Ait olma’ ve ‘birey olma’ arasındaki denge her bir bireyin yaşam dansını oluşturur. Doğan Cüceloğlu’nun bu sözü, insanın varoluşsal serüveninin özünü özetler. İnsan, dünyaya geldiği ilk andan itibaren onu bütün samimiyetiyle kucaklayan bir “kol” arayışı içerisindedir. Bu kol yalnızca fiziksel bir temas değil; güven, düzen ve anlamın ilk kaynağıdır. Hayatın erken dönemlerinde başlayan bu yönelim, ilerleyen yıllarda farklı biçimlere bürünerek devam eder. Bireyin çevresindeki insanlarla kurduğu ilişkilerin niteliğine bağlı olarak birçok faktör, bu arayış ihtiyacını ya karşılar ya da karşılayamaz. Arayış ihtiyacının yeteri kadar karşılanamadığı durumlarda ise insan kendini sürekli olarak bir yere ait olma düşüncesi içerisinde hisseder. Bu yönüyle ait olma ihtiyacı, insanın yalnızca sosyal değil, varoluşsal bir gereksinimidir.
Bağlanma Kuramı ve Erken Dönem İlişkiler
Gelişim psikolojisi literatürü, ait olma ihtiyacının bebeklik döneminde temellerinin atıldığını ortaya koymaktadır. Özellikle John Bowlby tarafından geliştirilen bağlanma kuramına göre bebek, hayatta kalabilmek için bakım vereni ile bir ilişki içerisindedir. Ancak bu ilişkinin dinamiğini yalnızca fiziksel korunma oluşturmaz. En az onun kadar önemli olan duygusal düzenleme, sağlıklı bir gelişim için karşılanması gereken ihtiyaçlardır. Ayrıyeten bebeğin bakım vereni ile kurduğu ilişkinin niteliği de Bowlby’ye göre önemlidir çünkü bu ilişkinin niteliği, çocuğun hem kendilik algısını hem de dünyaya dair temel varsayımlarını şekillendirir.
İlerleyen yıllarda bağlanma kuramını geliştiren Mary Ainsworth ise güvenli, kaygılı ve kaçıngan bağlanma türlerini tanımlayarak erken ilişkilerde karşılaşabilecek farklı sonuçlardan bahseder. Bu sınıflandırma, erken ilişkilerin bireyin ilerleyen yaşamındaki sosyal ilişkilerle nasıl bağlantılı olabileceğini göstermesi açısından önemlidir. Bakım verenleriyle güvenli bağlanma geliştiren çocuklar, dünyayı rahatça keşfedilebilir ve geri dönülebilir bir yer olarak algılarken; güvensiz (kaygılı ya da kaçıngan) bağlanma türü geliştiren çocuklar, çevreyi daha öngörülemez ve tehditkâr bir alan olarak algılama eğilimdedirler. Bu algı, bireyin ilerleyen yaşamında sürekli bir “yer edinme” çabası içinde olmasına neden olabilir.
Ergenlik Döneminde Aidiyet ve Kimlik
Maslow’a göre bebeklik döneminden izler taşıyan ait olma, aidiyet, bağlanma ve sevgi ihtiyaçlarının belirgin bir şekilde ortaya çıktığı dönem ise ergenlik dönemidir. Çünkü bu dönemde bireyler, kendi benliklerini keşfetme ve kimlik karmaşasından kaçma eğilimi gösterirler. Bundan ötürü kabul görme, onaylanma ve bir gruba ait olma duygusu büyük bir önem taşımaktadır. Bu açıdan incelersek kendini bir gruba ait hissedemeyen bireyler, dışlanma duygusuyla baş etmeye çalışırken yaşam doyumu noktasında eksiklik hissedebilirler. Birbirleriyle ilintili bir şekilde ilerleyen bu süreçler bireyin psikolojik sağlığı üzerinde ciddi etkilere sahiptir.
Birey Olma ve Özgürlük Dengesi
Dolayısıyla psikolojik sağlık, bu iki uç arasında kurulan dengede saklıdır. Ait olmak, bireye güvenli bir temel sunarken; birey olma, o temelde özgün bir varlık gösterebilme cesaretidir. İnsan hayatı, tam da bu iki ihtiyacın ritmiyle şekillenen bir danstır. Ne yalnızca başkalarına tutunarak ne de bütünüyle koparak sürdürülebilir. Sağlıklı bir gelişim hem kök salabilmeyi hem de kendi yönünü seçebilmeyi gerektirir. Bu denge kurulduğunda birey, hem bir yere ait olmanın huzurunu hem de kendisi olmanın özgürlüğünü aynı anda deneyimleyebilir.
Ruh, yavaş ve karanlık bir doğumla ortaya çıkar, bedenin doğumundan daha gizemli olarak. Bir insanın ruhu bu ülkede doğduğunda, onu uçmaktan alıkoyan ağlar vardır etrafında. Bana milliyetten, dilden, dinden bahsediyorsun. Ben asıl bu ağlardan uçarak sıyrılmaya çalışacağım. Bu özgünlük arayışı, ait olma ihtiyacıyla çelişmez; aksine gerçek bir aidiyetin ancak özgür bir ruhla mümkün olabileceğini gösterir.


