Not: Bu yazı, 6 Şubat depremlerine ve kayıp deneyimlerine dair içerikler barındırıyor. Okurken zorlanırsanız, kendinize küçük bir ara vermeniz ve nefesinize odaklanmanız, size iyi gelecektir.
Bu başlığın altında pek çok duygudan bahsedebilirim: korku, öfke, kaygı, umut, umutsuzluk, özlem, yas… Aynı şekilde kişileri de kategorize edebilirim: 6 Şubat depremini doğrudan yaşayanlar, orada olmayıp sevdikleri orada olanlar, yardım için gelip yaşananların etkisinden çıkamayanlar, sosyal medya ve haberlere maruz kalanlar. Peki, duyguları ve kişileri kategorize etmenin bir faydası var mı? Ya da insanlara neyin doğru, neyin yanlış olduğu üzerine öğütler vermenin? Pek sanmıyorum açıkçası. Ben bugün bu yazıda “Ne yaşandı ve bu yaşananlar bizleri nasıl etkiledi?” sorusu üzerine yoğunlaşacağım. Bunu yaparken elbette alanım olmayan ama uzmanları tarafından ele alınması gereken hukuksal, ekonomik, siyasal süreçlere değinmeyeceğim. 6 Şubat depremlerini doğrudan yaşamış, evini ve pek çok sevdiğini yitirmiş bir psikolog olarak yalnızca psikolojik çerçeveye odaklanacağım. Ben bugün sadece bir uzman değilim; aynı zamanda içerden de bir tanığım. Belki de yaşanan felaketin değerlendirilmesi sürecinde hepimiz uzmanlardan yorulmuşuzdur. Bizi gerçekten duyan bir kulağa, gören bir göze ve anlayan bir kalbe ihtiyaç duymuşuzdur. Bu yazıyı tam da bu ihtiyacı beslemek umuduyla kaleme aldım.
“Biz Ne Yaşadık?” Sorusu
Küçük bir itirafta bulunmak istiyorum: hâlâ “Biz ne yaşadık?” sorusunun yanıtını bulamıyorum. Ne hissettiğim konusunda her gün duygularım değişiyor. Bir gün umutla güne başlarken, bir diğer günü umutsuzlukla noktalayabiliyorum. Ama biliyorum ki — ve sizin de bilmenizi istiyorum ki — bizler yaşanan anormal bir duruma normal tepkiler veren bireyleriz. Yaşanan felaket tam olarak “travmatik olay” diye nitelendirebileceğimiz bir olaydı. Dolayısıyla travmatik olay o an yaşanıp biten bir şey olmadığı için hâlâ tepkiler veriyor olmamız çok anlaşılır.
Depremin Hemen Sonrası: Belirsizlik ve Kontrol Kaybı
Kontrol yetimizi kaybettiğimiz, belirsizliğin en yoğun olduğu o ilk süreç… “Ben ne yaşıyorum?” sorusunun en çok sorulduğu o ilk anlar, aylar… Yas duygusunu yaşamaya zaman bile olmayan o dönem… Durup yas tutmak, ağlamak, feryat etmek çoğumuz için sadece birkaç saatlik bir eylemdi. Çünkü hepimizin, tüm insanlığın en temel motivasyonu hayatta kalmaktır. Polivegal teoriye göre sistemimiz bu şekilde programlanmıştır; yani bedenimiz tehdit algıladığında, hayatta kalma dürtüsüyle hareket eder. Bu teori, sinir sistemimizin güven ya da tehlike sinyallerine verdiği otomatik yanıtları açıklar. Dolayısıyla yaşanan felaket ne kadar büyük olursa olsun, sorumluluklara devam edildi. Anne babalar çocuklarıyla, yetişkinler yaşlı ebeveynleriyle, sağlık personelleri hastalarıyla ilgilenirken bu zincir toplumsal bir yardım döngüsüne evrildi. Herkes statüsünden ve mesleğinden bağımsız olarak bir diğerine yardım etme bilinciyle harekete geçti. Su, erzak, temel ihtiyaçlar, çadır dağıtımları planlandı ve gerçekleştirildi. Ama peki, yas tutuldu mu? Peki ya yas süreci sadece sevdiğini kaybeden için mi geçerlidir? Ya anıları olan sokakları, caddeleri hatta koca bir şehri yitirenin bir yas süreci olmamalı mıdır? Elbette olmalıdır. Ama sorumluluk bilinci ve toplumsal dayanışma içgüdüsü o yas süreçlerinin önüne geçti ve yas bekletildi. Bu yüzden depremin üçüncü yılını anarken yasını yeni yeni tutmaya başlayanları, duyguları çözülmeye başlayanları, duygularını dile getirmeye yeni başlayanları görüyoruz ya da duyuyoruz.
