Çarşamba, Şubat 4, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Hayatta Olan Kayıpların Yası: Bitmeyen Bir Veda

Yas dediğimizde aklımıza çoğu zaman toprağa verdiklerimiz gelir. Oysa bazı vedalar vardır; kişi hayattadır ama artık yoktur. Hâlâ nefes alıyordur, bir yerlerde yaşamını sürdürüdür; fakat biz onu zihnimizde toprağa vermişizdir. Sesini duyabilir, yaşadığını bilebilir, hatta yeniden karşılaşma ihtimalini düşünebiliriz. Yine de içimizde bir şeyler eksiktir. İşte bu eksiklik, adını koymakta zorlandığımız bu his, yasın kendisidir. Toplum, yasın ancak ölümden sonra yaşanabileceğini kabul etmeye daha yatkındır. Birinin hayatta olduğu ancak artık bizim hayatımızda olmadığı durumlar çoğu zaman yasın dışında bırakılır; acı görünmez hâle gelir. “Buna mı üzülüyorsun?”, “Kaç zaman oldu, unut artık”, “İnsanlar yakınlarını kaybediyor, o en azından ölmedi” gibi cümleler, kişinin yaşadığı kaybı reddeder. Oysa kayıp yalnızca biyolojik bir yokluk değildir; bir bağın kopması da kayıptır. Hayatta olan birini kaybetmenin en zor yanlarından biri belirsizliktir. Kişi ne tamamen vedalaşabilir ne de ilişkiyi sürdürebilir. Bu belirsizlik, beraberinde huzursuzluk, kaygı ve kararsızlığı getirebilir.

Belirsiz Kayıp

Birçok kurama göre yasın tanınması ve yaşanması, kişinin yaşama yeniden bağlanmasını kolaylaştırır. Özellikle hayatta olan kayıplarda kişi bir döngüye girebilir: “Gerçekten gitti mi?”, “Bittiğinden emin olabilir miyim?” Bu belirsizlik hâli, kişinin hayatına devam etmesinin önünde bir engel oluşturabilir. Psikolojide bu durum belirsiz kayıp teorisi ile açıklanmaktadır. Psikolog Pauline Boss’un literatüre kazandırdığı “Belirsiz Kayıp” (Ambiguous Loss) kavramı, bu durumu iki boyutta inceler. Her iki uç da insan ruhu için birer kördüğümdür.

  • Fiziksel Yokluk / Psikolojik Varlık: Kişi bedenen orada değildir; örneğin bir enkazın altında kalmıştır, kayıptır ya da bir boşanmanın ardından artık erişilemezdir. Ancak zihinde canlı yaşamaya devam eder. Dönme ihtimali hep bir gölge gibi takip eder.

  • Fiziksel Varlık / Psikolojik Yokluk: Kişi bedenen karşımızdadır; ancak zihnen veya duygusal olarak gitmiştir. Alzheimer ve demans hastalıkları, ağır bağımlılıklar ya da duygusal olarak duvar örmüş bir ebeveynle yaşamak bu gruba girer. Sevdiğiniz kişinin elini tutsanız bile o elin sahibi artık tanıdığınız kişi değildir.

Benzer bir yas deneyimi, yalnızca bir kişiye değil; güçlü anlamlar yüklenen bir yerin, bir eşyanın ya da bir rolün kaybıyla da ortaya çıkabilir.

Duygusal Karmaşa ve Kapanış Eksikliği

Yas süreci dönüştürülemediğinde kişi kendini belirsizlikte kaybolmuş hisseder. Bu durum, yas tutma sürecini adeta askıya alarak bilişsel işleyişi sekteye uğratır; kişinin baş etme kapasitesi ile karar verme becerileri zayıflar (Boss, 1999; Boss, 2007). Ayrılık vardır ancak kapanış yoktur. Zihin sürekli şu sorular arasında gidip gelir: “Ya geri dönerse?” ve “Artık bitmiş olması gerekmiyor mu?” bu gelgit hâli, kişinin duygusal enerjisini tüketir. Bu tür yaslarda en sık görülen duygulardan biri suçluluktur. Kişi kendine “Yas tutmaya hakkım var mı?” diye sorar. Çünkü ortada bir cenaze yoktur, taziye yoktur, toplumun sunduğu ritüeller yoktur. Acı vardır; ancak meşru kabul edilmez. Bu durum yasın bastırılmasına yol açar. Bastırılan yas kaybolmaz; öfke, huzursuzluk, ani duygusal iniş çıkışlar ya da duygusal donukluk şeklinde kendini göstermeye devam edebilir.

Bir diğer zorlayıcı unsur ise umuttur. Ölümle gelen kayıplarda umut, zamanla yerini kabullenişe bırakır. Hayatta olan kayıplarda ise umut hep bir köşede durur. Sanılanın aksine bu umut çoğu zaman iyileştirici değil, yorucudur. Kişi yas tutabilmek için umuttan vazgeçmesi gerektiğini hisseder; ancak vazgeçmek ihanet gibi gelebilir. Bu ikilem, yas sürecini geciktirir ve karmaşıklaştırır.

Peki, Yas Geçer mi?

Yasın amacı unutmak değildir. İyileşme, acının tamamen yok olması anlamına gelmez; kaybedilenle yeni bir ilişki biçimi kurabilmektir. Bu ilişki bazen bir anı, bazen bir duygu, bazen de hiç yaşanamamış olanın kabullenilmesi şeklinde ortaya çıkar. İyileşmenin ilk adımı, kişinin yaşadığı acıyı fark etmesidir. Bu bir kayıptır ve acı gerçektir. Toplum tanımasa bile kişi kendi yasını tanıdığında iyileşme başlar. Yas doğrusal bir süreç değildir ve tek bir modeli yoktur. Farklı şekillerde yaşanabilir; bazen hafifler, bazen yoğunlaşır, bazen beklenmedik anlarda yeniden ağırlaşır. Bu dalgalanmalar bir zayıflık değil, yasın doğasıdır. Bazı kayıplar hayat boyu bizimle kalır. Ancak bu, hayatın durması gerektiği anlamına gelmez. Kayıp, insanın hikâyesine eklenen bir sayfa gibidir. Kabul edilmez, yırtılır ya da koparılmaya çalışılırsa; hikâye her ele alındığında ilk açılan yine o yırtılan sayfa olur. Yas tutulduğunda kişi yalnızca kaybettiğini değil, kendini de yeniden bulmaya başlar. Sayfalar çoğalsa bile o sayfa kabul edilmelidir.

Belki de en önemlisi şudur: Yas, sevmenin bedelidir.

Buğçe Çolakoğlu
Buğçe Çolakoğlu
Buğçe Çolakoğlu, psikoloji alanında lisans eğitimini tamamlamak üzeredir. İnsan davranışlarını, düşünce süreçlerini ve duygusal dinamikleri anlamaya yönelik güçlü bir meraka sahiptir. Yazılarında psikolojinin farklı alt dallarını ele alarak bireyin iç dünyasına ve insan ilişkilerine derinlemesine bir bakış sunmayı amaçlamaktadır. Ayrıca sanatın insan ruhuna dair yansımalarına ilgi duyar ve sanat ile psikolojinin kesiştiği konulara da yazılarında yer vermeyi hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar