Cumartesi, Şubat 21, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

İçimizdeki Canavar: Gölgeyle Yüzleşmek

Korku hikâyelerinde canavarlar geceleri ortaya çıkar. Ama Jung’a göre asıl tehlike, canavarın dışarıda olması değil; onu içimizde tanımayı reddetmemizdir. Vampirler, hayaletler ve karanlık ikizler bu yüzden edebiyatta tekrar tekrar karşımıza çıkar. Dracula ve Dr. Jekyll & Mr. Hyde gibi anlatılar, bir “kötüyü” değil, bilincin yüzleşmek istemediği benliği sahneye çıkarır. Carl Gustav Jung’un “gölge” kavramı, bastırılmış dürtülerin rastgele bir toplamı değildir. Gölge; bilinçdışında örgütlenen, çoğu zaman duygusal olarak yüklü komplekslerle bağlantılı içeriklerden oluşur. Jung’un açıkça vurguladığı gibi, hepimizin kompleksleri vardır; bu “son derece sıradan” bir gerçektir. Asıl mesele, bireyin ve kültürün bu komplekslerle ne yaptığıdır (Stein, 2010).

Gölge Neden Oluşur?

Jung’a göre birey, toplum içinde yaşayabilmek için bir persona geliştirir: kabul gören, uyumlu ve idealize edilmiş bir maske. Ancak bu maske güçlendikçe, onunla uyuşmayan yönler bilinçdışına itilir. Gölge bu noktada ortaya çıkar. Jung’un ifadesiyle persona, “kolektif psişenin bir maskesidir” ve gerçek benlik değildir (Jung, The Relations Between the Ego and the Unconscious). Dr. Jekyll & Mr. Hyde, bu psikolojik bölünmeyi çarpıcı biçimde sembolize eder. Jekyll toplumsal ideali temsil ederken, Hyde bastırılan gölgenin ayrışmış ve özerkleşmiş hâlidir. Jungcu açıdan trajedi, gölgenin varlığı değil; onun bilinçten tamamen ayrıştırılabileceği yanılsamasıdır. Bastırılan içerikler bütünleşmez; sertleşir ve kontrolsüzleşir (Thurmond, 2012).

Bastırılan Gölge Nasıl Geri Döner?

Jung, gölgenin çoğu zaman yansıtma yoluyla ortaya çıktığını söyler. Birey, kendinde kabul edemediği eğilimleri başkalarında görür ve onları dışsal bir tehdit olarak algılar. Jung bu durumu, “olumsuz özelliklerin çevreye yüklenmesi” olarak tanımlar (Stein, 2010). Dracula’da vampirin Doğu’dan Batı’ya gelişi bu sürecin kültürel bir alegorisidir. Modern, rasyonel ve ahlaki olduğunu varsayan Viktorya bilinci, bastırdığı arkaik ve “ilkel” unsurlarla yüzleşmek zorunda kalır. Jung’un meşhur ifadesi burada anlam kazanır: “Bilinçdışı ihmal edildiğinde kader gibi davranır.” Bu yalnızca bireyler için değil, kültürler için de geçerlidir (Vincent, 2010).

Gölgeyle Yüzleşmek Neden Zor?

Jung, gölgeyle karşılaşmayı bireyin “ilk ve en zor sınavı” olarak tanımlar. Çünkü bu karşılaşma, kişinin kendisi hakkında kurduğu ahlaki anlatıyı sarsar. “Ben böyle biri değilim” cümlesi, çoğu zaman gölgenin bilinç alanına yaklaşmakta olduğunun işaretidir. Bu yüzleşme, Jung’un da belirttiği gibi, yalnızca psikolojik değil etik bir problemdir. Çünkü birey, karanlık dürtüleri görmekle kalmaz; onların kendisine ait olduğunu da kabul etmek zorunda kalır (Jung, Archetypes of the Collective Unconscious).

