Sentimental Value (Manevi Değer), geçtiğimiz aralık ayında ülkemizde vizyona girdiğinden beri başlayan etkisi hâlâ sürüyor. Joachim Trier’in yönetmenliğini üstlendiği film, Oscar’da En İyi Film kategorisi başta olmak üzere pek çok dalda aday gösterildi. Aile, bağlar ve travma kavramları etrafında şekillenen Sentimental Value pek çok izleyicide duygusal bir karşılık buldu. Peki, film aile içindeki görünmeyen kırılmaları evin hafızası üzerinden nasıl görünür kılıyor?
Evin Hafızası: Mekânın Psikolojik Temsili
Sentimental Value, annelerinin kaybının ardından babalarının eve geri dönmesiyle onunla tekrar bağ kurmaya çalışan iki kız kardeşin hayatına odaklanıyor. Ünlü bir yönetmen olan Gustav, eski eşinin cenazesinde bir zamanlar terk ettiği eve geri dönüyor. Bu dönüşle duyguların ve anıların da tekrar canlanması kaçınılmaz oluyor. Filmde bugünü yaşarken geçmişi evin dili aracılığıyla görmek ve karakterlerin gelişimine tanık olmak, filmin en etkileyici yönlerinden biri. Evin hafızası filme bir motif olarak yerleştiriliyor; öyle ki ev, filmdeki karakterlerden birine dönüşüyor. Baba figürü ve çocukların üzerindeki etkileri filmin yapı taşını oluşturan başlıklardan biri.
Gustav’ın Dönüşü: Aile ve Kayıp
Gustav’ın hareketlerinden onun hiç gitmemiş gibi davrandığını görebiliyoruz ama yokluğunda büyüyen çocukları birer yetişkin olarak onu karşılıyorlar. Döndüğünde sanki hep oradaymış gibi bakıyor ve kendini yeniden ailenin içine dahil ediyor. Ancak, çocukluk dönemlerinin çoğunda olmayan bir baba ile tekrar karşılaşan kız çocuklarının yetişkinlikteki öfkesi bu karşılaşmaya eşlik ediyor.
Aynı Evde Filizlenen Farklı Hayatlar
Filmin en etkileyici bölümlerinden biri, aynı evde büyüyen iki kardeşin hayatlarının çok farklı yerlerde olduğunu fark ettikleri sahneydi. Küçük kardeş Agnes, hayatını sevdiği biriyle birleştirerek sevgiyle çocuğunu büyütüyor ve ailesiyle mutlu bir hayat sürüyor. Ablası Nora ise, bir insanda ve hayatta köklenmekte fazlasıyla zorlanıyor. Depresyonun kıyısında, kendisiyle ve hayatla olan savaşını sürdürüyor. Çok başarılı bir oyuncu olmasına rağmen sahneye çıkmadan önce kaygı atakları yaşıyor, kendi sesini ve başarısını göremiyor. Yıpranmışlığına ve yorgunluğuna birden fazla sahnede şahit oluyoruz.
Agnes’in hayatı daha dengeliyken Nora’nın hayatla ve duygularıyla ilgili zorlanmasının nedenine yine bu sahnede işaret ediliyor. Agnes onun çocukluğunda Nora’nın koruyucu bir figür olarak her zaman olduğunu hatırlatıyor. Nora büyük kardeş olarak büyürken olması gerekenden daha çok sorumluluk alıyor ve çocuk ebeveyn rolüne yerleşiyor. Oysa o da aynı ilgiye ve korunmaya ihtiyaç duyan bir çocuk. Silik bir baba figürünün yokluğunu ise kendi içinde farklı bir biçimde içselleştiriyor.
