Hayat Akıyor, İçeride Bir Şey Eşlik Edemiyor
“Her şey yolunda görünüyor, ben değilim”
Hayat, çoğu zaman durmaksızın ilerliyor. Sabah oluyor, gün bitiyor, yapılması gereken işler tamamlanıyor. Günlük işlevsellik korunuyor; sorumluluklar yerine getiriliyor ve kişi yaşamla temasını bir biçimde sürdürür. Ancak içeride bir yer, bu akışa ayak uyduramıyor. Bu hal genellikle “kötüyüm” diye tarif edilmez. Daha çok “idare ediyorum” cümlesinde saklanır. Hayatla temas tam anlamıyla kopmamıştır ama senkron bozulmuştur. Bu noktada yaşanan şey çoğu zaman bir çöküşten çok, içsel ritmin hayatın hızına ayak uyduramamasıdır. Kişi, yaşamın içinde kalır; sorumluluklarını yerine getirir, ilişkilerini sürdürür. Ancak bu durum, içeriden beslenen bir bağdan ziyade alışkanlıklarla taşınan bir devam hâline dönüşür.
Sessiz Kalan Zorlanmalar
Bazı zorlanmalar kendini yüksek sesle belli etmez. Ağlama, çökkünlük ya da belirgin bir geri çekilme olmayabilir. Tam tersine, kişi günlük yaşamını sürdürür, işlevselliğini korur ve çoğu zaman çevresi tarafından “iyi” olarak tanımlanır. Bu nedenle yaşanan güçlük hem başkaları hem de kişinin kendisi tarafından fark edilmez. Sessiz kalan bu zorlanmalar, genellikle bastırılan duygularla birlikte ilerler. Hissetmek yerine devam etmeyi seçmek, kısa vadede işe yarar gibi görünür; ancak uzun vadede iç dünyayla kurulan bağ zayıflar. Kişi neye yorulduğunu, neye üzüldüğünü ya da neden keyif alamadığını tam olarak ayırt edemez hâle gelir. Bu noktada zorlanmanın kendisi değil, görünmezliği belirleyici olur. Çünkü adı konmayan her hâl, kişide belirsiz bir huzursuzluk yaratır. “Bir sorun yok ama ben iyi değilim” düşüncesi tam da burada ortaya çıkar. Sessiz kalan zorlanmalar, çoğu zaman kişinin kendisiyle temasını kaybettiği alanlarda büyür. Terapi sürecinde bu hâli yaşayan pek çok kişi, yaşadıklarını bir problem olarak değil; kişisel bir eksiklik gibi algıladığını ifade eder. Oysa burada söz konusu olan zayıflık değil, uzun süredir duyulmayı bekleyen bir içsel ihtiyaç tır.
Devam Ederken Eksilen Şey
Hayat devam ederken çoğu zaman neyin geride bırakıldığı ya da neyin kaybedildiği fark edilmez. Çünkü bu, ani bir kayıptan öte yavaş ve sessiz yaşanan bir kayıptır. Zamanla duyguların tonu düşer. Günlük yaşamında sevinç daha az yer edinir, heyecan daha az yer kaplar. Günler birbirine benzemeye başlar. Bu noktada kişi, hala işlevseldir ve hala “iyi” görünür. Ancak içerideki canlılık incinmiştir. Burada bahsedilen bir enerji kaybından öte kişinin kendisine uzaklaşma halidir. Başkalarıyla iletişim hâlindedir ve bağ kurmaya devam eder; ancak kendi iç dünyasıyla kurduğu bağ giderek zayıflar. Ne hissettiğini anlamak zorlaşır, neye ihtiyaç duyduğunu ayırt etmek güçleşir. Yaşam sürer ama içsel eşlik azalır. Kişi sanki kendi hayatının biraz dış kenarından yürümeye başlar. En belirgin olan ise şudur: Büyük bir kriz yoktur, fakat tamlık da yoktur. Devam edebilmek mümkündür; ancak temas etmek zorlaşmıştır. İşte bu mesafe büyüdükçe, insanın yaşadığı şey bir sorun olmaktan çok bir eksilme hâline dönüşür. Ve çoğu zaman kişi, hayatın içinde kalmaya çalışırken kendisinden yavaş yavaş uzaklaştığını fark etmez.
Vaka Örneği
Terapiye gelen 38 yaşındaki kadın danışan ilk görüşmede, “Aslında belirgin bir problemim yok, yalnızca durgun hissediyorum” dedi. Düzenli bir işi vardı, ilişkisi sürüyordu, sorumluluklarını yerine getiriyordu. Dışarıdan bakıldığında hayatında aksayan bir şey yok gibiydi. Ancak sohbet ilerledikçe şunu ekledi: “Her şey yolunda ama ben iyi değilim.” Belirgin bir çöküş, yoğun bir kaygı ya da sarsıcı bir kriz söz konusu değildi. Daha çok tanımlaması güç bir mesafe hissi vardı. Sevinçleri yüzeyde kalıyor, yorgunluğu ise içte birikiyordu. Ne tam anlamıyla mutsuzdu ne de gerçekten iyi hissediyordu. Süreç ilerledikçe görünen şey bir problemden ziyade, kendi iç dünyasıyla kurduğu bağın zayıflamış olmasıydı. Çalışmalarımız hayatında köklü değişiklikler yapmak üzerine değildi; onun kendisine yeniden eşlik edebilmesini desteklemek üzerineydi. Duygularını adlandırabilmek, ihtiyaçlarını fark edebilmek ve sadece “idare etmek” yerine durup temas edebilmek. Zaman içerisinde danışan şunu fark etti: Eksilen şey dayanıklılığı değil, bağlantısı idi. Hayat zaten akmaya devam ediyordu; mesele, o akışın içinde kendisinin de gerçekten var olabilmesiydi. Çünkü insan herkesin içinde olabilir; fakat kendinin dışında kaldığında en büyük uzaklığı yine kendisiyle yaşar.
Son
Hayat akmaya devam eder. Çoğu zaman biz de onunla birlikte devam ederiz. Ancak asıl mesele sürdürmek değil, içeriden eşlik edebilmektir. Sessiz kalan zorlanmalar duyulmadığında insan kendine uzak düşer. İyileşme ise büyük değişimlerden önce küçük bir fark edişle başlar.
Peki siz, kendi hayatınıza gerçekten içeriden eşlik edebiliyor musunuz?