Gölgeyi Yok Etmek Değil, Entegre Etmek

Jungcu psikolojide amaç gölgeyi yok etmek değildir. Böyle bir şey mümkün değildir. Amaç, gölgeyle bilinçli bir ilişki kurmak ve onu kişiliğin parçası olarak tanımaktır. Bu süreç Jung’un individuation (bireyleşme) dediği psikolojik olgunlaşmanın merkezinde yer alır. Jung’a göre arketipler bilinçdışında kalmaya devam ettikçe birey üzerinde “bilinmeyen bir güç” gibi etkide bulunur; bilinçle ilişkilendirildiklerinde ise dönüştürücü hale gelirler (Archetypes of the Collective Unconscious). Hyde’ı yok etmeye çalışan Jekyll’ın aksine, gölgeyle temas eden birey parçalanmaz; daha bütünlüklü bir benliğe yaklaşır.

Kolektif Gölge ve Canavar Figürleri

Jung, gölgenin yalnızca bireysel olmadığını vurgular. Toplumların ve kültürlerin de kolektif gölgeleri vardır. Günah keçileri, düşman imgeleri ve ahlaki saflık iddiaları çoğu zaman bastırılmış kolektif komplekslerin sonucudur. Edebiyattaki canavar figürleri bu nedenle kalıcıdır: onlar bireysel değil, kolektif bilinçdışı imgeleridir (Vincent, 2010).

Son Söz

Jung’un gölge kavramı, Freud’un bastırma kuramıyla süreklilik taşırken, bilinçdışı içeriğin pasif biçimde bastırılan unsurlar değil, psişik olarak örgütlenen ve etkin biçimde işlev gören yapılar olduğunu vurgular. Bu içerikler, benliğin kontrol alanı dışında kalarak bireyin yaşamında tekrar eden ilişkisel örüntüler, yoğun duygusal tepkiler ve içsel çatışmalar şeklinde kendini gösterebilir. Jungcu yaklaşımda psikolojik çalışmanın amacı, bu yönleri bastırmak ya da ortadan kaldırmak değil; onları bilinç alanına dâhil ederek bireyin kendisiyle daha bütünlüklü, sorumlu ve esnek bir ilişki kurmasını sağlamaktır. Gölge, yok edilmesi gereken bir düşman değil; bilinçle ilişki kurulması gereken bir içeriktir. Jung’a göre insan, karanlığını inkâr ederek değil, onu tanıyıp dönüştürerek bireyleşir. Belki de gerçek olgunluk, içimizdeki canavarı öldürmek değil; onun kaderimizi sessizce yönetmesini engellemektir.

Kaynakça

  • Stein, M. (2010). Jungian psychoanalysis: Working in the spirit of C.G. Jung. Open Court.

  • Thurmond, Dana Brook, “The Influence of Carl Jung’s Archetype of the Shadow On Early 20th Century Literature” (2012). Master of Liberal Studies Theses. 32.

  • Vincent, Christina. Dreaming of Dracula: A Jungian Analysis of Bram Stoker’s Novel. Master’s thesis, University at Albany, State University of New York, 2010.

