Bir aile danışmanı olarak son yıllarda en sık karşılaştığım durumlardan biri Tükenmişlik sendromudur. Toplumda çoğu zaman yalnızca “çok çalışmaktan yorulmak” şeklinde algılansa da, tükenmişlik bundan çok daha derin ve çok boyutlu bir psikolojik süreçtir. Bu durum sadece iş hayatıyla sınırlı değildir; ebeveynlikte, evlilikte, akademik yaşamda ve hatta sosyal ilişkilerde bile ortaya çıkabilir.
Tükenmişlik sendromunu anlamak için öncelikle stres ile arasındaki farkı netleştirmek gerekir. Stres, genellikle geçici ve belirli bir duruma bağlıdır. Yoğun bir hafta, önemli bir sınav ya da bir proje teslimi sonrası hissedilen baskı, stres örneğidir. Ancak tükenmişlik, uzun süreli ve kronik stresin sonucunda gelişir. Kişi artık yalnızca yorgun değildir; duygusal olarak boşalmış, zihinsel olarak bulanmış ve motivasyon açısından çökmüş hisseder. Dinlenmek geçici rahatlama sağlasa da, temel duygu “yetememe” ve “anlamsızlık”tır.
Danışanlarımla yaptığım görüşmelerde en sık duyduğum cümlelerden biri şudur: “Eskiden yaptığım işi severdim ama artık hiçbir şey hissetmiyorum.” Bu ifade, tükenmişliğin duygusal boyutunu açıkça gösterir. Kişi yaptığı işe, ebeveynlik rolüne ya da eşine karşı yabancılaşmaya başlar. Bu yabancılaşma bilinçli bir tercih değildir; ruhsal sistemin kendini koruma biçimidir. Uzun süre aşırı yük altında kalan zihin, duygusal mesafe koyarak kendini savunmaya çalışır.
Psikolojik Açıdan Tükenmişliğin üç Temel Boyutu
Psikolojik açıdan tükenmişliğin üç temel boyutu vardır: duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve azalmış kişisel başarı algısı. Duygusal tükenme, kişinin içsel enerjisinin bitmiş gibi hissetmesidir. Sabah uyanmak zor gelir, küçük sorumluluklar bile ağırlaşır. Duyarsızlaşma, özellikle insan ilişkilerinde belirgindir. Örneğin bir öğretmen öğrencilerine, bir sağlık çalışanı hastalarına ya da bir ebeveyn çocuğuna karşı eskisi kadar sabırlı ve ilgili olmadığını fark edebilir. Azalmış kişisel başarı algısı ise “Ne yaparsam yapayım yeterli değil” düşüncesiyle kendini gösterir.
Aile Sistemi ve Evlilik İlişkilerinde Tükenmişlik
Aile sistemi içinde tükenmişlik çoğu zaman sessiz ilerler. Özellikle ebeveyn tükenmişliği son yıllarda daha görünür hale gelmiştir. Çocuğunun her ihtiyacına yetişmeye çalışan, hem çalışan hem ev sorumluluklarını üstlenen ebeveynler zamanla kendilerini tamamen ihmal edebilirler. Burada kritik nokta şudur: Sürekli veren ama kendini beslemeyen kişi bir süre sonra tükenir. Bu tükeniş, suçluluk duygusunu da beraberinde getirir. “Çocuğuma karşı daha sabırlı olmalıyım” düşüncesi, kişinin kendine daha da yüklenmesine neden olabilir.
Evlilik ilişkilerinde de tükenmişlik görülebilir. Çiftlerden biri ya da her ikisi, ilişkiyi sürdürmek için sürekli çaba harcadığını ama karşılığını alamadığını düşündüğünde duygusal geri çekilme başlayabilir. İletişim azalır, küçük meseleler büyür ve empati zayıflar. Oysa çoğu zaman sorun sevgisizlik değil, kronik yorgunluktur. Yorgun bir zihin sağlıklı iletişim kurmakta zorlanır.
Tükenmişliğin Altında Yatan Psikolojik Faktörler
Tükenmişliğin altında yatan psikolojik faktörlere baktığımızda sıkça mükemmeliyetçilik, sınır koyamama ve onay ihtiyacıyla karşılaşırız. “Hayır” diyemeyen, sorumluluk dağıtamayan ve sürekli yüksek performans göstermesi gerektiğine inanan bireyler risk altındadır. Çocukluk döneminde koşullu sevgi deneyimleyen bireyler – yani ancak başarılı olduklarında takdir görenler – yetişkinlikte de değerlerini performans üzerinden tanımlayabilirler. Bu durum kişiyi sürekli daha fazlasını yapmaya iter.
