Eğer şu an bu satırları okurken bir elinde kahven, diğerinde “aslında hiç de aç değilken” ağzına attığın o son bisküvinin tadı varsa, doğru yerdesin. Merak etme, seni yargılamak için değil; tam o durduğun yerde, mutfağın o loş ışığında seninle biraz dertleşmek için buradayım.
Hepimiz yapıyoruz, değil mi? Günün yorgunluğu üzerimize çöktüğünde, patrona sinirlendiğimizde ya da sadece içimizdeki o tanımlayamadığımız boşluk biraz fazla bağırdığında kendimizi buzdolabının karşısında buluyoruz. İşte biz buna popüler kültürde “duygusal yeme” diyoruz. Ama gelin, biz buna bugün “kalp acıkması” diyelim.
Bilim ne Diyor, Biz ne Hissediyoruz?
Aslında yaşadığımız şey sadece bir irade meselesi değil, vücudumuzun bize oyun oynaması. Bilimsel olarak bakarsak, stres altına girdiğimizde vücudumuz kortizol salgılamaya başlıyor. Bu hormon, beynimize “Savaşacağız ya da kaçacağız, enerji topla!” emrini veriyor. Beynimiz de en hızlı enerjiyi şekerli ve karbonhidratlı yiyeceklerde bulacağını biliyor. Yani o an o çikolataya saldırıyor olmak aslında beynimizin bizi hayatta tutma çabası. Komik değil mi? Beynimiz, üzüntümüzü bir kaplan saldırısıyla karıştırıyor.
Üstelik işin içine dopamin de giriyor. O lezzetli lokmayı ağzımıza attığımız an, beynimizdeki ödül merkezi havai fişeklerle kutlama yapıyor. Bir anlığına dünya sessizleşiyor, dertler mutfak kapısının dışında kalıyor. Ama sadece bir anlığına.
Duygular var Oldukça, Bu Hikâye Bitmeyecek
Duygusal yeme hayatından tamamen çıkıp gitmeyecek. Neden mi? Çünkü biz robot değiliz, insanız. Duygularımız var olduğu sürece, o duyguları yatıştırma ihtiyacımız da baki kalacak. Önemli olan bu durumu hayatımızdan tamamen silmek değil, onunla nasıl bir ilişki kuracağımızı öğrenmek.
Fiziksel açlık yavaş yavaş gelir, miden guruldar, “ne olsa yerim” deriz. Ama duygusal açlık bir fırtına gibidir; aniden bastırır ve sadece “o spesifik” şeyi (genelde bol soslu bir pizza ya da koca bir paket cips) yemen gerektiğini söyler. Aradaki farkı anlamak, aslında çözümün yarısı.
Peki, ne Yapacağız?
Size “iradeli ol, ağzına tek lokma sürme” gibi içi boş tavsiyeler vermeyeceğim. Onun yerine şu üç adımı bir arkadaş tavsiyesi olarak kenara not et:
-
Dur ve Sor: Elin o pakete uzandığında kendine sadece şunu sor: “Şu an gerçekten midem mi aç, yoksa ruhum mu?” Eğer cevap ruhunsa, o bisküvinin senin yalnızlığını ya da yorgunluğunu iyileştirmeyeceğini kendine şefkatle hatırlat.
-
Yasaklama, Ertele: “Bunu yemeyeceğim!” dediğin an, o yiyecek dünyanın en değerli hazinesine dönüşür. Bunun yerine, “Şu an bunu yemek istiyorum ama önce bir bardak su içip beş dakika bekleyeceğim, eğer hala çok istiyorsam o zaman yiyeceğim” de. O beş dakika, beynindeki o fırtınanın dinmesi için bazen yeterli olur.
-
Kendine Kızmayı Bırak: En önemlisi bu. Duygusal bir yeme atağından sonra kendine kızdığında, stres seviyeni daha da artırırsın. Artan stres = daha fazla kortizol = daha fazla yemek isteği. Bu kısır döngüyü kır. “Evet, az önce duygularımı bastırmak için yedim, çünkü o an buna ihtiyacım vardı. Sorun değil, bir sonraki öğünde daha iyi tercihler yapabilirim.”
Son Söz: Kendinle Barış imzala
Yemek yemek sadece biyolojik bir zorunluluk değil, bazen bir sığınaktır. Önemli olan o sığınakta mahsur kalmamak. Duygularınla başa çıkmak için tek aracın çatal ve bıçak olmasın; yanına bir yürüyüş ayakkabısı, iyi bir dost sesi ya da bir günlük sayfası da ekle.
Unutma, sen o paketin içindekilerden çok daha fazlasısın. Bir dahaki sefere mutfağa o amaçsız gidişinde, kendine bir sarıl. Belki de ihtiyacın olan şey kalori değil, sadece biraz şefkattir.