Tepkilerimizin Çeşitliliği
Her birimizin deneyimi kendine has, kendine özel. Hiçbirimizin yaşadığı bir diğerinden ne daha büyük ne daha küçük. Dolayısıyla her birimizin kendine has tepkiler göstermesi de şaşırtıcı değil. Kimi sessizleşti, kimi daha çok güldü. Kimi kas ağrıları yaşadı, kimi daha çok hareket etmeye başladı. Kimi sık sık eskilerden, anılardan konuştu; kimi o anıları kalbinin derinliklerinde sakladı. Peki ya üç yıl sonra bu tepkilere ne oldu? Hâlâ tetiklenme anlarında farklı farklı tepkiler yüzeye çıkıyor olabilir. Tetiklenme dediğimiz şey, benzeşen ya da farklılaşan detayların bizi yaralama gücüdür aslında: Benzer bir sokak, benzer bir ses, bir koku… Ya da değişen hayata adapte olma çabasının yarattığı yorgunluk. O tetiklenme anında vücudunuz kasılabilir, boğazınız düğümlenebilir, nefesiniz değişebilir. Çünkü zihninizde kırmızı bir alarm yeniden çalmaya başlar. Öyle anlarda kendi sesinizi duyabilmeniz ve kendinizi telkin edebilmeniz çok kıymetli. Kendinize alan tanıyın.
Yasın Ertelenmiş Ağırlığı
“Asrın felaketi” olarak nitelendirilen bir olaydan hasar almadan çıkmak elbette mümkün değil. Değişen hayatlar, evler, şehirler, çevreler… Ve değişime adapte olmaya çalışan bizler. Bunun ciddi bir psikolojik yükü var — her zaman konuşulmayan, konuşulsa bile anlaşılacağından emin olunamayan. Ama konuşun. Konuştuğunuz için kendinizi yük gibi hissetmeyin. Yasınızı tutun. Yasınızdan daha fazla kaçınmayın. Yaşadığınız zorluklardan utanmayın. Bunları yaparken, sizinle benzer süreçlerden geçmiş insanlarla destek ağı oluşturun. Tıpkı depremin ilk döneminde su ve erzak dağıtımında kurulan destek ağları gibi. Bu size yalnız olmadığınızı hissettirecek.
Kendinize Sarılın
Bazen duygularınızı ve tepkilerinizi hâlâ anlamakta güçlük çekiyor olabilirsiniz. Aynada gördüğünüz yansımanız size yabancı gelebilir. Bir gün çok yoğun duygular içindeyken, ertesi gün hiçbir şey hissetmeyebilirsiniz. Böyle anlarda kendinizi hırpalamak yerine kendinize kocaman sarılın. Kimse sarılmadıysa bile siz kendinize, tüm dünya yerine sarılın. Kendi dünyanızda değişen her bir şeyin yerine sarılın ve kendinize teşekkür edin — hâlâ durup o aynanın karşısında kendinize baktığınız için.
Destek Almak Zayıflık Değil
Ama tüm bunları yaparken kendinize şu soruyu da sorun: “Ben depremden bu yana hiç psikolojik destek aldım mı? Yaşananları bir psikolog eşliğinde güvenli alanda ele aldım mı?” Bazen dalgalı bir denizde yüzmeye çalışırız ama o dalgalar bizi çok yorar. Kıyıya ulaşmak isteriz ama dalgalar izin vermez. Pes edecekken, dalgaların bizi boğmasına izin verecekken bir can kurtaran gelir ve bizi güvenli şekilde kıyıya taşır. Peki siz, dalgalı bir denizde tek başınıza yüzmekten yorulmadınız mı? Ya da herkesin kendi doğrusunu dinlemekten? Bir psikolog eşliğinde yaşadıklarınızı güvenli alanda konuşabilir, gülebilir, ağlayabilirsiniz. Özleminizi, tepkisizliğinizi, sorgulamanızı, yasınızı ele alabilirsiniz. Ve tüm bunları yaparken psikoloğunuz sadece size eşlik eder; asla size bir duyguyu ya da davranışı empoze etmez, öğütlemez. Beyninizin dengesini bulmasına yardımcı olmaya çalışır. Çünkü iyileşme ancak dengeyle mümkündür.
