Bazen kendimizi anlamlandıramadığımız duyguların ve yoğun tepkilerin ortasında buluruz. Aslında ‘’küçük’’ sayılabilecek bir olayda; örneğin mesajımıza biraz geç dönülmesi veya karşımızdaki kişinin kendi iç dünyasına çekildiği bir anda kendimizi içinden çıkılmaz düşüncelerle boğuluyor gibi hissederiz.
Peki sizce gerçekten yaşanan durum mu büyük, yoksa bizde tetiklediği yer mi?
İşte tam bu noktada şemalar devreye girer. Bu yazıda insan ilişkilerinde sıkça aktif rol oynayan şemaları ve bu süreçte tetiklenen beynimizi nöropsikolojik bir bakış açısıyla ele alacağız.
Şema Kavramı ve Zihinsel Filtreler
Öncelikle sizlere şemanın ne anlama geldiğini açıklamak isterim. Şema erken çocukluk ve ergenlikte temel duygusal ihtiyaçlarımız (örneğin; güven, sevgi, kabul edilme, sınırlar vb.) karşılanmadığında ortaya çıkan kalıcı bilişsel, duygusal ve davranışsal örüntülerdir. Birey bu eksiklikleri kendi anlamlandırma sistemi ile yorumlar ve zihnimiz çoğu zaman kişi hakkında yanlış bilişsel çarpıtmalar oluşturup, benlik algısı üzerinde büyük etkiler yaratır. Kişi farkında olmasa bile şemaları otomatik olarak zihninde çalışır ve bugünkü olayları geçmiş filtresi ile yorumlar.
Şemalarımız sadece düşüncelerimiz değildir, bedensel tepkilerimizi de yaratır. Bazen kaygı olarak, bazense sıkışma, titreme olarak karşımıza çıkabilir. Bunun yanı sıra davranışlarımızı da yönlendirir.
Peki bu esnada beynimizde neler oluyor?
Tetiklenme Anında Beyindeki Biyolojik Süreçler
Şemalarımız tetiklendiğinde sadece psikolojik değil, biyolojik bir süreç de başlar. Beynimiz bu tür durumlarda olanı olduğu gibi değerlendirmekten ziyade, onu geçmiş deneyimlerle ilişkilendirerek anlamlandırmaya çalışır.
Bu süreçte beynin alarm sistemi olarak bilinen amigdala aktifleşir. Amigdalanın temel görevi, olası tehditleri hızlı bir şekilde fark etmek ve bedeni buna hazırlamaktır. Ancak şemalar söz konusu olduğunda bu sistem çoğu zaman aşırı hassas çalışır. Bu nedenle dışarıdan bakıldığında küçük görünen bir durum, beyin tarafından terk edilme ya da reddedilme gibi daha büyük bir tehdit olarak algılanabilir. Bu da kalp atışında hızlanma, huzursuzluk, yoğun kaygı gibi bedensel tepkileri beraberinde getirir.
Aynı anda, mantık yürütme, değerlendirme ve duyguları düzenleme süreçlerinden sorumlu olan prefrontal korteks bu yoğun duygusal aktivasyon karşısında geri planda kalabilir. Bu yüzden kişi çoğu zaman ‘’mantıksız olduğunu biliyorum ama böyle hissediyorum’’ ikilemini yaşar. Yani bilişsel farkındalık olsa bile, duygusal yoğunluk bu farkındalığın önüne geçebilir.
Bu tabloya hipokampus da eşlik eder. Hipokampus, geçmiş deneyimlerin depolandığı ve hatırlandığı bir yapı olarak, o anki durumu geçmişte yaşadığı benzer duygularla eşleştirir. Bu yüzden kişi sadece o anki duruma tepki vermez; geçmişte yaşadığı benzer duygular da yeniden canlanır. Bu da hissin neden ‘’olduğundan daha yoğun’’ ve ‘’tanıdık’’ geldiğini açıklar.
Kısacası, beyin çoğu zaman ‘’bu şu an mı oluyor, yoksa geçmişten tanıdık bir his mi?’’ ayrımını net bir şekilde yapamaz. Şemalar tetiklendiğinde, geçmişte öğrenilmiş duygusal tepkiler bugüne taşınır ve kişi yalnızca bugünü değil, aynı zamanda geçmişin izlerini de yaşamaya başlar.
Şimdiyse sizlerle insan ilişkilerden çokça rol alan üç şemayı inceleyeceğiz.
Terk Edilme Şeması ve Güvence Arayışı
İlk olarak terk edilme şemasına bakalım. Bu şemaya sahip kişiler, hayatlarında önem verdikleri kişilerin kendilerini terk edeceğine, bırakacağına ve duygusal olarak uzaklaşacağına dair kronik bir beklenti geliştirirler.
