Pazartesi, Şubat 23, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Bir Ömür Süren Bir An: Masumiyet Müzesi

Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum. Bilseydim bu mutluluğu koruyabilirdim. (…) Derin bir huzurla her yerimi saran o altın an belki birkaç saniye sürmüştü, ama mutluluk bana saatlerce, yıllarca gibi gelmişti. Masumiyet Müzesi Orhan Pamuk tarafından kaleme alınan bir roman ve kısa zaman önce diziye çevrilmiş farklı bir hikaye. Birçok bakımdan eleştirilse de üzerine konuşacak, kabul veya reddedecek pek çok şey içermesi bakımından kesinlikle zengin bir hikaye.

Kemal’in Büyüdüğü Fanus

Hikayeyi anlayabilmek ve hakkında konuşabilmek için tanımamız gereken en kilit isim Kemal. Kemal; Nişantaşı’nın zeki, yakışıklı, parlak çocuğu; kendisi gibi sosyetenin parlak isimlerinden biri olan Sibel’in nişanlısı, babasının şirketlerinden birinin yöneticisi ve hikayenin anlatıcısı. Nişantaşı’nda yaşayan zengin ve batılılaşmış, kuralcı bir ailenin ikinci çocuğu olan Kemal bir prens gibi büyütülmüştür. Kendi gibi insanların gittiği okullarda okumuş, Avrupa görmüş, varlık içinde büyümüş bir çocuktur.

Annesi, Vecihe Hanım, Kemal için her ne kadar güvenli bir liman olsa da kuralcı, sosyetenin ne dediği ile fazla ilgilenen, kibar ve güçlü bir karakter. Babası ise hayatının tadını çıkaran, bu uğurda eşini aldatmakta bir beis görmeyen biridir. Vecihe Hanım aldatıldığını bilmesine rağmen, pembeye boyanmış bir hayata leke sürmemek adına bilmezmiş gibi yaparak hayatına devam eder. Kemal bütün hayatını bunlardan oluşan bir fanusta yaşayan, babasından erkekliği, annesinden kadınlığı, ikisinin ilişkisinden ise aşkı öğrenmeye çalışan biridir.

Çantaya Sığmayan Bir Aşk

Kemal nişanlanmak üzere olduğu sevgilisi Sibel’in beğendiği çantayı almak için bir butiğe girdiğinde orada çalışan, uzaktan akrabası Füsun ile karşılaşır. Füsun’u, annesinin sadece eski ve kullanılmayan eşyaları depolamak için kullandığı Merhamet Apartmanı’ndaki dairesine davet eder. Artık her öğleden sonra burada buluşup konuşurlar, sevişirler, matematik çalışırlar ve kavga ederler. Kemal, bu kavgalarda çekip gitmek isteyen Füsun’u durdurmak için arkasından koşar, kolundan tutar, zorla öper veya sarılır. Onu daha çok tutmak için şemsiyesini saklar. Yasak sevgilisinin güzelliğinden ve masumiyetinden çok etkilenen Kemal Füsun’dan kalan veya unutulan eşyaları, onun yokluğunda teselli versinler diye toplamaya ve saklamaya başlar. Yıllara yayılan bir tutkuyla bulunarak, alınarak, çalınarak toplanan eşyalar bir müzeye dönüşür.

Müzede Bir Nesne Olarak Füsun

Sosyal medyada çokça tartışılan o konu: Kemal’in hissettiği aşk mı, saplantı mı, ikisinin bileşimi veya kesişimi mi? Kemal canavar mıydı? Burada ne konuşursak konuşalım cevap öznel bir yorumda saklı. Siz nasıl değerlendiriyorsanız, öyledir. Ama yine de sağlıklı davranışlar mıydı? Hadi bunu konuşalım.

Öncelikle Kemal’in, Sibel ile tatminkar, onaylanan ve desteklenen bir ilişki yürütürken aniden karşılaştığı ve bir bakıma pek de tanımadığı Füsun’la bu kadar hızlı, derin ve tutkulu bir bağ kurması mümkün müydü? Aşk, ya da en azından sağlıklı sınırlarda olan aşk, bu kadar hızlı ve derinden başladığında akla bağlanma stilleri gelir. Kemal’in kaygılı bağlandığı yorumunu hızlı ve neredeyse dürtüsel bir şekilde sevmesinden ve en ufak bir ayrılık sinyalinde kontrolünü kaybetmesinden hareketle yapabiliyoruz. Kemal Füsun’u neden seviyordu? Hikayenin anlatıcısı olarak Kemal en çok Füsun’un saçlarından, yanaklarından, dudaklarından, vücudundan ve sevişmelerindeki hallerinden bahsetti. Füsun’un karakteri, ruhu, hayalleri, hedefleri, arzuları ve ihtiyaçları ancak Füsun’u Kemal’e yaklaştıracaksa önemliydi. İlişkide olan şey Kemal ve zihnindeki dünyaya göre nesneleştirdiği Füsun’du.

