“Ben deli değilim!” Belki her birimiz bu cümleyi günlük hayatta bazı insanlardan duymuştur. ‘Ben psikoloğa mı gideceğim? Deli miyim ben?’ Her ne kadar günümüzde terapiye gitmek artık biraz daha normalleşse de bu inanç hala bazı kişiler tarafından sürdürülmeye devam etmektedir. Bu insanlardan zıt düşünen kesim ise çoğu zaman bu inancın yanlış olduğunu düşünür ve psikoloğa gitmenin de ruh sağlığı için önemli olduğunu, bedende olduğu gibi ruhunda hasta olmasının normal olduğunu ve herkesin ihtiyacı olabileceğini savunur. Bilhassa günümüzde bu ‘delilik’ algısı kırıldıkça hala ‘Ben deli miyim? Benim ihtiyacım yok.‘ diyen kesim diğer kesim tarafından bazen cahil olmakla birlikte çok başka eleştirilere maruz kalmakta olabilir. Ancak bazıları şunu soruyorlar mıdır kendi kendilerine bilemem. Bu deli olma inancı nereden geldi ve nasıl yayıldı? Bunu anlamak için geçmişe şöyle bir göz atmak gerekebilir.
Tarih Öncesi ve Orta Çağ Döneminde Anormallik
Tarih öncesi kültürler, anormal davranışlara genellikle doğaüstü bir bakış açısıyla yaklaşır ve bunları kişinin kontrolünü ele geçiren kötü ruhların, cinlerin, tanrıların veya cadıların işi olarak görürlerdi hatta bu tür şeytani ele geçirme, genellikle kişinin o dönemin dini öğretilerine aykırı davranışlarda bulunması durumunda ortaya çıkardı (Bridley & Daffin, 2022). Bu durum orta çağda bu şekilde devam etti. Ta ki rönesans ve reform hareketlerine kadar… Bu iki dönemde bilime dair her alan da belirli bir gelişme vardı ve bu alana psikoloji de dahildi. Zaman içinde zihnin hasta olabileceği gerçeği benimsendi ve akıl hastaneleri inşaa edilip hastaların tedavi görmesi için uygulamaya konuldu. Ancak işler bu kadar toz pembe ilerlemedi tabiki. Bu konu hakkında birçok kaynağı incelersek şu gerçek ile karşılaşmamız mümkündür; bu hastanelerin ilk kurulduğu zamanlarda hasta olan insanlar kötü koşullara maruz kalmıştır. Adeta insan muamelesi görmemekle kalmayıp zincirlenmiş ve başka insanlara ‘bir hayvan gibi’ sergilenmişlerdir. Ayriyeten kaldıkları yerlerden çığlık seslerinin yükseldiği de bilinmektedir.
İnsancıl Yaklaşım ve Biyolojik Görüşün Yeniden Doğuşu
Bu durum bu şekilde kalmadı. Başta Pinel olmak üzere, onun ardından gelen bazı kişiler bu hastaların daha insancıl koşulda olması gerektiğini ve onlara nazik davranılması gerektiği savunuldu. Bu yöntemle en azından bazı hastalarda belirli bir iyileşme olacağını düşünüyorlardı. Öylede oldu, o dönemlerde bazı hastalar iyi yönde iyileşme gösterdi. Sonraki zamanlarda ise psikoloji alanında araştırmalar yapılmaya devam etti ve eski bir biyolojik görüş tekrardan gündeme geldi; zihinsel hastalıkların da sebebinin fiziksel olması. Bu görüşün ilk hali orta çağdan önceki Roma döneminde ortaya çıkmıştır. O dönemde Hipokrat, zihinsel bozuklukları melankoli, mani ve frenit (beyin ateşi) olmak üzere üç ana kategoriye ayırmıştı ve normal beyin fonksiyonunu ve kişiliği yönlendiren kalpten çıkan kan, dalaktan çıkan kara safra, karaciğerden çıkan sarı safra veya kolera ve beyinden çıkan balgam olmak üzere dört ana sıvı olduğunu söylemiş ve mizahı tanımlamıştır (Bridley & Daffin, 2022). Zihinsel bozukluklar, mizahların dengesiz bir durumda olmasıyla ortaya çıkıyordu; örneğin, aşırı sarı safra çılgınlığa, çok fazla kara safra ise melankoliye veya depresyona neden oluyordu (Bridley & Daffin, 2022).
Geçmişin Unutulmuş Mirası ve Günümüz Psikolojisi
Her ne kadar bu tanım ve o dönemde yapılan başka çalışmalar zihinsel hastalığın sebebinin fiziksel olduğunu gösterebilecek kategoride olsa da ortaçağ dönemine geçmeden önce bu dönemdeki her bilgi kaynağı gibi bu buluşlara da erişim ortaçağ döneminde yaşayan insanlar için yok edilmiş ve sonraki nesiller için unutkanlık kaçınılmaz olmuştur. Tekrardan benzer bir görüşün meydana çıkması bu nedenlerinde etkisi ile bu kadar uzun sürmüştür. Ancak bu sefer psikoloji rafa kalkmamıştır ve hala bilimsel olarak araştırılmaya ve gelişmeye devam etmektedir.
Günümüze şöyle bir baktığımızda artık bilinen bir psikiyatrik tanı veya bilinmeyen bir sorun için düzenli olarak insanlar ile terapi yapılmakta veya duruma göre ilaç tedavisi uygulanmaktadır ancak psikoloji bilimi tarih boyunca keskin değişimlere uğrayan bir bilim dalıdır ve geç gelişen bir alan olmakla birlikte yeni keşiflerin de olması günümüzde dahi kaçınılmazdır. Bu gelişim bireyi etkilediği gibi toplumları ve kültürel yapıyı da etkilemektedir bu nedenle her bölgede gelişimin farklı bir hızda devam etme olasılığı vardır.
Psikoloğa gitmesi önerildiğinde ‘Ben deli miyim?’ görüşünde olan insan kesimi de bu dünyada vardır ve belirli bir topluluğa aittir, bu görüşü ‘cahillik’ diye adlandıran kesim de. Hepsinin de tarih boyunca gelen bu ‘psikoloji’ karmaşasında şekillenmiş ayrı ayrı düşünceleri var. Bu iki zıt inanç kalıbı hangi koşullarda oluştu veya şekillendi tam olarak bilebilir miyiz? Bir düşünceye tutunmadan veya bize yanlış gelen düşünceyi eleştirmeden önce şunun unutulmaması gerekir: İnsan zihni yanlış anlamaya da müsaittir yanlış anlaşılmayada. Kimbilir, belki de ortada doğru bir inanç yoktur veya iki zıt inançta doğrudur. Bu yüzden, bazılarımızın önyargı ve kalıpsal inançlardan sıyrılıp keşfetmeye daha çok alan açabilmesi durumunda her daim ilerleme potansiyeli olan ‘psikoloji‘nin belki de daha bilinmeyen pek çok yönüne ışık olabilir.
Kaynakça
1-Bridley, A., & Daffin Jr., L. W. (2022). Ruhsal hastalıkların tarihi. LibreTexts Social Sciences.


