Doğamız gereği kendimizi bir yerlere ait hissetmek isteriz. Aitlik duygusu var oluşumuzu sağlayan yegane duygulardan biridir. Düşüncelerimizi paylaşabildiğimiz, kendimiz olduğumuz, maskelerimizi çıkardığımız yerlerdir. Bu sadece bir mekan olarak düşünülmemelidir. İnsanlara da ait olmak isteriz. Yanında rol yapmamıza gerek olmayan insanlar, sizi önemseyen, kaldırdığınız kaşınızdan hissettiğiniz duyguyu fark edip ona göre sizi konumlandırmaya çalışan insanlar vardır hayatınızda.
Peki hayatımızdaki her insan öyle midir? Devamlı görüştüğünüz insanlara anlatamadığınız şeyler yok mu veya anlatmak istediğiniz ancak anlatmakta zorlandığınız konular? Bazen kendimize bile bazı konuları anlatmak da zorlanırız. Hissettiğimiz duyguları anlamlandıramadığımızda kendimizle konuşmaktan kaçınırız. Kendimize karşı rol yaptığımızdan değil, kendi duygularımızı bilmediğimizden veya kendimizi yargılamaktan korktuğumuzdan bunu yaparız. İnsanın en acımasız eleştirmeni kendisidir. Haklı olduğunu bildiği içinde bir şey diyemeyeceğimizi düşünürüz.
Eleştiri Okları ve Öz Şefkat
Peki her zaman haklı mıdır? Düşüncelerimizi oluştururken başka düşüncelerden etkilendiğimizi ve çevremizdeki insanların zihnini okumaya çalıştığımızı görmezden gelerek kendimizi eleştirmeye başlarız. İhtiyacımız olmayan düşünceleri kendimize söylerken yara aldığımızı fark etmeden bütün okları kendimize çekinmeden atmaya başlarız. Ait olmadığımız yerlerde bu durumu pekiştirir. Hatta atılan her oku benimsemek için rengarenk boyamaya çalışırız. Bir kılıf bularak “tamam bunu kabul ederim” deriz. Objektif bir şekilde yaklaşmak gelmez hiç aklımıza. Daha okun atıldığı yer iyileşmeden yenisi atmaya da çok meyilliyiz. Biz atmazsak çevremizdeki insanlar bu görevini layığıyla yerine getirir.
Ait olmadığımız yerler, insanlar var ama en çok kendimiz varız. Kendimize karşı rol yapmaya alıştık bu düzende. Okların rengi güzel çünkü. Kendi kişiliğini göstermektense büründüğümüz rolleri oynamaya devam ediyoruz. Bunu kendimize yaptığımız sürece de atılan okların açtığı yaraların iyileşmesini bekleyemeyiz. Nasıl ilerlememiz gerektiğini de yaşadığımız toplum bize söylemiyor. Kaç tane yaramız olduğuna ve bu yaraları kimin açtığına bakıyor.
Kendine Ait Olmanın Gücü
Bir insanın ait hissetmesi için en önemli temellerden birinin kendine ait hissetmesi olduğuna inanıyorum. İnsan kendine ait oldukça, kendini olduğu gibi kabul etmeyi öğrendikçe ait olduğu yerler ve insanlar artacaktır. Bunun kolay olduğunu söylemiyorum. İnsanın “kendine ait olmak ne demek?” sorusunu sorması, kurduğu bütün düzeni baştan yaratması demektir. Düzeni değiştirmek, okları çıkarmak, yaralara dikiş atmak demektir. Bütün bunlar bittiğinde ise ayakta kalabildiğini görmesi demektir. Ayakta kaldığında da yanındaki insanlar, ait olduğu insanlardır.
Bir davranış gösterirken karşımızdaki insan ne düşünür, benden uzaklaşır mı veya kötü görünür müyüm şeklinde düşünceler bahsettiğim oklara sadece birer örnektir. Bu soruyu gün içerisinde kendinize ne kadar soruyorsunuz? Eğer sormuyorum diyorsanız, tekrar düşünün derim. Kendimize ait olsak bile bu sorular çevremize olan aitlik düzeyimizi bize gösterir. Çevrenizdeki herkese bu kadar ait misiniz gerçekten? O zaman sizi ayıran nedir?
Farkındalık ve Değişim Süreci
Gün içerisinde değil, saniyeler içerisinde birden fazla düşünce geçer beynimizden. Bu düşünceleri durdurup kendimiz hakkında yargıları yakalayabilirsek değişmeye başlarız. Bu davranışı kendimiz için mi yapıyoruz yoksa çevremiz için mi? Kendimizi ne kadar iyi hissediyoruz bunu yaparken? İyi hissetmediğimiz noktalar ilerlememiz gereken alanları bize gösterir. Bunları fark edip değiştirmek veya iyi olan halini bulmamız gerekir.
Saniyeler içerisinde geçen düşünceler, anlık karar vermemize veya kendimize yeni bir ok atmamıza neden olabilir. Ancak bu kararların bizi yansıtıp yansıtmadığına dikkat etmemiz gerekiyor. Sizi yansıtıyorsa ve bu haliyle bile kendiniz gibi hissediyorsunuz, doğru yoldasınız. Aynı zamanda verdiğiniz kararlar çevrenizdekiler tarafından benimseniyorsa, tebrik ederim ait olduğunuz insanlar arasındasınız. Bunu yakalamanın zorluğu vardır. Kişinin hem kendisine hem çevresine ait olması istediği ancak bunu oluşturmak için zaman gerektiği yadsınamaz.
Maskelerin Ardındaki Gerçeklik
Kendiniz gibi olduğunuzda insanlar kendi düşüncelerinden sizi uzaklaştırabilir veya onların sizi kabul etmesi gereken özelliklere sahip olmayabilirsiniz. Bu durumda maskeler devreye girer ve o maskelerin karşısında hayatınıza devam edebilirsiniz. Maskelerin kötü olduğunu düşünmiyorum, herkesin farklı durumlar için maskeleri vardır ve bunlar koruma sağlar. Ancak kendiniz olmak istediğiniz durumlarda bu maskeyi çıkartıp gördüğünüzden memnun kalmıyorsanız, aitlik duygusu kaybetmişsiniz demektir. Bir insanın hayatına devam ederken güven duyması için maskenin altındakini hem kendisi hem de çevresi kabul etmelidir. Kabul edilmediği takdirde maske olduğu unutulup kişinin özellikleri, yaşantısı, düşüncesi, duyguları maskeyle bütünleşir. Bu durumda sizi siz yapan özelliklerinizden vazgeçmeniz demektir. Duygularınızdan, düşüncelerinizden, yaşantınızdan sizi ayırırsak sizi nasıl tanımlayabiliriz ki?
Hayatımızda önce kendimize ait hissettiğimiz ardından ait olduğumuz insanlarla karşılaştığımız, maskelerimizin arkasını kabul eden, güvende hissettiğimiz zamanlarımız olsun… Bu süreçte en büyük anahtarımız, kendi iç sesimize karşı geliştireceğimiz öz şefkat olacaktır.