İnci İdil Kılıç
İnci İdil Kılıç
Klinik Psikolog İnci İdil Kılıç, psikoloji lisans eğitimini TED Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde tamamladıktan sonra, klinik alandaki akademik ve uygulamalı yetkinliğini geliştirmek amacıyla University of Sussex’te Klinik Psikoloji ve Ruh Sağlığı alanında yüksek lisans eğitimine devam etmiş ve Ocak 2026 itibarıyla bu programdan mezun olmuştur. Eğitim süreci boyunca psikopatoloji, psikoterapi yaklaşımları, klinik değerlendirme ve araştırma yöntemleri alanlarında güçlü bir teorik altyapı edinmiştir. Lisans eğitimi sırasında yürüttüğü “The Role of Different Types of Self-Construals and Narrative Types in the Relationship of Narrative Coherence and Psychological Well-Being” başlıklı bitirme tezinde, bireylerin benlik kurguları ve anlatı tutarlılıklarının psikolojik iyi oluş üzerindeki rolünü incelemiş; benlik algısı, anlatı psikolojisi ve öznel deneyimlerin ruh sağlığıyla ilişkisine odaklanmıştır. Bu çalışma, bireyin kendilik anlatısının psikolojik dayanıklılık ve iyi oluş üzerindeki önemini ele alan bütüncül bir bakış açısı sunmuştur. Yüksek lisans tez çalışmasını ise “The Impact of Intolerance of Uncertainty on Obsessive- Compulsive Symptoms and Generalized Anxiety Disorder” başlığıyla yürütmüş; belirsizliğe tahammülsüzlüğün obsesif kompulsif bozukluk ve yaygın anksiyete bozukluğu belirtileri üzerindeki etkisini incelemiştir. Bu araştırma kapsamında bilişsel süreçlerin kaygı temelli psikopatolojilerin gelişimi ve sürdürülmesindeki rolünü ele alarak, bilimsel verilerin klinik uygulamalarla bütünleştirilmesine yönelik bir yaklaşım benimsemiştir. Akademik eğitiminin yanı sıra, farklı kurumlarda edindiği klinik deneyimlerle uygulama becerilerini geliştirmiştir. Prof. Dr. Hakan Türkçapar’ın muayenehanesinde vaka analizlerine katılmış, terapi süreçlerini gözlemleme ve klinik formülasyon becerilerini pekiştirme imkânı bulmuştur. Madalyon Psikiyatri Merkezi’nde psikolojik testlerin uygulanması ve değerlendirilmesine yönelik eğitimler almış; ölçme-değerlendirme süreçlerinde aktif rol üstlenmiştir. Cinnah Psikoloji Merkezi’ndeki stajı süresince ise çocuk, ergen ve ailelerle yürütülen çalışmalara gözlemci olarak katılarak gelişimsel psikopatolojiye dair klinik deneyim kazanmıştır. Klinik yaklaşımını çok yönlü bir perspektifle şekillendiren İnci İdil Kılıç, Bilişsel Davranışçı Terapi, Çözüm Odaklı Terapi, oyun terapisi, resim çizim analizi, kriz ve travma terapileri, kayıp ve yas terapileri alanlarında eğitimler almıştır. Ayrıca psikodinamik terapi eğitimini İstanbul Psikoloji Okulu – Giunti Psychometrics bünyesinde tamamlamış; bu süreçte süpervizyonunu Ülkü Gürışık’tan almıştır. Psikodinamik bakış açısını diğer terapi yaklaşımlarıyla bütünleştirerek danışanın içsel süreçlerini derinlemesine anlamayı hedeflemektedir. Bunlara ek olarak mindfulness ve koçluk eğitimlerini tamamlamış; farkındalık temelli yaklaşımları ve danışanın güçlü yönlerini destekleyen yöntemleri klinik ve danışmanlık süreçlerine entegre etmeyi amaçlamaktadır. Mesleki gelişimin süreklilik gerektirdiğine inanan bir klinik psikolog olarak, yeni eğitimler, süpervizyonlar ve bilimsel çalışmalara açık bir tutum sergilemektedir. Başlıca ilgi alanları arasında obsesif kompulsif bozukluk, genelleşmiş anksiyete bozukluğu, yeme bozuklukları, travma ve kayıp süreçleri yer almaktadır. Gelecekte; hastaneler, sosyal destek kurumları, özel klinikler ve çok disiplinli ruh sağlığı ekipleri içinde çocuklar, ergenler ve yetişkinlerle bireysel ve grup terapileri yürütmeyi; psikoeğitim, danışmanlık ve koruyucu ruh sağlığı hizmetleri sunmayı hedeflemektedir. Etik ilkelere bağlı, bilimsel temelli ve bütüncül bir anlayışla ruh sağlığı alanında çalışmalarını sürdürmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar