Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünür. Bir işi vardır insanın, günlük rutini oturmuştur, sosyal çevresi vardır, sağlığı yerindedir. Hayat “rayında” gibidir. Zaman zaman kendine, şükretmesi gereken bir yerde olduğunu bile hatırlatır. Buna rağmen içten içe tarif edemediği bir eksiklik hissi taşır. Ne olduğunu tam koyamadığı, adı olmayan bir boşluk… Hayat iyi giderken hissedilen bu yetememe hali, çoğu zaman suçlulukla birlikte yaşanır. Çünkü insan, iyi giden bir hayatta mutsuz olmayı kendine yakıştıramaz. Sanki mutsuzluk yalnızca zor koşullara ait bir duyguymuş gibi düşünülür.
Duygusal Bağ ve içsel Boşluk
Bu eksiklik hissi çoğu zaman yanlış anlaşılır. “Nankörlük”, “doyumsuzluk” ya da “daha fazlasını istemek” olarak etiketlenir. Oysa mesele çoğu zaman sahip olunanların azlığı değildir. Mesele, insanın sahip olduklarıyla kurduğu duygusal bağdır. Hayat dışarıdan dolu görünürken içeride hissedilen boşluk, genellikle bastırılmış ihtiyaçlardan beslenir. İnsan neye ihtiyacı olduğunu fark edemediğinde, bu ihtiyaçlar eksiklik hissi olarak kendini gösterir.
Modern Yaşamın Ölçütleri
Modern yaşam bize “iyi bir hayat”ın ölçütlerini net bir şekilde sunar: üretken olmak, meşgul olmak, ayakta durmak, güçlü görünmek. Bu ölçütlerin neredeyse tamamı dış dünyaya yöneliktir. İç dünyada ne olup bittiği ise çoğu zaman ikinci plana atılır. İnsan zamanla işlevsel olmayı, hissetmenin önüne koyar. Günler yapılacaklar listesiyle dolar; ama hissedilenler giderek silikleşir. Duygular ertelenir, bastırılır ya da “sonra bakarım” denilerek geçiştirilir. Ancak insan hissetmeden uzun süre var olamaz.
Görülme İhtiyacı ve Temas Yoksunluğu
İyi giden hayatlarda hissedilen eksikliğin en temel nedenlerinden biri, duygusal temas yoksunluğudur. İnsan kalabalıklar içinde yalnız kalabilir. Çünkü temas etmek, yalnızca birilerinin varlığıyla değil, görülmekle mümkündür. Anlaşıldığını hissetmeyen bir insan, en düzenli hayatın içinde bile eksik hisseder. Bu eksiklik çoğu zaman sessizdir; yüksek sesle dile gelmez ama içten içe yayılır. İnsanın kendi duygularına bile temas edemediği bir yerde, başkalarıyla gerçek bir bağ kurmak da zorlaşır.
Zihin Yapısı ve Tatmin Duygusu
Bir diğer neden, sürekli “daha iyisi”ne odaklanmış bir zihin yapısıdır. Modern kültür, insanı bulunduğu yerde tutmaz. Hep bir sonraki hedef, bir sonraki versiyon, bir sonraki aşama vardır. İnsan sahip olduklarını yaşayamadan, bir üst basamağa hazırlanır. Bu durum hayatı ilerliyor gibi gösterir; fakat yaşanmışlık hissini zayıflatır. An içinde kalamayan insan, hayatın içinden geçer ama ona gerçekten temas edemez. Böylece başarılar birikir, deneyimler artar; fakat tatmin duygusu yerleşmez.
Bastırılan Duyguların Huzursuzluğu
İyi giden hayatlarda eksik hisseden insanlar çoğu zaman güçlü görünmeye alışmıştır. Yardım istemezler, zorlandıklarını paylaşmakta zorlanırlar. Çünkü “her şey yolundayken” zorlanmak onlara göre meşru değildir. Bu da duyguların bastırılmasına yol açar. Bastırılan her duygu ise bir süre sonra başka bir biçimde ortaya çıkar: anlamsız bir huzursuzluk, iç sıkıntısı, yorgunluk ya da sürekli bir eksiklik hissi olarak. İnsan neden eksik hissettiğini bilmez ama bu hissin peşini de bırakamaz.
Kendine Dürüstçe Bakmak
Bu noktada önemli bir soru belirir: Eksik olan gerçekten bir şey mi, yoksa bir his mi? Çoğu zaman eksik olan yeni bir ilişki, yeni bir iş ya da yeni bir hedef değildir. Eksik olan, insanın kendisiyle kurduğu bağdır. Kendisiyle teması zayıflayan bir insan, hayat ne kadar düzenli olursa olsun içsel bir boşluk yaşar. Kendini dinlemeyen, ihtiyaçlarını fark etmeyen bir insan, kendi hayatında misafir gibi hissetmeye başlar.
Bu eksiklik hali çoğu zaman çözülmesi gereken bir sorun gibi algılanır. Oysa her eksiklik bir problem değildir; bazen bir işarettir. İnsanı yavaşlamaya, durup bakmaya davet eden bir çağrı olabilir. “Hayatım iyi gidiyor ama ben bu hayatın neresindeyim?” sorusu, bu hissin en dürüst karşılığıdır. Bu soru rahatsız edici olabilir; ama aynı zamanda dönüştürücü bir potansiyel taşır.
Belki de iyi giden hayatlarda eksik hissedilen şey, daha fazlası değildir. Daha çok başarı, daha çok ilişki ya da daha çok meşguliyet eksikliği doldurmaz. Eksik olan, daha sahici bir temas olabilir. Kendinle, duygularınla ve başkalarıyla kurulan gerçek bağlar… İnsan kendisiyle temas ettiğinde, hayat yalnızca iyi gitmez; aynı zamanda yaşanır hale gelir. Çünkü insan ancak durduğunda, hissettiğinde ve kendine dürüstçe baktığında neye ihtiyacı olduğunu anlayabilir. Bu fark ediş, eksikliği ortadan kaldırmasa bile onunla daha şefkatli bir ilişki kurmayı mümkün kılar.