Bu şemanın kökeni çoğu zaman çocuklukta her zaman ulaşılabilir olmayan, tutarsız bakım verenler; ani ayrılıklar, kayıplar ve duygusal güvensizlik deneyimlerine dayanır. Birey bu deneyimlerin ardından içsel olarak ‘’insanlar kalmaz’’ ya da ‘’er ya da geç zaten gidecekler’’ gibi temel inançlar geliştirir.
Kişi, içten içe kendisini tedirgin eden bu terk edilme ihtimaliyle baş edebilmek için, kısa vadede rahatlatıcı gibi görünen ancak uzun vadede işlevsel olmayan savunmalar geliştirir. Bu savunmalardan ilki, karşısındaki kişiye aşırı bağlanma, yoğun ilgi ve güvence arayışı içinde olma ve küçük mesafeleri bile büyütme eğilimidir.
Diğer savunma ise bunun tam tersidir: ‘’terk edilmeden önce ben uzaklaşayım’’ düşüncesiyle ilişkiden geri çekilmek.
Tüm bu süreç boyunca kişi, yoğun kaygı, panik ve terk edilme korkusuyla baş etmeye çalışır; adeta sürekli tetikte olduğu duygusal bir savaş içindedir.
Değersizlik Şeması ve Utanç Duygusu
İkinci olarak değersizlik (kusurluluk) şemasına bakalım. Bu şemaya sahip kişiler, kendilerini içten içe yetersiz, kusurlu ve sevilmeye layık olmayan biri olarak algılarlar. Çoğu zaman dışarıdan başarılı, sevilen ya da yeterli görünseler bile, bu algı iç dünyalarında kolay kolay değişmez.
Bu şemanın kökeni genellikle eleştirel, yargılayıcı ya da koşullu sevgi sunan ebeveyn tutumlarına dayanır. Sürekli eleştirilen, başkalarıyla kıyaslanan ya da yalnızca belirli davranışlar sergilediğinde kabul gören çocuk, zamanla kendisiyle ilgili olumsuz bir benlik algısı geliştirir. Bu da “ben yeterli değilim” ya da “beni gerçekten tanırlarsa sevmezler” gibi temel inançlara dönüşür.
İlişkilerde ise bu şema oldukça sinsi bir şekilde kendini gösterir. Kişi aldığı iltifatları içselleştirmekte zorlanır, sevgi gördüğünde bunu sorgular ya da küçümser. Bazen de gerçekten değer gördüğü ilişkileri sabote edebilir. Çünkü derinlerde bir yerde, o sevginin aslında kendisine ait olmadığına inanır.
Bu süreçte baskın olan duygu çoğu zaman utançtır. Kişi kendisini olduğu haliyle yeterli hissetmez ve sürekli daha iyi olmak, daha fazla çabalamak zorunda hisseder. Ancak ne yaparsa yapsın bu içsel boşluk hissi tam anlamıyla dolmaz.
Kendini Feda Şeması ve Sınır Sorunları
Üçüncü olarak kendini feda şemasına bakalım. Bu şemaya sahip kişiler, kendi ihtiyaçlarını geri plana atarak başkalarının ihtiyaçlarını önceliklendirme eğilimindedir. Çoğu zaman “iyi biri olmak” ya da “kimseyi üzmemek” adına kendi sınırlarını ihlal ederler.
Bu şemanın kökeni genellikle çocuğun kendi ihtiyaçlarının yeterince görülmediği, bunun yerine başkalarının duygusal ihtiyaçlarına uyum sağlamasının beklendiği ortamlara dayanır. Özellikle ebeveynin duygusal yükünü taşıyan ya da “sorun çıkarmayan çocuk” olmak zorunda kalan bireylerde sık görülür.
Kişi zamanla “benim ihtiyaçlarım önemli değil” ya da “değer görmek için vermeliyim” gibi inançlar geliştirir. Bu da ilişkilerde sürekli veren ama sınır koymakta zorlanan bir profile dönüşmesine neden olur.
Ancak bu durum dışarıdan fedakârlık gibi görünse de, iç dünyada biriken bir yorgunluk yaratır.
Değişime Doğru: Farkındalık ve Dönüşüm
Önemli olan, verdiğimiz tepkilerin yalnızca şu ana ait olmadığını fark etmektir. Çoğu zaman yaşanan, bugünden çok geçmişin bir yansımasıdır.
Şemalar değişmez değildir; ancak değişimin ilk adımı farkındalık sürecidir.
Belki de sormamız gereken soru şudur: Şu ana mı tepki veriyorum, yoksa geçmişten tanıdık bir duyguyu mu yaşıyorum?


