Bir kadın anne olduğunda, eline çoğu zaman görünmez bir senaryo tutuşturulur. Bu senaryonun replikleri çok tanıdıktır: “Anne yüreği her şeye dayanır”, “İçgüdülerin sana ne yapacağını söyler”, “Annelerin hakkı ödenmez, onlar birer melektir.” Dışarıdan bakıldığında övgü dolu görünen bu cümleler, aslında kadını sarmalar ve bir ip gibi sıkıca boynuna, bileklerine dolanır. Psikolojide rol yutulması (role engulfment) olarak adlandırdığımız süreç de tam olarak bu övgü yağmurunun altında başlar; “annelik” kimliği; kadının diğer tüm benliklerini, arzularını, zaaflarını ve en önemlisi “insan” olma hakkını yutarak yok etmeye çalışır.
Kutsallaştırmanın Getirdiği Görünmez Cezalandırma
Modern çağın “kusursuz anne” miti, kadına sorumluluklarını hiç sızlanmadan taşımasını emreder. Sızlandığı an, “Sen nasıl bir annesin?” sorusuyla yüzleşeceği bellidir. Annelik öylesine kutsallaştırılmıştır ki, en ufak bir eleştiri bile kadına bütün çabasını sorgulatır. Oysa bu kutsallaştırma eylemi, toplumsal düzeydeki en saf cezalandırma biçimlerinden biridir. Birini “melek” ilan ettiğinizde; onun yorulma, tükenme, hata yapma, öfkelenme veya en basitinden “Benden bu kadar, biraz yalnız kalmak istiyorum” deme hakkını elinden almış olursunuz. Bu durum, anneyi gerçeklikten kopararak daracık bir kalıba sıkıştırmaktır. Oysa annelik bir fedakârlık yarışı değildir. Yeni bir neslin gelişimine rehberlik eden, zaman zaman zorlu ama bir o kadar da eşsiz duygular barındıran bir yolculuktur. Ne var ki toplum, anneliği asla tökezlenmemesi gereken ve kadının daima kendini ikinci plana atmasının gerektiği bir yarış gibi algılar.
Annelikte Psikolojik Panoptikon Etkisi
İngiliz filozof Jeremy Bentham’ın tasarladığı “Panoptikon” adında bir hapishane modeli vardır. Bu modelde mahkûmlar, görünmez bir gardiyan tarafından her an izlendiklerini düşünür ve davranışlarını sürekli bir otosansürle şekillendirirler. İşte günümüz anneliği de kadınlar için inşa edilmiş devasa bir psikolojik Panoptikon gibidir. Parktaki diğer ebeveynler, sosyal medyadaki kusursuz profiller, akrabaların bitmek bilmeyen tavsiyeleri… “Çocuğu neden ince giydirdin?”, “Hâlâ memeden kesmedin mi?”, “Neden bu kadar ağlıyor?” ya da “Aaa, ben çocuğuma o meyve suyunu asla vermem” şeklindeki görünürde “masum” müdahaleler, kadını görünmez bir jürinin önünde sürekli savunma yapmaya iter. Buradaki asıl sorun kadının tecrübesizliği veya hata yapması değildir; anne olsun olmasın her kadın insandır ve elbette hata yapabilir. Asıl yıpratıcı olan, bu gerçek dışı beklentilerin yarattığı kronik yetersizlik ve suçluluk duygusudur.
İç güdü Yanılgısı ve Eşit Sorumluluk
Bir diğer büyük yanılgı ise anneliğin, doğumla birlikte kadının zihnine aniden yüklenen tamamen “içgüdüsel” bir süreç olduğuna inanılmasıdır. Annelik anlık bir refleks değil, bir ilişki kurma biçimidir ve her ilişki gibi zamanla, deneyerek, zaman zaman da yanılarak öğrenilir. Çocuğun bakımını yalnızca kadının biyolojisine indirgemek, ebeveynliğin ortak bir sorumluluk olduğu gerçeğini hasıraltı etmektir. Erkeğin çocuk bakımından soyutlanması, hem babanın çocukla bağ kurmasını engeller hem de onun sorumluluklarını tamamen annenin omuzlarına yükler. Taşıyabileceğinden fazla yüklenen kadın, doğal olarak birçok şeye yetişememeye başlar. Tabii ki “kutsal” anneliğinden taviz veremeyeceği için de ilk feda edeceği şey kendisi ve kendi hayalleri olur. Böylece zaten fizyolojik olarak zorlu geçen annelik süreci, psikolojik açıdan da yıpratıcı ve insanı tüketen bir sarmala dönüşür.
Toplumun İkiyüzlü Standartları
Çocuğunun altını değiştiren veya onu parka götüren bir baba “ne kadar yardımsever” denilerek alkışlanırken, aynı eylemler annenin “zaten yapması gereken asgari görevi” sayılır. Ortak paylaşılması gereken ebeveynlik rolü, erkeği “destekçi”, kadını ise yegâne “sorumlu” ilan eden bu sistem yüzünden anneyi daha da yalnızlaştırır. Günün sonunda geriye sadece tükenmiş bir anne kalır. Peki bakım verilen o çocuğa sorulsa, annesinin böylesine tükenmiş ve mutsuz olmasını ister miydi? Bu devasa beklentiler ve suçluluk sarmalı, kadının annelik dışındaki hayatına da sızar. Çalışan bir anneyseniz çocuğunuzu “ihmal ettiğiniz” için suçlanır, evdeyseniz “potansiyelinizi harcadığınız ve aslında hiçbir iş yapmadığınız” öne sürülerek eleştirilirsiniz. Kadın ne yaparsa yapsın, o görünmez mahkemede hep suçlu bulunur. Toplum, anneden sanki hiç çocuğu yokmuş gibi çalışmasını; sanki hiç işi veya kendi hayatı yokmuş gibi de ebeveynlik yapmasını bekler. Bu imkânsız denge arayışı, kadının kendi ismini, hobilerini ve sadece “kendi” olduğu anları unutmasına; kronik bir yorgunluğun içine hapsolmasına yol açar.
Kurtarıcı Bir Kavram: Yeterince İyi Anne
Ünlü psikanalist D.W. Winnicott, yıllar önce bu kusursuzluk beklentisine karşı rahatlatıcı bir bakış açısı sunmuştur: “Yeterince İyi Anne” (Good Enough Mother). Bu yaklaşıma göre bir annenin mükemmel olmasına hiç gerek yoktur. Winnicott, çocuğun sağlıklı psikolojik gelişimi için her an ihtiyaçları sihirli bir şekilde anlayan, sıfır hatayla çalışan kusursuz bir robota ihtiyacı olmadığını savunur. Üstelik böyle bir “mükemmellik” çocuk için faydadan çok zarar getirir. Her ihtiyacı daha o talep etmeden anında karşılanan bir çocuk, dünyanın kendi etrafında dönmediği gerçeğiyle yüzleşemez ve hayal kırıklığına tahammül etmeyi öğrenemez. Annenin zaman zaman gecikmesi, yorulup sınır koyması veya ufak tefek hatalar yapması, çocuğun anneden ayrı bir birey olduğunu fark etmesini sağlar. Yeterince iyi anne; çocuğun kendi kendine yetebilme kapasitesinin gelişmesine alan açan, sahici ve kırılgan olabilen annedir.
İnsan Olma Hakkını Geri Kazanmak
Kusursuz annelik tehlikeli ve yorucu bir yalandır. Anneler birer meleğe dönüşmezler; doğaüstü bir sabır gücüne de sahip değillerdir. Onlar; kendi hayatları için çabalarken bir yandan da başka bir canlının sorumluluğunu üstlenen, bazen harika iş çıkaran bazen de olduğu yere çöküp ağlamak isteyen, herkes gibi sıradan insanlardır. Bir anneye yapılabilecek en büyük iyilik, ona “Zorlanıyorsun, bunu görüyorum, bu çok normal ve yükünü paylaşmak için buradayım” diyebilmek ve o yükü gerçekten paylaşabilmektir. Annelik elbette mucizevi ve ağır sorumlulukları olan bir kavramdır. Ancak bu süreci daha da zorlaştırmak, kadından insanüstü fedakârlıklar beklemek ve yapmadığında onu “kötü anne” olmakla suçlamak açıkça psikolojik şiddettir.
Her anne koşulsuz şartsız çocuğu için en iyisini ister. Fakat bunu kadının kimliğini ve isteklerini yok sayarak, çocuğun her daim merkezde tutulduğu bir düzende yapmak, yalnızca geleceğin tükenmiş kadınlarını yaratır. Eğer elinizden geleni yaptığınız hâlde içinizde “Acaba yetersiz miyim?” diyen o suçluluk duygusuyla boğuşuyorsanız, kendinize şu soruyu sorun: “Ben kendi evladımı bu kadar yorgun ve mutsuz görmek ister miydim? Ya da evladım, sadece onun için bu kadar tükendiğimi gördüğünde ne hissedecek?” Bu yolda çabalayan, emeğini esirgemeyen, gecesini gündüzüne katan başta kendi annem olmak üzere; tüm annelerimiz, tüm kadınlarımız iyi ki varlar. Siz sadece annelik kimliğinizle değil, kendiniz olarak da çok değerlisiniz.


