Otizm Spektrum Bozukluğu çoğu zaman “içe dönüklük” şeklinde tanımlanabilir. Ancak bu durum, sıradan bir çekingenlikten farklıdır. Otizmde görülen içe kapanıklık, bireyin başkalarıyla sağlıklı iletişim ve sosyal etkileşim kurmakta zorlanmasından kaynaklanır. Bu güçlüklerin temelinde genellikle iletişim becerilerindeki yetersizlik ve sosyal ilişki kurmaya yönelik isteğin sınırlı olması yer alır. Bunun yanı sıra otizmde yalnızca iletişim ve etkileşim problemleri değil, aynı zamanda dar ve sınırlı ilgi alanları, tekrarlayıcı davranışlar ve bazen alışılmışın dışında tepkiler de görülebilmektedir. Bu nedenle otizmin temel özellikleri genellikle üç ana başlık altında ele alınmaktadır:
-
İletişim becerilerinde yetersizlikler
-
Sosyal etkileşimde önemli düzeyde güçlükler
-
Sınırlı ilgi alanları ile tekrarlayıcı hareket paternleri
Önemli olan belirtilerin şiddeti ve yaygınlığıdır (1).
Otizm Spektrum Bozukluğu Tanı Ölçütleri
Bir çocuğa Otizm Spektrum Bozukluğu tanısı konulabilmesi için, Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Fifth Edition (DSM-V) içinde yer alan tanı ölçütlerinden belirli sayıda belirtinin bulunması gerekmektedir. Buna göre çocuğun, belirtilen kriterlerden en az altısını göstermesi beklenir. Bu belirtilerin en az ikisi sosyal etkileşim alanındaki güçlüklerle ilgili olmalı, en az bir tanesi ise iletişim sorunları ya da stereotip (tekrarlayıcı) davranışlar kategorisinde yer almalıdır. Ayrıca American Psychiatric Association tarafından 2000 yılında yapılan düzenlemeye göre, bu belirtilerden en az birinin çocuğun yaşamının ilk üç yılı içerisinde ortaya çıkmış olması tanı sürecinde önemli bir ölçüt olarak kabul edilmektedir (2).
Otizmin Tarihsel Gelişimi ve Tanımlamalar
Otizm alanındaki ilk tanımlama, 1946 yılında Amerikalı psikiyatrist Leo Kanner tarafından yapılmış Türkiye’de ise kurumsal düzeyde ilk düzenli ve sistemli çalışma, 1999 yılında İzmir’de Sabahat Akkiraz tarafından başlatılan Otistik Çocuklar Eğitim Projesi kapsamında gerçekleştirilmiştir (3). Otizm kavramı, Latince “kendi” anlamına gelen auto sözcüğünden türetilmiştir ve bireyin daha çok kendi iç dünyasına yönelmesini ifade eder. Kanner, bu çocukların diğer insanlarla sosyal ilişki kurmakta zorlandıklarını ve çoğu zaman kendi oluşturdukları içsel dünyada yaşamayı tercih ettiklerini belirtmiştir. O dönemde otizm, çoğunlukla çocukluk şizofrenisi ya da çocukluk psikozu olarak değerlendirilmekteydi. Aynı yıllarda Avusturyalı çocuk doktoru Hans Asperger de benzer özellikler gösteren çocukları gözlemlemiş ve bulgularını Almanca yayımlanan çalışmalarında açıklamıştır. 1960’lı yıllara kadar otizmin ortaya çıkışı çoğunlukla aile yapısıyla ilişkilendirilmiş, özellikle “buzdolabı anne” olarak adlandırılan soğuk ve mesafeli annelerin bu duruma neden olduğu düşünülmüştür. Daha sonra otizmli bir çocuğun babası olan Bernard Rimland, otizmin biyolojik ve nörolojik temelleri olabileceğini ileri sürmüştür. Bu yaklaşım, araştırmaların yönünü değiştirmiş ve bilim insanlarının otizmin beyin temelli yapısını incelemelerine öncülük etmiştir. Ardından özellikle davranışçı yaklaşıma dayanan eğitim yöntemleri geliştirilmiştir. Yapılan çalışmalar, eğitim ve terapi alan çocukların gelişimlerinin daha olumlu olduğunu göstermiştir. Günümüzde otizmi tamamen ortadan kaldıran bir tedavi bulunmamakla birlikte, genetik faktörlerin ve erken eğitimin büyük önem taşıdığı kabul edilmektedir (4).
