Çoğumuz duygularımızı yaşamayı biliyoruz; ancak onları tanımayı, adlandırmayı ve ifade etmeyi öğrenmedik. Hissettiklerimizi içimizde taşıyoruz ama kelimelere dökmekte zorlanıyoruz. Bu yüzden duygular çoğu zaman söze değil, davranışa dönüşüyor. İletişimin zorlaştığı, ilişkilerin sertleştiği yer tam da burası.
Duyguyu yaşamak ile duyguyu konuşmak aynı şey değildir. Kırıldığımızda bunu dile getirmek yerine susarız. Kıskandığımızda ifade etmek yerine kontrol etmeye çalışırız. Üzüldüğümüzde paylaşmak yerine içimize kapanırız. Öfkelendiğimizde anlatmak yerine yükseliriz. Duygu kelimeye dönüşmediğinde, davranışla konuşur. Davranış ise çoğu zaman karşı taraf tarafından yanlış okunur.
İlişkilerde sıkça duyulan “Beni anlamıyorsun” cümlesi, çoğu zaman anlatılamayan bir duygunun sonucudur. Çünkü anlaşılmak, düşüncelerin kabul edilmesinden çok, duyguların duyulmasıyla ilgilidir.
İletişim Sorunlarının Görünmeyen Kaynağı
Çiftler arasında, ebeveyn–çocuk ilişkilerinde, arkadaşlıklarda ya da iş ortamında yaşanan çatışmaların büyük bir kısmı düşünce farkından değil; duygunun ifade edilmemesinden kaynaklanır. İnsanlar genellikle şunu söyler:
-
“Sen hep böylesin.”
-
“Hiç değişmiyorsun.”
-
“Beni sinir ediyorsun.”
Ama şunu söylemez:
-
“Bu durumda kendimi değersiz hissettim.”
-
“Söylediğin şey beni kırdı.”
-
“Bu davranışın beni kaygılandırdı.”
İlk cümleler suçlayıcıdır. İkinci cümleler duygu içerir ve duygu içeren cümleler, karşı tarafta savunma değil; anlama isteği uyandırır.
İletişimsel sorunların temelinde çoğunlukla kötü niyet değil, duygu dilinin eksikliği vardır. İnsanlar çatışma anlarında genellikle birbirlerini eleştirir, suçlar ya da geneller. Oysa “Sen hep böylesin” yerine “Bu durumda kendimi değersiz hissettim” denildiğinde iletişimin tonu değişir. Duygu içeren cümleler savunma yaratmaz; anlama alanı açar.
Duygular ifade edilmediğinde yok olmaz. İçeride birikir ve zamanla farklı biçimlerde kendini gösterir. Kaygı, öfke patlamaları, tükenmişlik ya da bedensel belirtiler çoğu zaman konuşulamamış duyguların sonucudur. İfade edilmeyen duygu sadece yer değiştirir; bedene, davranışlara ya da ilişkilere taşınır.
Konuşulmayan Duygular Nereye Gider?
Duygular ifade edilmediğinde yok olmaz. İçeride birikir. Bastırılan duygular zamanla;
-
Kaygıya,
-
Öfke patlamalarına,
-
İç sıkıntısına,
-
Tükenmişliğe,
-
Psikosomatik belirtilere dönüşebilir.
Çünkü ifade edilmeyen duygu sadece yer değiştirir. Ya bedene yerleşir ya davranışa ya da ilişkilere. Peki neden duygularımızı konuşmakta bu kadar zorlanıyoruz? Çünkü çoğumuz, duyguların küçümsendiği bir ortamda büyüdük. “Ağlama”, “Abartma”, “Güçlü ol” gibi cümleler bize duygunun değil, kontrolün önemli olduğunu öğretti. Böylece duygular bastırılması gereken zayıflıklar gibi algılandı. Oysa psikolojik sağlamlık, duyguyu bastırmak değil; onu tanıyıp ifade edebilmektir.
Çocuklukta çoğunlukla davranışlarımızla ilgilenildi. Ne yaptığımız ne kadar başarılı olduğumuz, kurallara uyup uymadığımız konuşuldu. Ama ne hissettiğimiz nadiren soruldu. Bu nedenle dünyayı eylemler üzerinden okumayı öğrendik, duygular üzerinden değil. Bugün yetişkin olduğumuzda ne hissettiğimizi fark etmekte, fark etsek bile adlandırmakta zorlanmamız biraz da bu yüzdendir.
Bağırdığımızda “Bağırma” denildi. Ağladığımızda “Ağlama” denildi.
Ama nadiren şu sorular soruldu:
-
“Şu an seni ne üzdü?”