Derdimize İhanet Etmeden Yaşamak
Deprem anını konuşmak istemeniz, öncesindeki anılarınızı paylaşmanız ya da şu an yaşadığınız sorunlarınızı dile getirmeniz çok anlaşılır. Ancak üçüncü yılda artık konuşmanın ötesinde bir eylem gerekir. Sadece konuşmak, sadece ağlamak, sadece anmak değil…
Cihan Mürtezaoğlu bir şarkısında şöyle diyor:
“Benim de bir derdim var, yok ki ondan başka bir diyar.
Bir unutsam derdimi birden ne kalır geriye benden.”
Yaşadıklarımızla ne kadar anlamlı, değil mi?
Derde ihanet edememekten bahsediyor. Tıpkı yas sürecinde, sevilen kişiye duyulan bağlılıktan ötürü yasın hep devam etmesini istemek gibi. Çünkü diğer türlüsü ihanet gibi gelir. Ama biz derdin de yasın da ortadan kalkmasından bahsetmiyoruz. Sadece süreci sağlıklı bir şekilde yürütebilmekten ve bunu yaparken yalnız olunmadığını bilmekten bahsediyoruz.
Üretmenin İyileştirici Gücü
Üretmeye devam etmek… Üretirken beynimizde bir mesaj yankılanır: “Ben hâlâ varım. Ben hâlâ yapabiliyorum.” Bu his, yitirdiğimiz kontrol duygusunu yeniden kazandırır. Dolayısıyla üretmek, yalnızca ekonomik bir eylem değildir; iyileşmenin davranışa dönüşmüş hâlidir ve bir dayanıklılık örneğidir. Sosyalleşmeye devam edebilmek, sevdiğiniz bir hobi edinmek, boyama yapmak, resim çizmek, bir mum yakıp güzel bir şarkıyla sakin bir akşam geçirmek, sevdiğiniz bir tatlıyı pişirmek ya da satın almak… Kısacası kendinizle yeniden bağ kurmanızı sağlayacak adımlar atmak, değişen dünyanızı dönüştürecek küçük ama anlamlı adımlardır.
Kalben – “Derdimin Çiçeği” Eşliğinde
Bu kısımdan sonrasını Kalben – “Derdimin Çiçeği” şarkısını açarak okumaya devam edin.
Ben 6 Şubat depremlerinde kız kardeşimi kaybettim.
Benim ihanet edemeyeceğim derdim de bu…
Hep başka biri olmak isterdi aslında bu hâlim.
Ama hayat beni es geçmedi.
Bazı günler günleri zor ediyorum.
Çok kırıldı küçük yüreğim; içimde derin bir sancı.
Ama sonra…
Bu sancı beni yeniden doğuruyor.
Bir sahil kasabasında, içinde ailemden ya da aile diyebileceğim kişilerden oluşan bir arabada, sabah kahvesinde, öğlen uykusunda, akşam sefasında — içim güzelliklere yeniden “merhaba” diyor.
Kaybettiğim ama hâlâ benimle birlikte olan aile üyelerim…
Siz derdimin çiçeklerisiniz, sizi ne çok seveyim!
Aman sizi hiç üzmeyeyim, üzecek şekilde kendime davranmayayım.
Ne sizi ne de sizin için kendimi kırıp dökmeyeyim, incitmeyeyim.
Derdimin çiçekleri, daha ne isteyeyim?
Dünyayı sizin gözünüzle görmek için hayattayım; hâlâ yanımdasınız, hep benimlesiniz…
Okura Not
Sizin de ihanet edemeyeceğiniz derdiniz kimse, neyse düşünün. Ve en sevdiğiniz çiçekle metaforlaştırın. Derdiniz sizinle, içinizde; ama rengi, kokusu çok güzel. Ve siz, bu güzellik için kendinize güzellikler sunmalısınız. Önce küçük küçük, sonra kocaman bir bütün hâlinde. O güzelliğin altında yatan eser, sizin çiçeğiniz olacak. Belki nergis, belki sümbül, belki orkide… Kendi üzerinizdeki emeğinizle önce kendinizi yeniden doğuracaksınız; ardından bir şehri yeniden ayağa kaldıracaksınız.
Son Söz
6 Şubat, sadece bir tarih değil; hepimizin iç dünyasında farklı yankılar bırakan bir eşik. Ve o yankılardan iyileşme sesi de yükselecek; yavaş, nazik ama kararlı bir sesle.
İhtiyaç duymanız halinde, hekimz.com üzerinden psikolojik destek talebinde bulunabilir ve benimle iletişime geçebilirsiniz.


