Gerçek Hayat Yetmiyor mu?
Bazı insanlar hayatı anlam kurma üzerine yaşar. Hayatı daha anlamlı hale getirmek… Bunu yaparken çoğunlukla eksiklik duyguları ön plana çıkabilir ancak “doymama” hali, tatminsiz ve sabırsız hisleri de beraberinde getirecektir. Normalde haliniz vaktiniz yerindedir, işler güçler, kariyer, para veya ikili ilişkiler gibi yaşam düzeni alanları yolundadır ancak içinizden bir ses “bunlar yetmiyor, daha fazlasını istiyorum” mu diyor? Öyleyse tebrikler! Madam Bovary ile ortak noktanız bulundu… Artık, yaşanamayan onca ihtimalin çağrısı hep daha fazlasını istemeye sebep olacak.
Aslına bakarsanız G. Flaubert’in yarattığı Emma Bovary adlı edebi karakter, söz konusu ruh halinin bir simgesidir. Bu karakterin trajik bir öyküsü var ancak onun zihnindeki ihtişamlı yaşam ideali, mevcut durumundaki sıradanlığıyla kavga eder gibidir… Peki sizce ikisi arasında bu denli bir uçurum varken asıl mesele kişinin beklentileri mi, yoksa yaşam koşulları mıdır? Bu yazımda biraz bunu irdeleyeceğiz.
İdealizasyon: Gerçekten Kaçışın Zarif Yolu
Psikodinamik kurama göre idealizasyon, kişinin bir nesneyi ya da yaşam ihtimalini olduğundan daha kusursuz ve yüce algılamasıdır. Yani idealize ettiğimiz şey gerçekte bizim sandığımız kadar ideal olmayabilir. Aşk nesnesine değil de aşka aşık olmak gibi. Çünkü aşkımızın temsili zihnimizde bizim için mükemmeldir. En nihayetinde kusursuz olan başlangıçta yoğun heyecan, tutku ve daha fazla anlam üretebilir ancak bu durum, sonraki süreçlerde daha kırılgan bir hal alacaktır.
Araştırmalar, romantik ilişkilerde olumlu yanılsamalar ve partner idealizasyonunun (positive illusions) genellikle ilişki memnuniyetini artırdığını, çatışmaları azalttığını ve ilişkinin istikrarını desteklediğini göstermektedir; ancak aşırı veya gerçeklikten kopuk idealizasyonun uzun vadede hayal kırıklığı riskini taşıyabileceğini ima eden çalışmalar da vardır (Murray & Holmes, 1997). Yani burada kişi, partnerine değil, zihnindeki temsile bağlanmakta. Bu durumun sadece ikili ilişkilerle sınırlı kaldığını söylemek yanlış olur. Çünkü bazılarımız yaşayamadığımız birçok ihtimalin hayalini kurar, kendini o hayal dünyasının içine hapsederken gerçeklikten kopuk vaziyette de yaşayabilir. Hayali gerçekliğinden kat be kat mutlu eder ve bunu çok daha gerçek zannedebilir. Madam Bovary’nin yaşadığı tam da bu olsa gerek.
Hedonik Adaptasyon: Mutluluğun Kısa Ömrü
Pozitif psikolojideki “hedonik adaptasyon”, insanların olumlu değişimlere hızla alıştığını ve kısa süre sonra eski mutluluk düzeylerine geri döndüğünü ortaya koyar (Brickman & Campbell, 1971). Yeni olan her şey; iş, aşk, ülke ve yeni sayfalar… En başta insanı yücelten şeyler gibi hissettirir ancak bir süre sonra da yerini sıradanlığa bırakır, hepsi önemsiz gelmeye başlar.
Bu noktada kronik tatminsizliğin başlaması tesadüf müdür? Bir beyin sadece yenilikten tatmin oluyorsa hep bir sonraya erteleme hali galip gelir ne yazık ki. İşte burası, tahammül sınırlarımızı test etmemiz gereken bir yer; Madam Bovary’nin sorunu da mevcut hayatının koşullarından çok, sıradanlığa tahammül edemiyor olmasıydı.
Kaçış Fantazisi ve içsel Boşluk
Doğal yaşamımızın içerisinde hayaller ve fanteziler büyük yer tutar, olmalıdır da… Ancak bunu işlevsel kullanabilmekten söz ediyorum. Fantezilerin gerçek yaşamın yerini almaya çalışması bir nevi kaçıştır. Kaçış fantezileri çoğunlukla boşluk hislerini örtmek, içsel eksikliklerin veya değersizliklerin telafisi amacıyla yapılır. Bunun sonucunda bir şeyleri kontrol ettiğimizi ve belirsizliği ortadan kaldırdığımızı sanırız. Çünkü sıradan olmak anlamsız geliyordur… Bu noktada kaçışların, arka planda ruhsal amacımızın yönünü saptıran ve kazanılmayan ‘sözde zaferler’ olduğunu söylemek mümkündür.
Araştırmalar, sürekli yeni uyaran arayışının dopamin sistemiyle ilişkili olduğunu; ancak kalıcı doyumun daha çok bağlanma ve anlam deneyimiyle ilişkili olduğunu belirtmektedir (Berridge & Robinson, 2016). Oysaki heyecan huzura denk değildir. Yani arzularımız ve tatmin olduklarımız birbirini beslemeyebilir.
Tatminsizliğin Döngüsü
İşte burası kısır bir döngü… İdealize etmek kısa süreli coşkuyu getirse de sonrası hep bir hayal kırıklığı maalesef. Bence hayatımızda nerede olduğumuzdan çok ne beklediğimize odaklanırsak akışta kalabiliriz. Çünkü yüceltmemiz gereken fantezilerimiz değil yaşadığımız hayattır.
Sıradanlığa Dayanabilmek
İnsan doğası genellikle aç gözlüdür, doymak bilmeyen vahşi doğa canlısı gibi elde ettikçe daha fazlasını ister. İstemek sonsuza dek devam eder, sınırsızdır ancak insan hayatı sınırlıdır, bir sonu vardır. Yaşamın en zor sınavlarından birisi de sahip olduklarımıza temas etmektir belki de… Kontrol etme tuzağına düşmeden önce kendimize şunu soralım: “Hayat gerçekten yetersiz mi? Ya da ben bazı gerçekliklerle yüzleşmekten mi kaçıyorum?”
Sanıyorum ki tekamül etmek, yaşanamamış onca ihtimale üzülmek değil sahip olunan gerçekliği kabullenebilme cesaretidir. Madam Bovary, bu cesareti gösteremedi… Tutkuları büyüktü ama onun trajedisi, gerçekliği kabul etmemesinin ta kendisiydi. Hayat biraz da budur; hayallerimizden vazgeçmeden içsel gerçekliklerimize dokunarak yol alabilmek… Tekrarlar, süreklilikler, anlar, küçük mutluluklar, küçük anlamların biriktirildiği sınav dolu bir yolculuk.
Kaynakça
Berridge, K. C., & Robinson, T. E. (2016). Liking, wanting, and the incentive-sensitization theory of addiction. American Psychologist, 71(8), 670–679. https://doi.org/10.1037/amp0000059 Brickman, P., & Campbell, D. T. (1971). Hedonic relativism and planning the good society. In M. H. Appley (Ed.), Adaptation-level theory: A symposium (pp. 287–305). Academic Press. Murray, S. L., & Holmes, J. G. (1997). A leap of faith? Positive illusions in romantic relationships. Personality and Social Psychology Bulletin, 23(6), 586–604. https://doi.org/10.1177/0146167297236005


