“Her yaşam, belli bir anda belli bir yerlerde buluşmalardan oluşur.’’ Oruç Aruoba”
Yaşamın bazı dönemlerinde zaman zaman içimizi kaplayan eksiklik hissi, kucağımıza bazı zor soruları bırakıveriyor. ‘’Ben ne zaman tamamlanacağım?’’ sorusu da en nihayetinde yaşamın bir döneminde birçoğumuzun aklına düşüyor, ruhunu sıkıştırıyor. İnsan gerçekten ne zaman tamamlanmış oluyor? Belki de bu soru yalnızca bir yanılsamadan ibarettir.
Mesela, insan gerçekten yaşamın bir noktasında tam ve bütün hissediyor mu kendini? Bu nasıl mümkün olur? Bir meslek sahibi olmak mı insanı tamamlar, yoksa evlilik mi ya da çocuk sahibi olmak mı? Sahi ne zaman susuyor insanın içindeki o ses… bunların kaç tanesi kafi olur, benim kendimi eksik hissetmemem için ya da hepsi birlikte var olduğunda mı ‘’oh beee ben oldum!’’ diyeceğim… Çalışan kadın, eş, anne, evlat, abla, kardeş, gelin rollerimi büsbütün yerine getirdiğimde mi tamamlanacağım.
Yoksa tüm bunlara sırtımı dönüp, benden beklendiği şekilde yaşamayı reddettiğimde mi tam ve bütün hissedeceğim? Herkesi ve her şeyi reddettiğimde mi ruhum kanatlanacak? Geleneğe, kültüre, topluma sırtımı döndüğümde, tamamen bireysel bir yaşantının içinde mi kendimi dengede hissedeceğim? Sahi ben ne zaman tamamlanacağım? Ne zaman susacak içimdeki bu ‘’sen eksiksin, yetersizsin, yapamadın, başaramadın, olmadın, daha çok daha çok yapmalısın….’’ diyen sesler… Ne zaman susacak ‘’bak onlar nasıl yaptı sen yapamıyorsun’’ fısıltıları…
Yaşamın Akışı ve Dönüşümün Gücü
Sesler, sözler farklı tınılarda devam edecek… hiç susmayacak, hiç durmayacak. Belki de farklı seslere kulak kabartmak gerekecek ‘’yaşam bir varış noktası değil ki’’, yolun sonunda varılacak bir yer de yok. O halde bu tamamlanma arayışı bizi bir yere götürmeyecekse, bu yanılsama halinden de çıkmak gerekecek.
İç dünyamızda huzurlu, dingin hissetmedikçe bir eksikliği giderme ve bir tamamlanma çabasının peşine düşüyoruz. Kendimize dair eksiklik ve yetersizlik olarak düşündüğümüz veya öyle olduğuna inandıklarımızın/ inandırıldıklarımızın ardında bir yaşam telaşına kapılıp gidiyoruz. Olmazları oldurma çabamız da, olmayacağını, olmaması gerektiğini bilmemize rağmen çırpınmalarımız da bu yüzden.
Halbuki yaşam akışı içinde her an her an bir parça yerini buluyor, insan var olduğu her anın içinde değişirken, dönüşürken eksik olduğunu düşündüğü bir parça kendi yerini buluyor. Yıllar önce okuduğunuz kitapta altını çizdiğiniz bir cümle, yıllar önce izlediğiniz bir filmden bir sahne, yürüdüğünüz bir sokak… anın içerisinde yerini bulamıyor, o anın içerisindeyken aslında tam oturmamış gibi oluyor ama sonra bir şey oluyor ve diyoruz ki … yaşadıklarım, izlediklerim, gördüklerim, üzüldüklerim, deneyimlerim beni bütünlemiş, beni olduğum hale getirmiş…
Hayatımızı inşa etme sürecimiz de, bize bağlı ve bizden bağımsız koşullar ışığında an be an değişen bir süreç. Bu sürecin içinde her an yeniden doğuyoruz, yeniden kendimizi inşa ediyoruz. Hayatımızı inşa ederken de bir taş koyuyoruz, sanki olmamış, yanlışmış, yanılmışız, eksikmiş gibi düşünüyoruz, hissediyoruz. Biraz ilerledikten sonra da, diyoruz ki ‘’yok aslında o eksiklik değilmiş, sadece bir şeyin zamanı değilmiş, olgunlaşması gereken bir halmiş, nadasa bırakılmış bir toprakmış yahut yanlışın da bize kattıkları varmış, o an öyle olması gerekiyormuş, aslında ben hayatın her anında yeniden yeniden tamamlanıyormuşum, tazeleniyor, arınıyor, bütünleniyormuşum.’’
