“Ben normal miyim? Peki bu hissettiğim şeyler normal mi, ya düşündüklerim..?” Kendimize sıkça sorduğumuz bu soruyu bazen şaka gibi, bazen bir eleştiri gibi bazense gerçekten bir ölçüt gibi kullanıyoruz. Normalliğin sınırlarını belirlemek kimi zaman zihnimizde devleşip güçleşiyor. Bu sınır içerisinde olmak güvenli alanda olmak demek mi? Sahi “normal olmak” ne demek ki?
Psikolojik bağlamda bakılırsa istatiksel olarak çoğunluk gibi davranmak; sosyal yönden düşünüldüğünde, toplumun beklentilerine uyum sağlamak; gelişimsel düzeyde bakılır ise bireysel çabalar ve yetenekler devreye giriyor. Lakin ben daha felsefi açıdan düşüneceğim diyen bir insan için bu ölçütler de başlı başına birer kısıtlayıcı özellik görür. Çünkü nadir görülen her durum anormal davranış değildir. Diğer insanların benden ne istediğini göz ardı etmek de anormal değildir. Örneğin çok yaratıcı düşünmek ya da sıra dışı ilgi alanlarına sahip olmak istatiksel olarak azınlıkta yer alabilir. Peki bu bir sorun mudur? Sanmıyorum..
Aile ve Toplum Kıskacında Normallik Arayışı
Toplumun en küçük birimi ailedir. İlk mesken, ilk deneyimler, ilk benlik keşifleri burada vücut bulur. İlk okulumuzdur aslında evimiz değil mi? Ancak aile içerisinde dahi kabul görme arayışında olma, ailenin diğer fertlerine karşı beslenilen duyguların doğru veya yanlışlığını ölçmeye kalkma gibi faktörler normallik arayışının ilk filizlenmeleridir. Dahası; sınıflarda, iş yerlerinde, gündelik sohbetlerde bazense terapi odalarında sıkça zihnimizde dolanan sorulardan biri budur. Bu soruya bilgi arayışından ziyade toplumda kabul görmek, çoğunluğa uyum sağlamak, dışta kalmamak gibi amaçlarla takılı kalırız.
Normallik kavramı değişen zaman, toplumsal ve kültürel farklılıklara göre şekil alıp evriliyor. Bir dönem “garip” veya “kabul edilemez” olarak gördüğümüz şey, başka bir dönemde tamamen değişebiliyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri şüphesiz “eşcinsellik” kavramı. Yıllar önce hastalık olarak kabul edilen o kavram.. Esasen normallik olarak adlandırdığımız şey sabit ve değişmez bir gerçeklik bile değilken, bu sınırlar arasında kalmayı ısrarla çabalamak kendine yabancılaşmaya sessizce izin vermektir.
Görünmeyen Rehber: Toplumsal Beklentiler
İnsanlara nasıl davranmaları, nasıl hissetmeleri, neyi sevmeleri, hangi sanat dalına ilgi duymaları ve hatta neyi giyip neyi giymemeleri gerektiğinin adeta görünmeyen bir rehber gibi fısıldanması… Üstelik çoğu zaman bunun farkına bile varmadan kapılıp gitmek ne korkunç. İşte sessiz yük tam da burada devreye giriyor!
Sosyal medyada, bazen arkadaş ortamının bazense aile üyelerinin yönlendirmesiyle sürekli kıyas haline girmek ve kendi isteklerini bir kenara itmek ne büyük bir kısıtlayıcı güç değil mi? İnsan çoğu zaman bu kıyaslara yön vermek için kendini değiştirmeye başlar. Belki daha az konuşur, daha çok gülmeye çalışır, üzüntüsünü saklar, belki fikrini zihnine hapseder. Çoğunluğa uyum sağlamak için kendinden yavaş yavaş vazgeçer. Dışarıdan bakıldığında her şey olması gerektiği gibi görünür ya içeriden bakıldığında.. İçeride büyük bir ağırlık, kendini kontrol etme hali, yanlış bir şey yapmaktan korkma, kabul görmeme ve ait olmama korkusu baş gösterir. Belki de en tehlikeli kısmı kendi duygularını sorgulamaya ve dönüştürmeye çabaladığında başlar. “Bu kadar üzülmem normal mi?” “Ben neden böyle hissediyorum?”
Duyguların Özgürlüğü ve Kendin Olma Yolculuğu
Oysa duyguların bir “normali” yoktur. Her duygu yalnızca insan olmanın bir parçasıdır. Ama sürekli “güçlü ol, pozitif kal” mesajlarına sessizce maruz kalmak bireyin kendi iç dünyasını bastırmayı meşrulaştırır. Belki de sormamız gereken sadece şudur: “Ben nasıl bir şey deneyimliyorum?” Bazen yalnızca anlamlandırmamız gerekir. Dışarıdaki insanlara empatiyle davranmayı denerken kendi iç dünyamızla olan empatiyi kesmememiz gerekir.
Bazen farklı olduğunu hissetmek bir sorun değil aksine büyük bir zenginliktir. Dış dünyada gördüklerimiz, gerçekliğin yalnızca düzenlenmiş bir parçasıdır ancak kendi deneyimlerimiz gerçekliğin en ‘insani’ yönleridir. “Normal miyim?” sorusu yerine “Kendim gibi miyim? sorusunun gizemini çözdüğümüzde yaşam deneyiminin daha katlanılabilir düzeye geldiğini görmek en büyük hazinedir.
İnsanın kendisiyle kurduğu bağ, toplumla kurduğu bağdan çok daha önemlidir. Öyle ki hayat boyu yoldaştır. Normallik tamamiyle gereksiz bir kavram değil aksine toplumun ortak bazı kurallarca hareket etmesi yönünden oldukça gereklidir. Ancak bu kurallar bütünü insanı kendinden uzaklaştırıyorsa özele inip bazı şeyleri değiştirmenin gücünü tatmak bambaşka bir büyüme yaratabilir. Normallik evrensel değil, bireyseldir. Toplum düzenini ve ruh sağlığını bozmadığın sürece özgürce hareket etmek en doğal hakkındır…


