye çalışır. Varoluşçu perspektif bu sabitlenmeye temkinlidir. Kimlik, keşfedilen bir çekirdek değil; zaman içinde kurulan bir süreçtir.
Bu bakış insanı kırılgan kılar, çünkü kesinlik sunmaz. Ama aynı zamanda güçlendirir. Çünkü insan, her zaman kendini yeniden kurma potansiyeline sahiptir. Kimlik bir sonuç değil; devam eden bir eylemdir.
İnsan Bir Taslaktır
“Varoluş özden önce gelir” düşüncesi kolay cevaplar sunmaz. Konforlu değildir. Ama sahicidir. Hayatın anlamı dışarıdan verilmez; seçimlerle, ilişkilerle ve sorumlulukla kurulur. İnsan kim olduğunu bekleyerek değil, yaşayarak öğrenir.
Bu yüzden insan, tamamlanmış bir portre değil; sürekli yeniden çizilen bir eskizdir. Bazı çizgiler silinir, bazıları koyulaşır. Ama kalem hâlâ eldeyse, hikâye bitmiş değildir. Varoluş önce gelir. Öz ise, yaşamın içinden yavaş yavaş doğar.


