Önümüzde bir olgu belirdiğinde, çoğu zaman kendimizi seçim yapma ve karar verme süreçlerinin içinde buluruz. Genellikle seçenekler, olgunun görünen yüzü üzerinden şekillenirken; kararlar, bu seçeneklerin doğurabileceği olası sonuçlar dikkate alınarak verilir. Ancak söz konusu olgu, kişinin kendi benliği ve geleceğiyle doğrudan ilişkili olduğunda bu süreç daha karmaşık bir hâl alır. Seçenekler ve karar verme hâlâ varlığını sürdürür; fakat bu kez bireyin kendisine bakışı, yalnızca görünenle sınırlı kalmaz. Olası sonuçlar, her bir benlik perspektifi üzerinden farklı anlamlar ve kombinasyonlar kazanır. Tam da bu noktada, karar verme sürecini etkileyen psikolojik etmenleri incelemek önem kazanır.
Bireyin kendisi adına verdiği her karar, doğrudan ya da dolaylı olarak bir çıkarı gözetir. Yeni bir adım atmak çoğu zaman yalnızca hırs ya da irade meselesi değildir; esasen benliğin meselesidir. Hırs ve iradenin, kişinin kendisiyle ilgili harekete geçişinde aracı bir rol oynadığı inkâr edilemez. Ancak bu adımlar aynı zamanda bireyin kendisine dair beklentilerine, yeterlilik algısına ve olası olumsuz sonuçlara ilişkin değerlendirmelerine dayanır. Mevcut benlik ile ideal benlik arasındaki mesafe büyüdükçe, bu adımlar kaygı uyandırıcı bir nitelik kazanır ve çoğu zaman eylem düzeyine taşınmadan, yalnızca düşünsel bir alanda varlık gösterir. Peki ideal benlik ile mevcut benlik arasındaki bu mesafe neden artar? Erteleme davranışı bu süreçte nasıl bir rol oynar? Düşlenen benlik adına adım atılmadıkça, suçluluk ve pişmanlık duygularına yeni hedefler ve istençler eklenmesi kaçınılmaz değil midir?
Benlik Algısı ve Zamanın Bölümlere Ayrılması
Benlik, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin merkezinde yer alır. Birey yaşamı boyunca kim olduğunu anlamaya, kendisini hem başkalarına hem de kendisine tanımlamaya çalışır. Bu süreçte benlik, kişinin kendisini nasıl algıladığını, hangi özelliklerle tanımladığını ve kendisi hakkında ne düşündüğünü kapsayan dinamik bir yapı olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla benlik, tek bir anda oluşmuş sabit bir yapı değil; zaman içinde deneyimler, ilişkiler ve yaşanan değişimler aracılığıyla sürekli yeniden şekillenen bir anlam sistemidir. Kişinin şu anda kendisini nasıl tanımladığı gerçek (mevcut) benlik olarak adlandırılırken, ulaşmak ya da inşa etmek istediği benlik ise ideal benlik olarak tanımlanır.
Bu noktada dikkat çekici bir soru ortaya çıkar: İdeal benlik adına atılacak adımlar için neden sıklıkla pazartesi günleri, ay başları ya da yeni yılın ilk günü seçilir? Karar bugün de alınırken, eylem neden geleceğe ertelenir? Zamanı bu şekilde bölümlere ayırma ihtiyacı, yalnızca planlama arzusunun bir sonucu mudur; yoksa bireyin mevcut benliği ile ideal benliği arasındaki mesafeyi daha katlanabilir kılma çabasının bir yansıması mıdır? Kişi aslında başlamaktan değil belirsizlikten korkar. İhtimal dahilindeki sonuçlar çok ve belirsizken atılacak adımın güvenli bir çerçevesi olmaması bu başlangıçları erteler. Bu oluşturulan motto zamanlar kişide regülasyon işlevi görür.
Zamansal Dönüm Noktaları ve Regülasyon
Michael Shum’un (1998) ortaya koyduğu zamansal dönüm noktaları kavramı, bireyin zamanı nasıl kavradığını ve geleceğe ilişkin değerlendirmelerini nasıl yapılandırdığını açıklamada güçlü bir çerçeve sunar. Bu yaklaşım, zamanı belirsiz ve akışkan bir süreç olmaktan çıkararak, kişi için daha düzenli ve anlamlı bir algı alanına dönüştürür. Zamansal dönüm noktaları sayesinde birey, yaşantılarını belirli referanslar etrafında konumlandırabilir ve zamanı zihinsel olarak organize edebilir (sene başı, ay başı ve hafta başı gibi).
