Ne Güzeldi Çocukluk
Çocukluğumuzun dallarında saklambaç oynayarak geçtiği o erik ağacı… Dalları tomurcuğa durduğunda yiyeceğimiz o ilk eriğin heyacanıyla patlayacak beyaz erik çiçeklerini beklerdik. Okuldan her dönüşte mahalledeki çocuklarla buluşma yerimizdi eriğin altı. Yeryüzündeki bulut tarlamızdı, gündüz düşlerine daldığımız, aşk mektupları yazdığımız, ayrılık acılarımızı, yalnızlığımızı, aşk sancılarımızı açtığımız sırdaşımızdı erik ağacı. Sadece bizi de değil mis kokusuyla yüzlerce arıyı, börtü böceği de cezbedip kendine çekerdi. Mahalledeki kadınlara ne demeli; kekini fırından çıkarıp bol naneli kısırını koca bir demlik çaydanlıkla beraber alelacele ayağına geçirdiği naylon terliklerle kapıp gelenlerin de buluştuğu yerdi erik altı. Onu uzaktan görenler her türden canlıya nasıl da sevgiyle kucak açtığını hayranlıkla izlerken yıllanmış erik ağacını yumuşak kalpli koca kolları olan dev bir babaya benzetirlerdi.
Biz Sokak Çocukları
Biz sokak çocukları için evimizin arkasında salınan bu ağacın varlığı; belki de ‘ben sizin için buradayım’ diyecek bir yetişkinin eksikliğini, ruhumuza nazikçe unutturmaya yarıyordu. Ondandır bu koca yürekli erik ağacını her halimize şahit eder, onun mevsimler geçtikçe değişip dönüşen gövdesini merakla izlerdik. Sonbaharda dökülen yapraklarıyla onu hüzünlü bir babaya benzetirdik, sert kışlarda güya öfkesini gizleyen çatık kaşlı bir baba, ilkbahara doğru filizlenen tomurcuklarıyla yeniden umutlanan ve nihayet yaz mevsimi geldiğinde neşesinden herkesi etrafına toplayan güleç bir baba gibiydi bizim evin arkasındaki emektar erik ağacı.
Daldaki Erikler
Erikleri dalda ilk fark eden, poşete doldurduğu bir avuç tuzla onun kollarına koşardı. En rahat oturulan, en taze ve en bol meyveli dalı kapabilenimiz, o günün en şanslısı sayılırdı. Eriği tuza bandıra bandıra yediğimizde ağzımızı kamaştıran o ekşi tat; yüzümüzde beliren muzip bir gülümseme ve içimizden taşan o saf coşkuyla, daldaki tahtına kurulmuş vakur bir duruştu bizim çocukluğumuz. Aksi kocakarıların durmadan söylenmesine aldırmaz ne kadar çocuk varsa mahallede erik ağacının kollarına koşardık; çünkü bir o vardı bizi koruyup kollayan. Kimsenin eriğine de benzemezdi onunkinin tadı, eve her gelen misafir de o sebeple illa bir poşet toplar giderdi. Ne güzeldi çocukluğumuz, benimle birlikte mahalledeki tüm çocukların doymak bilmez bir arzuyla ağaçtaki son erik de tatlanana kadar doyasıya eriklerini yediğimiz yerdi erik ağacı.
Evimiz Erik Ağacı
Çocuk dediğin oyundan sıkılır mı? Bitmeyen bir arzuyla evcilik oynadığımız yerdi erik ağacı. Haşmetli dalları hepimiz için ayrı birer yuva olurdu, kuşatırdı hepimizi çepeçevre. Sahi ev neydi? Evcilik oynarken daldığımız hayal ötesi dünyada konak olmuştu bize erik ağacı. Her birimize bir rol düşerdi evdekilerden, başka türlü nasıl anlatırdık çocuk derdimizi? Kimimiz anne, kimimiz çocuk ve erik ağacı da baba… Sahi, ağzı dili olmayan sade bir ağaç insana nasıl ev olurdu, peki öyleyse eğer insan ne zaman insana ev olurdu, ev neydi, yuva neydi, ev ne zaman yuvaya dönüşürdü?
Esas Evimiz Neresi?
Kimileri yüzlerce metrekarelik evlerine sığamazken biz sokak çocukları erik ağacının dallarını koskoca köşke çevirerek onun dallarını evimiz bellemiştik. Öyleyse ev de dam da etrafı çevrili dört duvarla açıklanamayacak kadar içsel bir algıydı. Ev dediğimiz mekan, betonun soğukluğu veya çatının yüksekliğiyle değil, ruhun kendine yer bulabildiği o görünmez uçsuz bucaksız aidiyet hissiydi. Dört duvarın sınırlayamadığı bu aidiyet hissi, evin bir mekândan ziyade, insanın kendi iç dünyasını dışarıya yansıttığı içsel bir yaşantıydı.