Görülme Sıklığındaki Değişim ve İstatistiksel Veriler
Amerika Birleşik Devletleri’nde Centers for Disease Control and Prevention tarafından yayımlanan verilere göre otizmin görülme sıklığında yıllar içinde belirgin bir artış gözlenmiştir. Buna göre 1995 yılında yaklaşık her 500 çocuktan birinde otizm görülürken, bu oran 2001 yılında 250’de bire, 2006 yılında 150’de bire, 2009 yılında 110’da bire ve 2012 yılında 88’de bire olarak rapor edilmiştir. 2014 yılına gelindiğinde ise yaygınlık oranının 68’de bire kadar yükseldiği bildirilmiştir. Türkiye’de ise 2009 yılı verilerine göre Rehberlik Araştırma Merkezlerinde otizm tanısı almış 10.811 çocuğun bulunduğu ifade edilmektedir (5). Bu durum, son yıllarda otizm tanılarında önemli bir yükseliş yaşandığını göstermektedir. Bu da otizm gerçekten artıyor mu yoksa tanı yöntemleri mi değişti sorusunu ortaya çıkardı.
Tanı Sayılarındaki Artışın Nedenleri
Otizm gerçekten artıyor mu yoksa tanı ve farkındalık mı artıyor?
Otizm spektrum bozukluğunun kesin nedeni günümüzde hâlâ tam olarak açıklanamamıştır. Ancak yapılan bilimsel çalışmalar, bu durumun ortaya çıkmasında genetik ve çevresel faktörlerin birlikte rol oynadığını göstermektedir. Araştırmalar özellikle ebeveyn yaşının ilerlemesi, gebelik sürecinde geçirilen enfeksiyonlar, bazı ilaç kullanımları ve çevresel risk etmenlerinin otizm gelişme riskini artırabileceğini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte son yıllarda otizm sıklığında gözlenen artışın yalnızca biyolojik nedenlerle açıklanamayacağı; erken tanı yöntemlerinin gelişmesi, tarama çalışmalarının yaygınlaşması ve tanı kriterlerinin genişletilmesinin de bu artışta etkili olduğu düşünülmektedir. Ayrıca yapılan bilimsel araştırmalar, geçmişte ileri sürülen aşıların otizme neden olduğu iddiasını destekleyen herhangi bir kanıt bulunmadığını göstermektedir (6).
Toplumsal Farkındalık ve Modern Değerlendirme Süreçleri
Otizm tanılarındaki artışın tek bir nedene bağlı olmadığı görülmektedir. Tanı kılavuzlarının zaman içinde değişmesi ve özellikle spektrum kavramının genişlemesi, daha önce farklı kategorilerde değerlendirilen ya da tanı almayan bireylerin artık Otizm Spektrum Bozukluğu kapsamında değerlendirilmesine yol açmıştır. Bununla birlikte ailelerin, öğretmenlerin ve sağlık çalışanlarının konuya ilişkin farkındalığının artması, medya ve bilimsel çalışmaların yaygınlaşması ve erken tarama programlarının gelişmesi birçok çocuğun daha erken yaşta değerlendirilmesini sağlamaktadır. Tanı yöntemlerinde yaşanan gelişmeler, psikolojik değerlendirme araçlarının çeşitlenmesi ve multidisipliner değerlendirme süreçlerinin uygulanması da otizmin daha erken ve daha doğru biçimde tespit edilmesini kolaylaştırmaktadır. Ayrıca geçmişte tanı alma olasılığı düşük olan kadınlar, yüksek işlevli bireyler ve yetişkinler gibi grupların günümüzde daha sık değerlendirilmesi toplam tanı sayılarının artmasına katkıda bulunmaktadır. Bunun yanında araştırmalar otizmin yalnızca tek bir nedenden kaynaklanmadığını; genetik yatkınlık, doğum öncesi gelişim süreçleri ve bazı çevresel etkenlerin birlikte rol oynayabileceğini göstermektedir. Genel olarak değerlendirildiğinde, otizm tanılarındaki yükselişin önemli bir kısmının tanı süreçlerindeki değişim ve artan toplumsal bilinçle ilişkili olduğu düşünülmektedir.
Kaynakça
-
Abalı, O. (2018). Otizm: Tanı, tedavi ve eğitimde güncel bilgiler. Ediba Yayıncılık
-
Akar, E., & Şevgin, Ö. (t.y.). Otizm ve fiziksel aktivite.
-
Akçi, S. (2024). Otizm farkındalığı incelemesi: Kuşaklararası karşılaştırma. Ulusal Eğitim Dergisi, 4(11), 20248.
-
Korkmaz, B. (2017). Ah şu otizm. Aba Yayınları.
-
Toklu Başkak, E., & Aral, N. (2021). Türkiye’de otizm tanısı almış bireylerin aileleri ile yapılmış tezlerin ve makalelerin incelenmesi (2000–2021). İzmir Sosyal Bilimler Dergisi, 3(2), 213–224.
-
Usta, M. B., Duman Kurt, A., Gülşen, H., & Karabekiroğlu, K. (2020). Otizm spektrum bozukluğunun nedenlerine ait ebeveyn algısının tedavi tercihine etkisi. Namık Kemal Tıp Dergisi, 8(2), 177–185.


