Modern iş dünyasında artık yalnızca çalışmıyoruz; ölçülüyoruz. Performans tabloları, geri bildirim formları, KPI raporları, hedef toplantıları ve dijital görünürlük… Başarı hiç olmadığı kadar görünür, karşılaştırılabilir ve sayısallaştırılabilir durumda. Ancak bu görünürlük aynı zamanda yeni bir psikolojik baskı alanı yaratıyor: performans kaygısı.
Bugün pek çok çalışan dışarıdan başarılı görünse de iç dünyasında kalıcı bir yetersizlik hissi, sürekli alarm halinde olma ve gerçek anlamda dinlenememe yaşıyor. İşte tam da burada performans kültürünün ruh sağlığı üzerindeki bedeli ortaya çıkıyor.
Performans Kaygısı: Motivasyon mu, Kronik Tehdit mi?
Kaygı tamamen olumsuz bir duygu değildir. Belirli bir seviyedeki kaygı, odağı güçlendirir ve performansı olumlu yönde etkiler. Ancak kaygı süreklilik kazandığında ve tehdit algısı haline geldiğinde yıpratıcı olur.
Sürekli değerlendirilme hissi, beynin tehdit sistemini aktive eder. Kortizol seviyesinin yükselmesiyle birlikte sempatik sistem devreye girer; beden alarm durumuna geçer. Kısa vadede performansı yükseltebilir; ancak zamanla dikkat sorunları, uyku bozuklukları, irritabilite, hafıza güçlükleri ve duygusal tükenme görülebilir. Pek çok danışan benzer bir ifadeyle gelir: “Her şey yolunda görünüyor ama içimde bir huzursuzluk var.” Bu ifade, dışsal başarı ile içsel güven arasındaki kopuşu gösterir.
Yeterince iyi Olmama Şeması ve İmposter Sendromu
Performans kültürü, bireylerin değerini üretkenlik üzerinden tanımlar. “Ne kadar çalışıyorsun?”, “Ne kadar kazanıyorsun?”, “Hangi pozisyondasın?” soruları, kimlik algısının merkezine yerleşir. Bu durum özellikle “yeterince iyi değilim” temel inancına sahip bireylerde performans kaygısını tetikler.
İmposter sendromu bu bağlamda sık görülür. Kişi objektif başarılarına rağmen kendini “yakında ortaya çıkacak bir sahtekâr” gibi hisseder. Aldığı terfi ya da övgü, içsel güveni pekiştirmez; aksine beklentileri büyüterek baskıyı artırır. Başarı arttıkça kaygı azalmaz, aksine yükselir. Çünkü artık kaybedilecek daha çok şey vardır.
Yüksek işlevli Tükenmişlik
Tükenmişlik sendromu çoğu zaman dramatik bir çöküş olarak düşünülür. Oysa günümüzde daha sık karşılaşılan tablo “yüksek işlevli tükenmişliktir.” Kişi işe gitmeye devam eder, sorumluluklarını yerine getirir, hatta dışarıdan bakıldığında üretken görünür. Ancak içsel olarak enerjisi azalmıştır.
Bu tabloda üç temel bileşen öne çıkar:
-
Duygusal tükenme – Sürekli yorgun hissetme
-
Duyarsızlaşma – İşe ve insanlara karşı mesafe geliştirme
-
Azalmış kişisel başarı hissi – Ne yapılırsa yapılsın yeterli gelmemesi
Sorun sadece çok çalışmak değildir; asıl sorun anlamın yitirilmesidir. Kişi yaptığı işte değer ve aidiyet hissini kaybetmeye başlar.
Mobbing: Görünmeyen Psikolojik Şiddet
Performans baskısının karanlık yüzlerinden biri de mobbingdir. Sistematik biçimde değersizleştirme, dışlama, küçük düşürme veya yıldırma davranışları çalışan üzerinde ciddi psikolojik etkiler bırakır.
Mobbing mağdurlarında sık görülen belirtiler şunlardır:
-
Özgüven kaybı
-
Sürekli hata yapma korkusu
-
Uyku ve iştah problemleri
-
Depresif belirtiler
-
Travma benzeri yeniden yaşantılama tepkileri
En çarpıcı soru şudur: “Neden hemen işten ayrılmıyorlar?” Çünkü mobbing yalnızca dışsal bir baskı değil, aynı zamanda içsel bir değersizlik duygusunu tetikler. Zamanla kişi, gerçekten yetersiz olduğuna dair bir inanç geliştirebilir. Bunun yanı sıra ekonomik bağımlılık ve iş piyasasına dair belirsizlik, karar alma süreçlerini güçleştirir.
Sürekli Erişilebilir Olma Hali
Dijitalleşme iş-özel hayat sınırını belirsizleştirdi. Mesai saatleri kavramı esnedi; e-postalar gece yarısı gönderilebiliyor, mesajlar hafta sonu yanıt bekliyor. Bu durum beynin dinlenme kapasitesini azatıyor.
Dinlenme yalnızca fiziksel bir ara değildir; sinir sisteminin regülasyonu için gereklidir. Ancak performans kültürü dinlenmeyi çoğu zaman “tembellik” olarak kodlar. Üretkenlik üzerinden tanımlanan değer algısı, boş zamanı suçlulukla doldurur. “Çalışmadığım zaman huzursuz oluyorum” diyen birçok çalışan aslında içselleştirilmiş performans baskısını tarif etmektedir.
Kurumsal Sorumluluk ve Bireysel Dayanıklılık
İş hayatındaki stres yalnızca bireysel dayanıklılık eksikliğiyle açıklanamaz. Kurum kültürü, liderlik tarzı ve performans değerlendirme sistemleri belirleyicidir.
| Sağlıklı İş Ortamı Özellikleri | Bireysel Koruyucu Faktörler |
| Belirsizliğin azaltılması | Sınır koyma becerisi |
| Gerçekçi hedefler | İçsel değer algısını işten ayırmak |
| Açık ve saygılı iletişim | Sosyal destek alanlarını korumak |
| Geliştirici geri bildirim | Profesyonel destek almak |
Öte yandan bireysel düzeyde de bazı koruyucu faktörler vardır: Sınır koyma becerisi, içsel değer algısını yalnızca işle ilişkilendirmemek, dinlenme ve sosyal destek alanlarını korumak, gerekirse profesyonel destek almak.
Başarı ve Değer Arasındaki Ayrım
Belki de en kritik psikolojik müdahale noktası şudur: başarı ile değeri birbirinden ayırmak. Performans kültürü bu iki kavramı eşitlemeye meyillidir. Oysa insan değeri, üretkenlikten bağımsızdır.
Bir çalışan hedefini tutturamadığında değersiz olmaz. Bir yönetici hata yaptığında kimliği sarsılmak zorunda değildir. İş, yaşamın önemli bir parçasıdır; ancak tamamı değildir. Bu ayrımı yapabilmek, performans kaygısının panzehirlerinden biridir.
Sonuç: Görünür Başarı, Görünmeyen Yorgunluk
Modern iş hayatı, yüksek performansı ödüllendirirken ruhsal bedeli çoğu zaman görünmez kılar. Başarılı ama kaygılı, üretken ama tükenmiş, güçlü ama içten içe yorgun birçok insan bu kültürün içinde yaşamaktadır.
Sorun yalnızca bireysel zayıflık değil; sistemsel bir baskı iklimidir. Bu nedenle çözüm de yalnızca “daha dayanıklı ol” çağrısında değil, daha insani çalışma modelleri geliştirmektedir. Belki de asıl soru şudur: Sürekli ölçülen bir dünyada insan kalabilmek mümkün mü? Ruh sağlığı perspektifi, bu soruya en azından şu cevabı verir: İnsan, performansından ibaret değildir. Ve bazen en sağlıklı adım, daha hızlı koşmak değil; durup nefes almaktır. Bu süreçte kazanılan farkındalık, iyileşmenin ilk adımıdır.