Terapideki Dönüşüm
Terapide danışanın kişiliğinin dönüşümü de bir parça erik ağacının çiçekten meyveye dönmesine benzer. Depresyon, panik atak, sosyal fobi, bağımlılıklar ve daha bir çok sayabileceğimiz kaygıyla ilişik bozukluklar bilinç dışının insana değişip dönüşmesi için ilettiği birer mesajdır. Evsizlerin kendini bulduğu yeni bir kapıdır terapi. Ne kadar kalabalık bir çevrede yaşarsan yaşa nihayetinde kendini ait hissettiğin yerdir terapi odası. Bir dost meclisi gibi sıcak, bir anne gibi şefkatli, bir baba gibi sınırlayıcı haliyle sadece terapistin varlığında vücut bulan bir anlam değil aynı zamanda terapi odasının ruhunu da içe alan bir algıdır terapi.
Erik Ağacından Terapiye
Tıpkı çocukken dallarına sığındığımız o erik ağacı gibi, terapi odasının ruhunu da içe alan, insanı kökleriyle barıştırıp meyve vermeye hazırlayan, sarsılmaz ve güvenli bir yer algısıdır terapi. Sınırları belirgin olan terapi; sadece terapistin odadaki fiziksel varlığıyla vücut bulan kısıtlı bir anlam değil, aynı zamanda o dört duvarın ruhunu, sessizliğini ve güvenini danışanın kendi iç dünyasına nakşettiği, dış dünyadaki tüm yabancılaşmalara karşı insanın kendine sığındığı o kadim ve dönüştürücü algının ta kendisidir.
Bedenin Dur Çağrısı
Bugün deneyimlenen ve baş etmesi zor görünen kaygı bozuklukları, yıllanmış yanlış algıların bir dökümüdür. Bu güçlükler aslında, insanın kendi dönüşümünü gerçekleştirmek isteyen yanının yükselttiği bir imdat çağrısıdır. Terapist; danışanın yaşadığı bu zorlu somatizasyon sürecinin aslında zihin, beden ve ruhun dönüşüm arzusundan doğan bir ‘çiçeklenme’ olduğunu danışana içgörü ile sunar. Danışan ise bu sancılı terapi sürecine tıpkı o çocukluğumuzdaki erik ağacının zamanı geldiğinde meyveye döneceğine duyduğumuz inanç gibi bağlılık duyarsa; işte değişim ve dönüşüm tam da o anda başlar.
Erik Ağacından Terapiye
Çocukken dallarına tutunup dünyayı seyrettiğimiz o erik ağacı, aslında ruhumuzun inşa ettiği ilk güvenli limandı; aslında var olan yetişkinlerin yokluğunda yolumuzu aydınlatan bir dolunaydı. O eski ağacın gölgesini, şimdi bir terapi odasının sessizliğinde ve şefkatli sınırlarında yeniden buluyoruz. Dün bir ağaç gövdesine yüklediğimiz ‘ev’ anlamı, bugün bir terapistin rehberliğinde kendi içimize kurduğumuz o sarsılmaz yuvaya dönüşüyor; böylece çocukluğun yarım kalan oyunları, terapinin sağaltıcı ikliminde çiçek açıp meyve vermeye kaldığı yerden devam ediyor.
Terapiden İyileşmeye Doğru
O haşmetli erik ağacı, aslında bize hayat boyu sürdüreceğimiz bir beceriyi de kazandırdı. Ev, sadece dışarıda inşa edilen bir yapı değil, insanın kendi içinde yeşerttiği bir aidiyet iklimiydi. Terapi odasında dökülen her gözyaşı ve filizlenen her inanç, bizi çocukluğumuzun o güvenli gölgesine bir adım daha yaklaştırdı. Nihayetinde biz sokak çocukları anladık ki; insan ancak içindeki çocukla barıştığında kendi içsel ebeveynine sahip olabilirdi. Yaralarını şefkatle sarmayı öğrendiğinde kendine gerçek bir ‘ev’ bulabilirdi. Ve işte o zaman, tıpkı o çocukluğumuzdaki erik ağacı gibi, başka ruhlara da meyve veren, sığınılacak huzurlu bir ‘yuva’ya dönüşebilirdi.