Evet, tamam, kabul ediyorum; fakat sesler yine susmuyor, böyle bir yerde de bambaşka sorular hücum etmeye başlıyor zihne, ruhumuz yeniden bir sıkışmışlığın içine savruluyor. Madem ki, ben yaşamın her anında zaten eylemlerimle tercihlerimle bütünleniyorum, neden tamamlanmamışlık hissini, eksiklik hissini içimden atamıyorum? Ben neden memnun değilim kendimden?
Kendi Sesimize Yolculuk
En nihayetinde, ruhu kanatlandırmanın, içimizdeki o sesleri susturmanın yolu kendi sesimizi tüm dış seslerden ayırt etmekle mümkün olur. Gürültülere kulağımızı kapatıp, kendimize ait olan sese kulak verdiğimizde durulmaya başlayacağız. İç ve dış dünyamızda bir uyum olduğunda huzur, dinginlik, ahenk, denge halini daha çok hissedeceğiz… dışarıdan gelen korku ile bezenmiş tüm o sesleri değil de, ‘’kendi isteğimizi inandığımızı, arzumuzu duyduğumuzda’’ ve yaşantımızı kendi isteklerimiz, inançlarımız, arzularımız, değerlerimiz ışığında yaşadığımızda o sükunet hali ruhumuza, bedenimize ve yaşantımıza yayılacak…
Aksi takdirde hep benzer yanlış sorular etrafında savrulmaya devam edeceğiz. Yaşama dinginliği getirecek olan, başka bir el, bir ünvan, bir insan, bir madde olmayacak hiçbir zaman… onlar sadece bir müddet yardımcı olacak, yolu kolaylaştıracak belki, belki de biraz sızıyı alacak veya ruhun sancısının dikkatini dağıtacak, oyalayacak biraz onu… ama yine benzer sorular ruhumuzu sıkıştıracak…
Kendimizi aldatmayı, kandırmayı bıraktığımızda, doğru soruları kendimize sorduğumuzda, yanıtların arasında kendimize doğru yol aldığımızda ruhun sancısı durulacak. Kendi yaşamımızın sorumluluğunu aldığımızda, hikayemizi kendimiz yazdığımızda, içimizdeki ses ile ahenkli bir yaşam sürdüğümüzde tamamlanma arzusu yerini yaşama dair bir merak, keşif arzusuna bırakacak, hikayemiz de yolumuz da berraklaşacak.
Hepimiz bu sancıların arasında doğmaya çabalıyoruz. Oruç Aruoba da Benlik kitabında bu yolda yalnız olmadığımızı içtenlikle anlatıyor sanki bize… ben de son sözü O’nun cümlelerine bırakıyorum…
‘’İçimde bilmediğim bir şey var: benim içimde, benim, bilmediğim bir şey…-Ona ulaşmağa çalışıyorum; ne olduğunu hiç bilmediğim bir şey; ama, gerçekliğinden hiçbir kuşku duymayacağım bir şey, çünkü gerçekliğini benim yaşamımın ve ölümümün söz konusu olduğu yerlerde. Ortaya koyan bir şey- bu, benim en temel yaşamsal sorunum -onunla uğraşmayayım da ne yapayım- tek isteğim onu anlamak.’’
Soruların ve yolun bize kattıklarına minnetle; Sevgilerle Psikolog Sultan Uncu
Kaynakça
Aruoba O. (2005) Benlik, Metis yayınevi, İstanbul


