Hayat bir trene benziyor. Nerelerden geçeceğini, tam olarak nereye varacağını bilmediğimiz bir tren… Her yeni yaşımızda bulunduğumuz vagonu terk edip bir başkasına geçiyoruz. Terk ettiğimiz her vagon yitip gitmiyor; sadece arkamızda kalıyor. Ama tren varacağı yere ulaşana dek, o vagonlar bizimle her yere geliyor.
Vagonlardaki iyi şeyleri çantamıza doldurup ilerlerken, ardımızda bıraktığımız kötü anılar “tecrübe” adını alarak hayatımıza entegre oluyor. İnsan kimi zaman bu tecrübelere bakıp gülümsüyor, kimi zamansa gözyaşı döküyor. Bazı tecrübeler mutlulukla uygulanırken, bazıları kalpte sızı bırakıyor. Hayatın tadını kaçıran, keyif almamıza engel olan tecrübeler de var; ancak bunlar bizi büyütüyor, daha bilgili kılıyor. İnsana “Keşke küçük ve cahil kalsaydım” dedirttikleri de oluyor ama hayat sanki herkesi acıtarak büyütmekle görevlendirilmiş.
Bu “acıtarak büyütme” evresinde kalp de genişliyor; içindeki herkesi bir kat daha fazla seviyor. Sevdiği ve kaybettiği her şeyde, elindekilerin değerini daha iyi anlıyor insan. Belki de bu yüzden, kaybetmeye gerek kalmadan değer bilmeyi öğrenmeliyiz. Başkasınınkine özenmek yerine, elimizdekilerin bize özel olmasının kıymetini anlamalıyız. Elbet bir gün birilerini kaybederiz, elbet biraz eksiliriz. Asıl mesele o kayıplarda, o eksikliklerde tamamlanabilmek; her acıyı bir sevgiyle çarpıp yola devam edebilmek.
Eksikliklerin Güzelliği
Büyümek, aslında her eksikliği bir bütüne tamamlama zorunluluğu hissetmemeyi öğrenmektir. Bazı şeyler eksik kalır ve bazı şeylerin zaten tamamlanacak bir parçası yoktur. Çocukken bu boşlukları kapatmak için beyhude bir çaba harcar, yeri dolmayacak şeyleri bile doldurmaya çalışırız. Büyüdükçe öğreniyoruz ki; bazı şeyler eksikliğiyle güzeldir.
İnsanları değiştirmeye çalışmamayı, herkesin kendi doğasına göre davrandığını ve eğer o doğa bizde karşılık bulmuyorsa onu kendimize benzetmek yerine oradan çekip gitmeyi öğreniyoruz. Gereksiz çabanın insanı yolundan alıkoyduğunu anlıyoruz. En önemli şey, kendi yolunda ilerlemek. Bu yol her zaman çiçekli bahçelere çıkmıyor; bazen taşlar ayağımıza batıyor, rüzgar üşütüyor, yağmur ıslatıyor. Bazen de uçuyormuşuz gibi hissettiren eşsiz manzaralara varıyor. Değişmeyen tek şey ise yolu yürüyen kişi. Yolun iyisi de kötüsü de bir sona sahip. Hayat, biraz da bu ikisinin köşe kapmacası gibi… Bu oyunun mutlak bir kazananı yok, sadece bizim ona atfettiğimiz anlamlar var. Kimi karanlığa takılıp kalıyor, kimi ışığa odaklanıyor. Hayatı nasıl göreceğimiz, baktığımızdan ziyade neyi görmeyi seçtiğimize bağlı.
Kendi Yaralarını Sarmak
Bazen de hayat bir nehir… Kenardaki kayalara vura vura yontuluyoruz. Bazen suyun akışıyla sürükleniyor, bazen taşlar canımızı acıta acıta yol alıyoruz. Nehrin bittiği yerde, üzerimizdeki kurumuş kanlarla kıyıya çıkıyoruz. Ben o yaraları sevmiyorum; keşke büyümenin bedeli acı olmasaydı.
Hayat doğrusal bir düzlem, kusursuz bir plan ya da şaşmaz bir pusula değil. İnişli çıkışlı, düşüşlü kalkışlı bir süreç. Üstelik düşerken sadece seni değil; hayallerini, umudunu ve güvenini de beraberinde düşürüyor. Hepsi kırılıyor, eksiliyor ama yok olmuyor. Ayağa kalkarken o kırık parçaları da yanına alıyorsun. Eğer bu parçaları birinin tamir etmesini beklerseniz, her defasında bir tamirciye muhtaç kalırsınız. Kendiniz tamir etmeyi öğrenmezseniz, sistem illaki bir gün çöker. Kendi ellerimle yaptığım tamir bozuk olsun, eskisi gibi görünmesin, hatta güzel bile olmasın; bir başkasının elinden çıkan “kusursuz” bir parçadansa, kendi emeğim olan o kusurlu parçayı tercih ederim.
Yeni Bir Vagon
Küçükken her yeni yaşımda, bir yaş daha yaşlandım diye üzülürdüm. Şimdilerde ise seviniyorum; çünkü çantama yeni şeyler ekleniyor. Arada çantamdan çıkanlar da oluyor; onlara “sığmayanlar” diyorum. Aslında çantamda her şeye yer vardır, yer yoksa da yaratırım ama onlar sığmamayı seçmişler. Ya çantayı sevmediler ya içinde olmaktan korktular ya da sabit kalmaktan kaçtılar… Belki de sadece ben onları taşımak istemedim. Gereksiz ağırlıkları değil, hafifliği seviyorum.
Yorulmayı da dinlenmeyi de bilirim ama en çok yorulduktan sonraki o huzurlu dinlenmeyi severim. Yürümeyi de durmayı da severim ama en çok yolum “evime” çıkana kadar yürümeyi severim. Henüz durmam gerekmedi, o yüzden durmayı sever miyim bilmiyorum. Kaybettiklerimi de kazandıklarımı da seviyorum. Kaybettiklerim olmasa, yenilerine yer açılmazdı. Bazı kayıpların hayatımda yarattığı o büyük boşluklara, eskisinden çok daha sağlam binalar inşa etmeyi öğrendim.
Yine de… Bazılarının nefesinin bahçemdeki tek bir çiçeğe bile değmesini istemem artık. Bazılarının yoluma çıkmasını dilemem. Artık yağmurlu havalarda güneşin açmasını bekleyerek vakit kaybetmiyorum; ışığımı karanlıkları aydınlatmak için harcamıyorum. Karanlıklar karanlık kalsın, yağmurlar yağmaya devam etsin. Benim iklimim artık muson değil.
Şimdi bu trene bir vagon daha eklenirken, ben de bu vagondaki eşyalarımı yavaş yavaş toparlıyorum. Yeni vagona geçmeme günler kala, son günlerimin tadını çıkarıyorum.
Hoşça kal 20. Beni onlu yaşlarımdan koparıp bu yeni yola çıkardığın için seni çok sevdim. Bana kattıklarını, hatta benden eksilttiklerini bile seviyorum; eksilenleri bir gün yerine koyarız ya da koymayız, eksik kalır…
Ve hoş geldin 21. Yirmi bir yıl önce bugünlerde epey yol katetmiştim; yürümeyi, koşmayı, konuşmayı öğrenmiştim. Umarım yirmi bir yıl sonra bana yeniden koşmayı öğretirsin.