Öte yandan Kemal aşkı bir yarış, bir oyun gibi görür. Füsun aşkını itiraf ettiğinde Kemal bu oyunu kazandığını, Füsun’un ise oyunu “kaybettiğini” ifade etmişti. O zamanlarda evlilik öncesi cinsellik henüz normalleşmemişken bir kadının bir erkekle olması cesurca kabul edilirdi. Kemal’in tabiri ile Füsun aslında pek de tanımadığı bir adamla sonuna kadar giderek “kendini vermişti”. Erkekliği, kadınlara bir nesne gibi sahip olmayı öğrenmiş olan Kemal için bu cesaret vericiydi. Bir tarafta eğitimli, güçlü ne istediğini bilen bir kadın olan Sibel ile onaylanan bir ilişki varken diğer tarafta kurallara karşı gelen, gözden uzak, kimsenin bilmediği, saklanan, gizlenen ve tam da bu yüzden heyecan verici bir ilişki vardı. Denebilir ki Sibel, sosyal statü, eğitim düzeyi ve karakter yapısı bakımından Kemal’e denkti. Belki de Kemal içindeki sahip olma arzusunu, bir kadını kapsamayı ve kendi ihtiyaç ve isteklerine göre şekillendirebilmeyi içten içe arzuladığı için Sibel yerine asla tam olarak elde edemediği Füsun’a bağlandı. Sibel bağımsız biriyken Füsun Kemal’e bağlanıp “ona ait” olabilirdi.

Hayatı metadan ibaret olan, hayatı boyunca bir şeylerin değerine, ederine göre yaşayan biri için Füsun, tıpkı diğer eşyalar gibi birer eşyaydı. Kemal’e iyi gelen, onu mutlu eden, sakinleştiren ama aynı zamanda coşturan, uzakta olduğunda çılgına çeviren bir madde gibi. Kemal’in anlatımından yola çıkarak denebilir ki Füsun, Kemal için bir kimse değil, bir şeydi. Müzede bir obje. Kemal bu ilişkide tek başına olduğunu bilmiyordu belki ancak tek başınaydı. Yaptığı her şey kendine hizmet ediyordu. Acısını beslemek, acısını dindirmek, aşkını sürdürmek veya süründürmek… Yine de Kemal’in canavarca his ve heveslerle saldırmadığını, bencil bir aşkla saplantı arasında dans ettiğini söylemek mümkün.

Var Olma Çabasıyla Kemal

İçinde büyüdüğü fanus nedeniyle aslında hayata biraz yabancılaşmıştır Kemal. Gerçek hayatta sorunlarla karşılaşmayı, bunları çözmeyi, yokluk ve yoksunluk hissiyle baş edebilmeyi bilmiyordu. Sorumluluk alabilmeye, kendi özgür iradesiyle kararlar almaya ve bunun sonuçlarıyla yüzleşmeye alışık değildi. Onun için Füsun ile olanlar, Sibel ile olanlar, başına gelenler kaderin oyunuydu ve herkesin başına gelebilirdi. Kaderin biçtiği yolda yürüyen bir kul, rüzgarda savrulan bir yapraktı.

Biriktirdiği hatta çaldığı tüm objeler ayrılık anksiyetesini dindirmeye yönelikti. Başlarda Füsun’un yokluğunda dikkatini çeken eşyalar gittikçe onun için bir ağrı kesici görevi görmeye başlamıştı. O hayatının en mutlu anını tekrar tekrar yaşamak, korumak, saklamak ve anlatmak istiyordu. Bunu öylesine istiyordu ki içinde olduğu hayatın diğer güzelliklerinden faydalanmayı, devam etmeyi, Füsun ile veya başkası ile bir aşk yaşamayı reddetti. Obje olan Füsun’un ve eşyalarının tesellisiyle bir anıya hapsolmuştu.

Varoluşçu perspektiften bakarsak bu, ölümün inkarı olarak yorumlanabilir. Irvin Yalom, ayrılık ve yalnızlığı ölüm korkusunun bir temsili olarak görmektedir. Ölüm korkusu ve türevleri ile sağlıklı baş edemeyen zihin, korkusundan kurtulmak için zamanı durdurmaya çalışabilir. Bu uğurda hayatın anlamını o en mutlu anı genişletmek, sürdürmek ve yaşatmak için hatıra istiflemekte bulmak… Belki de Kemal gerçekten hayatını o kadar benimsememiş, o kadar sevmemişti ki mutlu olduğunu hissettiği o anı yıllarca yaşatmaya çalışmak gibi sarsıcı, yıpratıcı ama çok insani bir saplantı geliştirmişti. Bizim için yıllar geçmişse de Kemal belki de hala o andaydı.

Yine de çok mutlu bir hayat yaşadığını söyleyerek hikayeyi sonlandırmasından da anlaşılacağı üzere hayatın bir amacı olduğunda, yaşamak için bir neden olduğunda kişi her türlü nasıla katlanabiliyormuş. Ama Kemal gerçekten mutlu muydu? Yoksa bu onun inanmayı tercih ettiği bir yalan mıydı?

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar