Modern insanın en sık başvurduğu psikolojik savunmalardan biri, içsel gerçeğini ertelemektir. İstemediği bir duruma katlanıyormuş gibi yapmak ya da aslında arzuladığı bir adımı atmamak, çoğu zaman “şimdilik idare ediyorum” düşüncesiyle meşrulaştırılır. Bu tutum, kısa vadede rahatlık hissi yaratır. Kişi, çatışmadan uzak durduğunu, zorlanmadığını ve kontrolü elinde tuttuğunu düşünür. Oysa bu geçici rahatlık, psikolojik açıdan bakıldığında, ertelenmiş bir acının önsözünden başka bir şey değildir.
Psikolojik Savunma Mekanizması Olarak Kaçınma
İnsan zihni, rahatsız edici duygulardan kaçınmayı doğal bir refleks olarak geliştirir. Kaygı, suçluluk, korku ya da hayal kırıklığı gibi duygularla yüzleşmek yerine, onları bastırmak çoğu zaman daha kolaydır. İstemediği bir işi sürdürmek, istemediği bir ilişkide kalmak ya da tam tersine, istediği halde adım atmamak; bireye anlık bir güvenlik hissi sunar. Çünkü değişim, belirsizlik ve sorumluluk içerir. Kaçınma ise tanıdık ve risksiz görünür. Ancak bu “risksizlik”, yalnızca bugüne aittir.
Kaçınma davranışı ilk başta mantıklı bir strateji gibi görünür. Kişi, “Şimdi sırası değil”, “Daha uygun bir zaman gelecek”, “Buna hazır değilim” gibi düşüncelerle kendini sakinleştirir. Bu düşünceler geçici olarak kaygıyı azaltır. Zihin rahatlar, beden gevşer ve kişi, doğru olanı yaptığına dair bir yanılgıya kapılır. Fakat bu rahatlama, sorunun çözüldüğü anlamına gelmez; yalnızca sorunu ertelendiği anlamına gelir.
Ertelenen Acının uzun Vadeli Etkileri
Psikolojik literatürde kaçınma davranışı, kısa vadede rahatlatıcı olsa da uzun vadede sorunu artıran ve sürdüren bir mekanizma olarak ele alınır. Kişi, istemediği şeye katlanarak ya da istediğinden uzak durarak kendini koruduğunu zannederken, aslında içsel ihtiyaçlarını görmezden gelir. Zamanla bu ihtiyaçlar bastırılmış öfke, tükenmişlik, değersizlik hissi ya da anlamsızlık duygusu şeklinde kendini göstermeye başlar. Bugün kaçınılan acı, yarın daha yoğun bir biçimde geri döner.
İstemediğin bir şeyi istermiş gibi yapmak, bireyin kendisiyle kurduğu ilişkiyi zedeler. Kişi, kendi sınırlarını ihlal etmeyi normalleştirir ve içsel sesine olan güvenini kaybetmeye başlar. Bu durum, benliğinde çatlaklar oluşturur. Çünkü birey, dış dünyaya uyum sağlamak adına iç dünyasını susturmaya devam eder, kim olduğunu ve ne istediğini ayırt etmekte zorlanır. Bir süre sonra “Ben aslında ne istiyorum?” sorusu bile yabancılaşmış bir soru haline gelir.
Eylemsizliğin Yarattığı Pişmanlık Kalkanı
Benzer şekilde, istediği şeyi yapmamak da görünenden daha ağır bir bedel taşır. Arzulanan bir adımı atmamak; başarısızlık korkusu, reddedilme kaygısı ya da yetersizlik inancıyla ilişki olabilmektedir. Kişi, potansiyel bir hayal kırıklığını yaşamamak için denememeyi seçer. Böylece “Hiç denemedim ki” cümlesi, benliği koruyan bir kalkan haline gelir. Fakat yıllar içinde bu kalkan, pişmanlık ile ağırlaşır. Denenmemiş ihtimaller, zihinde idealize edilerek büyür ve “Ya olsaydı?” sorusu, kişinin huzurunu bozmaya başlar.
Bugün yaşanan haz ve rahatlık, çoğu zaman “şimdilik sorun çıkmasın” düşüncesine dayanır. Ancak psikolojik bedeller, zamana yayılmış şekilde ortaya çıkar. Kişi bir süre sonra kendini yorgun, isteksiz ve kopuk hissedebilir. Sabahları uyanmak zorlaşır, yapılan işler anlamını yitirir, ilişkiler yüzeysel bir hale bürünür. Sorun artık tek bir karar değildir; birikmiş kaçınmaların tamamıdır. Kaçınılarak ertelenen her yüzleşme, zihinsel yükü biraz daha ağırlaştırır.
Kronik Kaygı ve içsel Sıkışmışlık
Kaçınmanın bir diğer sonucu da kronikleşmiş kaygıdır. Döngüsel bir şekilde, kişi kaygıdan kaçmak için kaçınırken, uzun vadede daha fazla kaygı üretir. Çünkü belirsizlik ortadan kalkmaz; yalnızca ertelenir. Zihin, tamamlanmamış meseleleri sürekli hatırlatır. Bu da düşük yoğunluklu ama sürekli bir huzursuzluk haline yol açar. Kişi tam olarak neden mutsuz olduğunu bilemeyebilir; ancak içsel bir eksiklik ve sıkışmışlık hissi taşır.
Gerçek iyilik hali, yalnızca anlık konforla ölçülemez. Psikolojik olgunluk, bireyin kısa vadeli hazdan vazgeçip uzun vadeli ruhsal sağlığı gözetebilmesiyle ilgilidir. İstemediği şeylere sınır koyabilmek ve istediği şeyler için sorumluluk alabilmek, her zaman kolay değildir. Bu, çoğu zaman kaygıyla temas etmeyi, belirsizliği kabul etmeyi gerektirir. Ancak bu zorluk, kaçınmanın getirdiği sessiz ve derin acıyla kıyaslandığında daha onarıcıdır.
Kendi Gerçeğiyle Bütünleşme
Sonuçta mesele, acı çekip çekmemek değildir. Mesele, hangi acının seçileceğidir: Kısa vadede yüzleşmenin getirdiği geçici rahatsızlık mı, yoksa uzun vadede kaçınmanın büyüttüğü derin ve kronik huzursuzluk mu? İnsan, kendi gerçeğine yaklaştıkça belki zorlanır; fakat aynı zamanda kendisiyle bütün olur. İçsel sesiyle temas kurabilen birey, hayatın kontrolünü gerçekten eline almaya başlar. Ve belki de asıl farkındalık ve huzur, tam olarak burada başlar.


