En son ne zaman hiçbir şey yapmadan durduğunuzu hatırlıyor musunuz? Gerçekten hiçbir şey yapmadan… Aslında ne kadar basit bir eylemden söz ediyoruz ama bunu yap(a)mıyoruz artık. Eskiden beklerdik, sıkılırdık, hayaller kurardık. En önemlisi de çekilip kabuğumuza kendimizi dinlerdik düşüncelerimize, hislerimize odaklanıp kendimizle baş başa kalırdık. Peki şimdi ne yapıyoruz? Beklerken kaydırıyoruz. Sıkılmaktan korkarcasına her boşlukta telefona sarılıyoruz. Hayal kurmaya fırsat bırakmıyoruz. Belki de zihnimizi birileri çalmadı; biz onu her bildirimle biraz daha meşgul etmeyi seçtik. Fark etmeden de olsa boşluğun içinden filizlenen yaratıcılığımızı gürültüye teslim ettik.
Boşluğa Tahammülsüzlük
Psikoloji literatürüne göre sıkılma doğru kullanıldığında yaratıcılığımızı, problem çözmeyi ve içgörüyü artırırken kendimizi dinlememize de olanak sağlar. Çünkü sıkıntı beynimizin yeni bağlantılar kurup daha yaratıcı düşünmesi için bir fırsattır. Boş kaldığımızda yani dış uyaranları azalttığımızda zihnimiz içeriye dönecektir. Zihin içeriye döndüğünde bastırılmış duygular, ertelediğimiz düşünceler, yarım kalan hayaller yüzeye çıkar.
Ancak insanlar artık bu boşluğun getirdiği sessizliğe fırsat vermiyor hatta tahammül edemiyor. Kendimizi boş bulduğumuz, sıkılacak olduğumuz her an elimiz telefona gidiyor. Yürürken, beklerken, uykudan uyanınca, uyumadan hemen önce zihnimizi dijital bir içerikle dolduruyoruz. Sürekli bir uyarı halindeyken yaratıcılığımızın yüzeyde kalması kaçınılmaz bir durum olur. Bilgi tüketir ama üzerine düşünülmez, içselleştirilemez. Öğrenir ama üretmez.
Bir Titreşimle Bölünen Dikkat
Dikkat, algının bir anda bir veya birkaç uyarıcıya yönelmesini, diğerlerini dışarda bırakmasını ifade etmektedir. Daha genel bir tanımla dikkat, zihinsel faaliyetlerin belirli bir nokta üzerine odaklanmasıdır (Tetik, 2015). Ancak dikkat sonsuz bir şey değildir. Bölünür, tükenir. Bu çoğu zaman farkında olmadığımız şekilde ilerler ta ki dikkatle yaptığımız bir iş sırasında telefonumuza bir bildirim gelene kadar. O an dikkatimiz ikiye bölünür zihnimiz bir yandan yarım bıraktığımız işteyken diğer yandan telefona odaklanmış olur. Tekrar tekrar bu şekilde bölünen dikkat, derinleşme fırsatı bulamaz. Her titreşim, odağı biraz daha inceltir; düşünceyi biraz daha hızlandırır ama aynı oranda sığlaştırır.
Gürültü Altında Kalan Yaratıcılık
Dikkatimizin tek bir yerde ne kadar kalabildiği sorusu bizi yaratıcılığın doğasına götürür. Yaratıcılık, anlık bir durum olmayıp belli bir çaba gerektiren düşünsel süreci kapsar (Onur ve Tozlu, 2017). Yaratıcılık bir süreçtir diyoruz çünkü çoğu zaman anlık bir parlamadansa bekleyişin bir ürünü olarak ortaya çıkar. Dış uyaranları engelleyip sessizliğe fırsat verildiğinde zihin kendi içinde dolaşıp yeni bağlantılar kuracaktır. Ancak bildirimlerle bölünen dikkat, bu dolaşıma olanak tanımaz. Bu durum yalnızca dikkati bölmez, düşüncelerimizin de yüzeyde kalmasına sebep oluyor. Maalesef ki tüm bunlar günümüzde yaşadığımız bir döngüyü ortaya çıkarıyor: Hızlı düşünmek ya da düşünmemek, çabuk yanıt vermek, her şeyi çabuk tüketmek. Çok fazla içeriğe maruz kalıyoruz ama hiç olmadığı kadar az derinlemesine düşünüyoruz.
Belki de yaratıcılığımız kaybolmadı, ortaya çıkabilmek için sessizliği bekliyor.
Zihnimizi Geri Almak
Zihnimizi geri almak, yaratıcılığımıza kavuşmak çok fazla uyaranı tüketmekle değil de biraz sessiz kalabilmekle mümkün olacaktır. Bir başka deyişle her boşluğu doldurmamak demek diyebiliriz. Bekleyiş içerisindeyken telefonu elimize almamak, bir sorunun cevabını bilmediğimizde hemen kestirme yollara başvurup soruyu aratmak yerine üzerine düşünmek, uyumadan önce telefona bakmak yerine biraz iç dünyamızı dinlemeye fırsat vermek demektir. Bunlar ne kadar küçük anlar da olsa zihnimizin özgürlüğü buradadır. Mesele teknolojiyi hayatımızdan çıkarmak değil onunla kurduğumuz ilişkiyi düzenlemektir. Çünkü zihnimizi kimse çalmadı, yaratıcılığımız kaybolmadı hala burada ancak kendine yer bulmak için an kovalıyor.


