Toplumumuzda dilimize yerleşmiş “Nazar değmesin.” cümlesini çok sık duyarız. Bunu demeden kendimizi rahat hissedemeyen, içten içe kendi mutluluklarımızı bile saklamayı tercih eden bir kültür yapısına sahibiz ve bunun arkasındaki psikolojik nedeni çoğu zaman fark edemeyiz. Nazar, kıyas ve haset kavramları hayatımızın o kadar içindedir ki, bu kelimelerin ardındaki psikolojik gerçekler görünmez hâle gelir. Oysa bu duygular, kişinin en temel ihtiyaçlarından ve en kırılgan taraflarından doğar.
Psikanalitik açıdan bakıldığında nazar, başkalarının bizim sahip olduğumuz iyi olana tahammül edemeyeceği fikrini temsil eder. Yani nazar, dışarıdaki bakışın içimizde yarattığı tedirginliğin sembolik hâlidir. Bir anlamda, “Benim iyiliğim görünür olursa, birinin içinde haset uyanabilir ve bu bana zarar verebilir.” düşüncesidir.
Aslında psikoloji bize şunu söyler: İnsan, iyi olduğunda başkalarının buna nasıl karşılık verdiğini çok erken yaşlarda öğrenir. Bu yüzden kimi insanlar mutluluğunu saklamayı, küçültmeyi ya da görünmez kılmayı bir tür güvenlik alanı olarak kullanır. Bu davranışın altında çoğu zaman “göz değmesin” inancı kadar, başkalarının duygularını fazla önemseme ve kendi iyi hâlini koruma isteği de yatar.
Kıyasın Psikolojik Yükü
Kıyas, günlük hayatımızda çokça yaptığımız ve bazen kendimizin bile fark etmeden içimizde taşıdığımız bir duygudur. Son zamanlarda sıkça duyulan “Herkes hayatta bir şekilde işini ya da yerini bulmuş, benim neden onlarınki gibi olmuyor?” ya da “Herkesin hayatı luxury lifestyle olmuş, mükemmel hayatlar yaşıyorlar, ben ise hiçbir şey olamamış gibi hissediyorum.” cümleleri bunun somut örnekleridir.
Bu cümlelerin altında çoğu zaman değersizlik duygusu yer alır. Kıyaslanmanın özünde, kişinin kendi değerini dışarıdan gelen ölçütlerle değerlendirmesi vardır. İçsel bir değer duygusu yeterince yerleşmediğinde, insan ister istemez aynayı başkalarının hayatında arar. Bu durum, kişinin iç dünyasında “Yeterince iyi değilim.” duygusunu besleyebilir. Kıyas bazen motivasyon sağlayabilir; ancak çoğu zaman kişiyi kendisinden uzaklaştırır ve değerini dış dünyadaki odağa göre belirlemesine neden olur. Bu nedenle kıyas, günümüzde fark etmeden taşınan ama duygusal olarak oldukça yoran bir kalıptır.
Hasetle Yüzleşmek
Haset, çoğumuzun dile getirmekten çekindiği ama içten içe tanıdığı bir duygudur. Bir başkasının sahip olduğu bir şeye bizim sahip olmamamızdan doğan o iç sıkışması ve hafif rahatsızlık hissi, toplumumuzda oldukça yaygındır. Psikanalitik bakış açısında haset, kişinin “Ben bunu istiyorum ama bende yok.” gerilimiyle karşılaşmasıdır. Bu nedenle haset, çoğu zaman başkasına değil, kişinin kendi eksikliğiyle yüzleşmesine yöneliktir.
Bizim kültürümüzde bu duygu genellikle ayıplanır ve açıkça konuşulmaz. Bu da hasetin daha gizli biçimlerde ortaya çıkmasına yol açar. Kimi zaman küçümseme, kimi zaman görmezden gelme, kimi zaman da “O da kimmiş, ne kadar iyi olabilir ki?” gibi düşüncelerle kendini gösterir. Oysa tüm bu tepkilerin altında, kişinin kendi içinde kendilik algısı ve değer bulma arayışı yatar.
İçsel Anlam Arayışı
Kıyas, haset ve nazar; hepsi kişinin kendilik algısıyla ilgili önemli ipuçları taşır. Bu duygularla karşılaştığımızda onları yalnızca başkalarına yönelmiş tepkiler olarak görmek yerine, içimizde hangi ihtiyacın ya da hangi eksiklik hissinin konuştuğunu anlamaya çalışmak çok daha iyileştiricidir. İlk bakışta rahatsız edici görünen bu duygular, aslında benliğimizin en görünmeyen taraflarını gösterir.
Kimi zaman değer görmek isteriz, kimi zaman yeterli hissetmek, kimi zaman da yalnızca olduğumuz hâliyle kabul edilmek isteriz. Bu duygular tam da bu ihtiyaçların etrafında şekillenir. Belki de yapılması gereken, onları bastırmak ya da kendimize kızmak yerine, içimizde neye işaret ettiklerini sormaktır. Çünkü insanın kendini anlama yolculuğu, çoğu zaman en zorlandığı ve yüzleşmek istemediği duygularla başlar.


