“İnsanların en derin korkularından biri, başkalarına gerçekten ihtiyaç duyduklarında reddedilmektir.”
Carl Rogers
Modern psikolojide giderek daha görünür hâle gelen bir savunma biçimi var: aşırı bağımsızlık. Günlük yaşamda çoğu zaman “güçlü olmak”, “kimseye muhtaç olmamak” ya da “kendi ayakları üzerinde durmak” gibi olumlu ifadelerle tanımlanan bu tutum, klinik açıdan bakıldığında her zaman sağlıklı bir özerkliğe işaret etmez.
“Ben hallederim” cümlesi, kimi zaman bir becerinin değil, geçmişte öğrenilmiş bir hayatta kalma stratejisinin ifadesidir.
Aşırı bağımsızlık, çoğu durumda bir travma tepkisi olarak ortaya çıkar. Kişi, kimsenin gerçekten umursamadığına ve eninde sonunda terk edileceğine dair derin bir inanç geliştirdiğinde, bağ kurmaktan vazgeçebilir. Yardım istememek, kimseye ihtiyaç duymuyormuş gibi davranmak ve her şeyi tek başına üstlenmek; reddedilme, hayal kırıklığı ya da terk edilme ihtimaline karşı geliştirilen koruyucu bir zırh hâline gelir.
Bu noktada bağımsızlık bir tercih olmaktan çıkar, zorunlu bir savunmaya dönüşür.
Sağlıklı Özerklik ile Aşırı Bağımsızlık Arasındaki Fark
Sağlıklı özerklik, kişinin hem kendi kaynaklarına güvenebilmesini hem de gerektiğinde başkalarına yaslanabilmesini içerir.
Aşırı bağımsızlıkta ise ihtiyaçlar inkâr edilir. Yardım istemek, duygusal yakınlık kurmak ya da kırılganlık göstermek bilinçdışı düzeyde tehdit olarak algılanır. Sonuçta kişi güçlü görünür; ancak bu güç, esnek olmayan ve ilişkisel destekten yoksun bir güçtür.
Erken Dönem Deneyimler ve Travma Bağlantısı
Bu savunmanın psikolojik kökenleri sıklıkla erken dönem ilişki deneyimlerine uzanır. Çocuklukta duygusal ihtiyaçların karşılanmadığı, yardım talebinin küçümsendiği ya da duygusal olarak yalnız bırakılan bireyler, zamanla şu temel inancı geliştirir:
“İhtiyaç duyarsam karşılık bulmam.”
Bu inanç yetişkinlikte, “kimseye yük olmamalıyım” ya da “zaten kendim halletmeliyim” düşünceleriyle kendini yeniden üretir. Böylece bağlanma ihtiyacı bastırılır, ilişki umudu askıya alınır.
Aşırı bağımsızlık aynı zamanda yoğun bir kontrol ihtiyacıyla da ilişkilidir. Başkalarına alan açmak, belirsizliği ve olası hayal kırıklıklarını beraberinde getirir. Oysa her şeyi tek başına yapmak, kişinin kontrol duygusunu korumasını sağlar. Bu nedenle yardım istememek yalnızca insanlardan değil, belirsizlikten ve duygusal riskten kaçınmanın da bir yoludur.
Görünür Güç, Görünmez Yalnızlık
Psikolojik sağlamlık, her koşulda tek başına dayanabilmek anlamına gelmez. Araştırmalar, güvenli sosyal bağlara sahip bireylerin stresle başa çıkma, duygusal düzenleme ve iyilik hâli açısından daha avantajlı olduğunu göstermektedir.
Buna rağmen aşırı bağımsız bireyler, destek alabilecekleri ortamlarda bile yalnız kalmayı tercih eder. Çünkü yardım almak, geçmişte yaşanmış bir terk edilme ya da değersizlik deneyimini yeniden canlandırma potansiyeli taşır.
Klinik görüşmelerde bu kişiler sıklıkla şu ifadeleri kullanır:
-
“Kimseyi rahatsız etmek istemiyorum.”
-
“Nasıl olsa kimse gerçekten kalmaz.”
-
“Zaten sonunda yalnız kalıyorum.”
Bu cümleler ilk bakışta olgunluk ve güç çağrışımı yapsa da, derinlemesine ele alındığında bağ kurmaya dair umudun kaybolduğunu gösterir. İhtiyaç duymamak değil; ihtiyaç duyduğunda karşılık bulamamak asıl yaralayıcı deneyimdir.
Aşırı Bağımsızlıktan Sağlıklı Özerkliğe Geçiş
Aşırı bağımsızlıktan sağlıklı özerkliğe geçiş, kişinin yardım istemeyi öğrenmesinden çok, yardım istemenin güvenli olabileceğini deneyimlemesiyle mümkündür. Terapötik ilişki, bu deneyimin ilk adımı olabilir.
Kişi zamanla, bağ kurmanın mutlaka terk edilmekle sonuçlanmadığını ve ihtiyaçların karşılanabileceğini fark eder. Böylece bağımsızlık bir zırh olmaktan çıkar; bilinçli bir tercih hâline gelir.
Sonuç
“Ben hallederim” cümlesi her zaman gücün göstergesi değildir. Bazen bu ifade, kimsenin kalmayacağına inanmış bir benliğin sessiz savunmasıdır.
Gerçek dayanıklılık ise yalnız kalmaya alışmakta değil, yeniden bağ kurabilme cesaretini kazanmakta yatar.