-
“Neden öfkelendin?”
-
“Seni ne kaygılandırdı?”
Böylece şunu öğrendik: Duygular değil, davranışlar önemlidir! Bu öğrenme yetişkinlikte şuna dönüşür: Kırıldığımızda kırgınlığımızı değil, karşı tarafın hatasını konuşuruz. Kızdığımızda duygumuzu değil, davranışı eleştiririz. Ve iletişim, duygu eksikliği nedeniyle sertleşir.
Sağlıklı birey; yalnızca mantıklı düşünen ya da uyumlu davranan kişi değildir. Sağlıklı birey, duygularını tanıyabilen ve ifade edebilen kişidir. Çünkü insan kendini en çok, hissettiklerini dile getirebildiğinde tanır. Duygularını tanıyan birey ilişkilerinde daha nettir, sınırlarını daha sağlıklı çizer ve daha az içe atar.
Bu yüzden çocuklarla duygu konuşmaya alan açmak çok kıymetlidir. Bir çocuğa “Ne yaptığın kadar ne hissettiğin de önemli” mesajı verildiğinde, o çocuk kendini daha güvende hisseder. Duygularını ifade etmeye alışan çocuk, büyüdüğünde susan değil, anlatabilen bir yetişkin olur. O çocuk;
-
Kendini daha iyi tanır,
-
İlişkilerinde daha sağlıklı olur,
-
İçine atmaz,
-
Öfkesini biriktirmez.
Duygularına yer açılan çocuk, ileride duygularından kaçan bir yetişkin olmaz.
İç Dünyaya Açılan Kapı: Doğru Sorular
Derin iletişim olayları konuşmakla değil, duygulara temas etmekle başlar. “Bugün ne yaptın?” sorusu günü anlatır; “Bugün seni en çok ne zorladı?” sorusu iç dünyayı açar. Bu sorular çocuğa, iç dünyasının değerli olduğunu hissettirir. İç dünyası önemsenen çocuk, başkalarının duygularına da saygı duymayı öğrenir.
Mindfull sorular bu noktada güçlü bir araçtır. Çünkü soru sormak, çocuğun kendini fark etmesine yardımcı olur. Çocuk çoğu zaman ne hissettiğini ancak sorulduğunda anlar. Soru, duygunun kelimeye dönüşmesini sağlar. Kelimeye dökülen duygu ise artık yönetilebilir hale gelir. Çünkü soru sormak çocuğa şu mesajı verir: “Seni gerçekten merak ediyorum.”
Doğru sorular;
-
Duyguyu görünür kılar,
-
Farkındalığı artırır,
-
İç dünyayı harekete geçirir.
Çocuk ne hissettiğini çoğu zaman ancak sorulduğunda fark eder. Soru, duygunun kelimeye dönüşmesine yardımcı olur. Sonuç olarak, biz duygu konuşmayı bilmiyor olabiliriz. Bu bir eksiklikten çok, öğrenilmemiş bir dilin sonucudur. Ancak bu dili çocuklara öğretmek mümkündür. Çünkü bazen bir çocuğun hayatını değiştiren şey, uzun nasihatler değil; doğru zamanda sorulan doğru sorulardır.
Belki de bugün kendimize ve çocuklara daha sık sormamız gereken soru şudur: “Bugün ne yaptın?” değil, “Bugün nasıl hissettin?”
Bu nedenle çocuk ve ergenlerle duygu konuşmaya alan açmak, koruyucu ruh sağlığı açısından önemli bir yere sahiptir. Duygularının fark edilmesine ve ifade edilmesine izin verilen çocuklar, ilerleyen yaşamlarında duygularını bastırmak yerine paylaşabilen bireyler haline gelirler. Bu süreçte derinleştirici ve farkındalık artırıcı sorular, çocuğun iç dünyasını görünür kılan etkili araçlardır.
Doğru sorular, çocuğun yalnızca davranışlarını değil; ihtiyaçlarını, korkularını, motivasyonlarını ve duygusal deneyimlerini de ortaya koyar. Böylece çocuk hem kendini tanımaya başlar hem de anlaşıldığını hisseder. Anlaşıldığını hisseden çocuk ise duygularını savunmak zorunda kalmaz; ifade etmeyi öğrenir.
Bir psikolojik danışman olarak çocuk ve ergenlerle çalışırken en çok şuna tanıklık ediyorum: Duygularına alan açılan çocuklar, ileride duygularıyla mücadele eden değil; duygularını tanıyabilen yetişkinlere dönüşüyor. Bu nedenle duygu konuşmak bir iletişim becerisinden öte, yaşam boyu ruh sağlığını destekleyen temel bir kazanımdır.