Bu kavram, yalnızca takvimde özel anlam yüklenen günleri işaret etmekle sınırlı değildir; aynı zamanda zamanın bilişsel olarak sınıflandırılmasını da kapsar. “Geçen yıl”, “boşanmadan önce” ya da “taşındıktan sonra” gibi ifadeler, bireyin deneyimlerini etiketleyerek zaman içinde konumlandırmasına olanak tanır. Bu tür etiketler, kişinin hedef belirleme süreçlerini, davranışlarını yeniden düzenlemesini ve motivasyonunu doğrudan etkiler. Bu yönüyle zamansal dönüm noktaları, bireyin ulaşmak istediği ideal benliğe doğru harekete geçmesini destekleyen psikolojik bir itici güç işlevi görür. Bu itici güç, bir yandan motivasyonu beslerken diğer yandan erteleme davranışını meşrulaştırıcı bir işlev de görebilir.
Eylemsizliği Meşrulaştıran Savunma Mekanizmaları
Bazı bireyler hedefledikleri noktada harekete geçmeyi tercih ederken, bazıları aynı hedefi sürekli olarak ileri bir zamana ötelemeyi seçer. Bu farklılığın nedenlerini anlamaya çalıştığımızda, psikolojide sıkça ele alınan savunma mekanizmaları önemli bir açıklama çerçevesi sunar. Bu bağlamda ilk olarak kaçınma mekanizması öne çıkar. Kaçınma, kişinin olumsuz ya da rahatsız edici olabilecek sonuçlarla yüzleşmekten bilinçdışı düzeyde uzak durmasıdır. Bu durumda “doğru zaman” hiçbir zaman gelmez; çünkü asıl mesele zamanın uygunluğu değil, kişinin kendisini hedef için hazır hissetmemesidir. Hedef, bireyin algıladığı kapasitenin üzerinde ve erişilmesi güç bir noktada konumlandığında, “zaten yapamam” düşüncesi içten içe yerleşir ve erteleme, benliği koruyan bir çözüm hâline gelir.
Durumu açıklamada işlevsel olan bir diğer savunma mekanizması ise rasyonalizasyondur (mantığa bürüme/akılcılaştırma). Bu mekanizma, arzu edilen sonuca ulaşılamadığında kişinin benlik bütünlüğünü korumasına hizmet eder. Adım atmaktan kaçınan birey, gerçek nedenlerle yüzleşmek yerine, kendisini daha az tehdit eden ve kabul edilebilir görünen gerekçeler üretir. Böylece erteleme davranışı, dışarıdan mantıklı görünen açıklamalarla desteklenirken, benlik olası bir zedelenmeden korunmuş olur. Tek bir savunma mekanizmasıyla açıklanamayacak bir başka örüntü ise bireyin kendi hedefleri söz konusu olduğunda çekingen bir tutum sergilerken, başkalarının hedefleri için orantısız derecede destekleyici ve fedakar bir tavır benimsemesidir.
Bu durumda kişi, psikolojik enerjisini asıl hedefinden geri çekerek daha güvenli ve kaygı uyandırmayan bir alana yönlendirir ve dolaylı bir doyum elde etmeye çalışır. Kendi adına adım attığında ortaya çıkabilecek kaygıyla yüzleşmek yerine, bu enerjiyi başkasının amaçlarına kanalize eder. Ortada bir eylem vardır; ancak bu eylem benlikle doğrudan temas etmez. Üstelik sağlanan doyum geçicidir ve her zaman tatmin edici olacağına dair bir güvence de sunmaz. Başkası adına sergilenen bu davranışlar, aynı zamanda o hedefin sorumluluğunu da paylaşmak anlamına gelir. Sonuç başarıyla taçlandığında tacın sahibi tek bir kişi olurken, başarısızlık durumunda yük ve hayal kırıklığı iki kişi arasında bölünür. Bu yazının sonunda sizleri, tacın tek sahibi olmaya ve sorumluluğu başkalarına devretmeden üstlenmeye davet ediyorum. İstediğimiz benliğe giden yolda atılması gereken adımı ertelemeksizin sahiplenelim. Günün adı ne olursa olsun, yarın olmak istediğimiz kişi için o adımı bugün atalım.