Agnes babasının dönüşüne daha merhametli yaklaşırken Nora öfkesini canlı tutmaya devam ediyor. Bu öfkeyi tetikleyen en önemli etken, Gustav’ın eve bir film projesiyle dönmesi. Nora için yazdığını söylediği senaryoyu ona götürdüğünde olumsuz bir yanıt alıyor ve sonrasında rolü başka bir oyuncuya veriyor. Bu durum Nora için derin bir hayal kırıklığına dönüşüyor. Sürekli sahnede olmasına rağmen babası tarafından görülmediğini hissediyor. Bu Nora’nın sahnede yaşadığı özgüvensizliğin arka planındaki duygulardan biri.
Miras Kalan Yalnızlık: Kuşaklararası Travmanın İzini Sürmek
Gustav’ın hayatında da duyguları olumlu yönde ilerlemiyor. O da yalnızlığıyla ve evin anıları sakladığı odalarında kendiyle karşılaşıyor. Nora’nın kendi zihninde ve bedeninde konumlandıramadığı yalnızlığın kaynağını daha net görebiliyoruz. Baba Gustav’ın da evini ve çocuklarını terk etmesi onun da aidiyet kavramının etrafında şekillenen bir hikâyesi olduğunu düşündürüyor.
Filmde Gustav’ın eski eşiyle ilgili anlatı az olsa da Gustav’ın annesinin hikâyesi ön plana çıkartılmış. Bu da pek çok soruya cevap oluyor. Hikâye bu noktada baba-kız travmasının yanı sıra kuşaklararası travmayı da çemberine alarak ilerliyor. Bu noktada Gustav’ın annesiyle olan ilişkisinin ona olan etkilerini de görebiliyoruz. Çocukluk döneminde annesinin intiharıyla yüzleşmiş olması, bu travmanın hâlâ sürdüğünü hissettiriyor.
Belki Agnes ve Nora babalarına benzememek için hayatları boyunca bir direniş gösterseler de Gustav, Nora ve Agnes’in yüz silüetlerinin birbirine karıştığı sahne, bundan kaçamadıklarını da bir kere daha vurguluyor.
Filmdeki Manevi Değer Kavramı
Filmde manevi değer taşıyan pek çok nesne olabilir. Bence bunların en başında ev konumlanıyor. Ev sadece bir mekân olarak değil bir ailenin nesiller boyunca taşıdığı ve aktardığı travmaya da yer açıyor. Farklı zamanlarda yaşanan olayların izini sürerek bir ailenin hikâyesini izliyoruz. Aynı zamanda birbirine ev olan kız kardeşler de manevi bir değeri ellerinde tutuyor. Yönetmenin açıklamalarına göre filmin adı tesadüfi bir şekilde bir araya gelmiyor. Nostaljiyi elinde tutarken aynı zamanda duygusal bağları da içine almayı amaçlayarak, “Bu kelime bana eski bir caz şarkısını hatırlatıyor.” Sözlerini paylaşıyor.
Gerçek hayatta her hikâye mutlu sonra bitmese de film izleyiciye bir şans daha veriyor. Geçmişin izlerini bedenlerinde taşısalar da herkes kendine ve birbirine bir şans daha veriyor. Duyguları görünmeyen Agnes ve Nora senaryoyu okuduklarında babalarının da pişman olduğu ve duygularının olduğunu görmeleri görünme ihtiyaçlarını karşılıyor. Her iki tarafında duygularını paylaşabildiği bir alan oluşuyor. Hikâyeyi bu kadar etkileyici yapan her birimizin benzer duygular ve travmaları paylaşma ihtimali belki de. Film izlerken sizi hatırlamak istemediğiniz duyguların çemberine alabilir; ancak yüzleşmek isteyenler için yeni bir başlangıcın kapısını aralayabilir.
Kaynakça
Trier, J. & Vogt, E. (2024). Interview: Joachim Trier and Eskil Vogt on capturing memory in Sentimental Value. AwardsWatch. https://awardswatch.com/interview-joachim-trier-and-eskil-vogt-on-capturing-memory-in-sentimental-value-missing-robert-redford-and-the-movies-that-make-them-cry/