Toplumsal boyutu da göz ardı etmemek gerekir. Modern kültür üretkenliği, hızı ve başarıyı yüceltir. Dinlenmek çoğu zaman tembellik olarak etiketlenir. Sosyal medyada sürekli başarı hikâyeleri görmek, bireyin kendi kapasitesini zorlamasına neden olabilir. “Herkes bir şey başarıyor, ben geri kalmamalıyım” düşüncesi kronik baskı yaratır. Bu baskı uzun vadede tükenmişliği besler.
İyileşme Sürecinde Farkındalık ve Sınır Koyma
Danışmanlık sürecinde ilk adım farkındalıktır. Kişinin tükenmiş olduğunu kabul etmesi, iyileşmenin başlangıcıdır. Birçok birey uzun süre bu durumu inkâr eder. “Biraz daha dayanmalıyım” ya da “Herkes böyle” düşüncesiyle yardım aramayı erteler. Oysa erken müdahale çok önemlidir. Tükenmişlik tedavi edilmediğinde depresyon ve anksiyete bozukluklarına zemin hazırlayabilir.
İyileşme sürecinde en önemli adımlardan biri sınır koymayı öğrenmektir. Sınır koymak bencillik değildir; psikolojik sağlığın temelidir. İş saatlerini belirlemek, sorumluluk paylaşmak, gerektiğinde yardım istemek bu sürecin parçasıdır. Özellikle aile içinde görev dağılımı dengeli olmalıdır. Tek bir kişinin tüm yükü taşıması sürdürülebilir değildir.
Öz-Şefkat ve Açık İletişimin Önemi
Bir diğer önemli konu öz-şefkattir. Tükenmiş bireyler genellikle kendilerine karşı çok serttir. Hata yaptıklarında ya da yavaşladıklarında kendilerini acımasızca eleştirirler. Oysa insanın kapasitesi sınırlıdır. Dinlenmek, mola vermek ve keyif alınan aktivitelere zaman ayırmak lüks değil, ihtiyaçtır. Danışanlarıma sıkça şu soruyu sorarım: “Enerjinizi dolduran şeyler neler?” Çoğu zaman bu soru uzun süre düşünülmeden cevaplanamaz, çünkü kişi kendini ihmal etmeye alışmıştır.
Aile içinde açık iletişim de koruyucu bir faktördür. “Son zamanlarda çok yorulduğumu hissediyorum” demek zayıflık değil, sağlıklı bir ifadedir. Çocukların da ebeveynlerinin insan olduğunu, yorulabileceğini görmesi önemlidir. Bu durum hem empatiyi geliştirir hem de gerçekçi rol modeller sunar.
Sonuç olarak tükenmişlik sendromu, çağımızın en yaygın psikolojik sorunlarından biridir ancak kaçınılmaz değildir. Dengeli sorumluluk paylaşımı, sağlıklı sınırlar, öz-şefkat ve açık iletişim bu sürecin en güçlü koruyucularıdır. Unutulmamalıdır ki sürekli güçlü olmak zorunda değiliz. Bazen durmak, yavaşlamak ve yeniden değerlendirmek gerekir. Çünkü tükenmiş bir zihin ne kendine ne ailesine ne de işine sağlıklı şekilde katkı sunabilir. İyi oluş hâli, üretkenliğin ön koşuludur. Önce insanın kendini koruması gerekir; ancak o zaman başkalarına gerçekten destek olabilir.
Kaynakça
-
Maslach, C., & Jackson, S. E. (1981). The measurement of experienced burnout. Journal of Occupational Behavior, 2(2), 99–113.
-
Maslach, C., Schaufeli, W. B., & Leiter, M. P. (2001). Job burnout. Annual Review of Psychology, 52, 397–422.
-
Schaufeli, W. B., Leiter, M. P., & Maslach, C. (2009). Burnout: 35 years of research and practice. Career Development International, 14(3), 204–220.
-
Freudenberger, H. J. (1974). Staff burn-out. Journal of Social Issues, 30(1), 159–165.


