Korku hikâyelerinde canavarlar geceleri ortaya çıkar. Ama Jung’a göre asıl tehlike, canavarın dışarıda olması değil; onu içimizde tanımayı reddetmemizdir. Vampirler, hayaletler ve karanlık ikizler bu yüzden edebiyatta tekrar tekrar karşımıza çıkar. Dracula ve Dr. Jekyll & Mr. Hyde gibi anlatılar, bir “kötüyü” değil, bilincin yüzleşmek istemediği benliği sahneye çıkarır. Carl Gustav Jung’un “gölge” kavramı, bastırılmış dürtülerin rastgele bir toplamı değildir. Gölge; bilinçdışında örgütlenen, çoğu zaman duygusal olarak yüklü komplekslerle bağlantılı içeriklerden oluşur. Jung’un açıkça vurguladığı gibi, hepimizin kompleksleri vardır; bu “son derece sıradan” bir gerçektir. Asıl mesele, bireyin ve kültürün bu komplekslerle ne yaptığıdır (Stein, 2010).
Gölge Neden Oluşur?
Jung’a göre birey, toplum içinde yaşayabilmek için bir persona geliştirir: kabul gören, uyumlu ve idealize edilmiş bir maske. Ancak bu maske güçlendikçe, onunla uyuşmayan yönler bilinçdışına itilir. Gölge bu noktada ortaya çıkar. Jung’un ifadesiyle persona, “kolektif psişenin bir maskesidir” ve gerçek benlik değildir (Jung, The Relations Between the Ego and the Unconscious). Dr. Jekyll & Mr. Hyde, bu psikolojik bölünmeyi çarpıcı biçimde sembolize eder. Jekyll toplumsal ideali temsil ederken, Hyde bastırılan gölgenin ayrışmış ve özerkleşmiş hâlidir. Jungcu açıdan trajedi, gölgenin varlığı değil; onun bilinçten tamamen ayrıştırılabileceği yanılsamasıdır. Bastırılan içerikler bütünleşmez; sertleşir ve kontrolsüzleşir (Thurmond, 2012).
Bastırılan Gölge Nasıl Geri Döner?
Jung, gölgenin çoğu zaman yansıtma yoluyla ortaya çıktığını söyler. Birey, kendinde kabul edemediği eğilimleri başkalarında görür ve onları dışsal bir tehdit olarak algılar. Jung bu durumu, “olumsuz özelliklerin çevreye yüklenmesi” olarak tanımlar (Stein, 2010). Dracula’da vampirin Doğu’dan Batı’ya gelişi bu sürecin kültürel bir alegorisidir. Modern, rasyonel ve ahlaki olduğunu varsayan Viktorya bilinci, bastırdığı arkaik ve “ilkel” unsurlarla yüzleşmek zorunda kalır. Jung’un meşhur ifadesi burada anlam kazanır: “Bilinçdışı ihmal edildiğinde kader gibi davranır.” Bu yalnızca bireyler için değil, kültürler için de geçerlidir (Vincent, 2010).
Gölgeyle Yüzleşmek Neden Zor?
Jung, gölgeyle karşılaşmayı bireyin “ilk ve en zor sınavı” olarak tanımlar. Çünkü bu karşılaşma, kişinin kendisi hakkında kurduğu ahlaki anlatıyı sarsar. “Ben böyle biri değilim” cümlesi, çoğu zaman gölgenin bilinç alanına yaklaşmakta olduğunun işaretidir. Bu yüzleşme, Jung’un da belirttiği gibi, yalnızca psikolojik değil etik bir problemdir. Çünkü birey, karanlık dürtüleri görmekle kalmaz; onların kendisine ait olduğunu da kabul etmek zorunda kalır (Jung, Archetypes of the Collective Unconscious).
Gölgeyi Yok Etmek Değil, Entegre Etmek
Jungcu psikolojide amaç gölgeyi yok etmek değildir. Böyle bir şey mümkün değildir. Amaç, gölgeyle bilinçli bir ilişki kurmak ve onu kişiliğin parçası olarak tanımaktır. Bu süreç Jung’un individuation (bireyleşme) dediği psikolojik olgunlaşmanın merkezinde yer alır. Jung’a göre arketipler bilinçdışında kalmaya devam ettikçe birey üzerinde “bilinmeyen bir güç” gibi etkide bulunur; bilinçle ilişkilendirildiklerinde ise dönüştürücü hale gelirler (Archetypes of the Collective Unconscious). Hyde’ı yok etmeye çalışan Jekyll’ın aksine, gölgeyle temas eden birey parçalanmaz; daha bütünlüklü bir benliğe yaklaşır.
Kolektif Gölge ve Canavar Figürleri
Jung, gölgenin yalnızca bireysel olmadığını vurgular. Toplumların ve kültürlerin de kolektif gölgeleri vardır. Günah keçileri, düşman imgeleri ve ahlaki saflık iddiaları çoğu zaman bastırılmış kolektif komplekslerin sonucudur. Edebiyattaki canavar figürleri bu nedenle kalıcıdır: onlar bireysel değil, kolektif bilinçdışı imgeleridir (Vincent, 2010).
Son Söz
Jung’un gölge kavramı, Freud’un bastırma kuramıyla süreklilik taşırken, bilinçdışı içeriğin pasif biçimde bastırılan unsurlar değil, psişik olarak örgütlenen ve etkin biçimde işlev gören yapılar olduğunu vurgular. Bu içerikler, benliğin kontrol alanı dışında kalarak bireyin yaşamında tekrar eden ilişkisel örüntüler, yoğun duygusal tepkiler ve içsel çatışmalar şeklinde kendini gösterebilir. Jungcu yaklaşımda psikolojik çalışmanın amacı, bu yönleri bastırmak ya da ortadan kaldırmak değil; onları bilinç alanına dâhil ederek bireyin kendisiyle daha bütünlüklü, sorumlu ve esnek bir ilişki kurmasını sağlamaktır. Gölge, yok edilmesi gereken bir düşman değil; bilinçle ilişki kurulması gereken bir içeriktir. Jung’a göre insan, karanlığını inkâr ederek değil, onu tanıyıp dönüştürerek bireyleşir. Belki de gerçek olgunluk, içimizdeki canavarı öldürmek değil; onun kaderimizi sessizce yönetmesini engellemektir.
Kaynakça
-
Stein, M. (2010). Jungian psychoanalysis: Working in the spirit of C.G. Jung. Open Court.
-
Thurmond, Dana Brook, “The Influence of Carl Jung’s Archetype of the Shadow On Early 20th Century Literature” (2012). Master of Liberal Studies Theses. 32.
-
Vincent, Christina. Dreaming of Dracula: A Jungian Analysis of Bram Stoker’s Novel. Master’s thesis, University at Albany, State University of New York, 2010.


