İnsan doğası gereği çatışmalar ile doludur. Bu çatışmalardan birini oluşturan bir yere ait olma arzusu ve özerk bir nesne olma gereksinimi kişinin en erken dönemlerinden itibaren ruhsal yapısını şekillendirir (Sigmund Freud, 1923). Bu birbirini zorunlu kılan iki karşıtlık aslında insanın varoluşunu mümkün kılan temel çatışmanın iki yüzüdür.
İnsan, dünyaya fırlatıldığı ilk andan itibaren hem onu dış tehlikelerden koruyacak hem de bu bilinmez dünyada hayatta kalmasını sağlayacak bir “öteki”ye ihtiyaç duyar (Margaret Mahler, 1975). Tıpkı anne karnındaki gibi, henüz talep etmeden ihtiyaçlarını karşılayan, onu besleyen ve yaşatan bir varlık arayışı içindedir. Henüz kendi sınırlarına sahip değildir. Bu nedenle varlığını, kendisini taşıyan ve anlamlandıran bir öteki üzerinden deneyimler.
Erken Dönem Bağlanma ve Varlığın İnşası
Bebek, bağ kurabildiği sürece vardır. Kendini, bakım verenin bakışı aracılığıyla tanımlar. Nesne tarafından değerli görülmek, bebeğin kendini değerli hissetmesinin önkoşuludur. Beslenmeye, korunmaya ve sevilmeye layık görülmek; benliğin temel yapıtaşlarını oluşturur. Bu anlamda erken dönem bağlanma deneyimleri, yalnızca fiziksel hayatta kalmayı değil, ruhsal sürekliliği de mümkün kılar (John Bowlby, 1982).
Bağın yokluğu en az aşırılığı kadar yıkıcıdır. Görülmeyen, karşılanmayan ve unutulan birey; zamanla varlığını kanıtlamak zorunda hisseder. Bu durum, kişinin ilişkilerinde süreğen bir onay arayışı ve boşluk hissiyle kendini gösterir. Bağ kurulamayan yerde, benlik savrulmaya açık hâle gelir.
Özerkleşme Zorunluluğu ve Ayrışma Kaygısı
Bağlanma yaşamsal olduğu kadar, sürekliliği sınırsız değildir. Anne karnında kalmaya devam eden bir bebeğin yaşayamayacağı ve hem kendi hem de anne için tehdit oluşturacağı gibi, ruhsal olarak ayrışmayan birey de gelişemez. Özerkleşme, insan için bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Ancak bu zorunluluk, beraberinde terk edilme, yalnız kalma ve sevginin kaybedileceği korkularını getirir.
Öte yandan bireyselleşme sürecinin gerçekleşmediği durumlarda, kişide yutulma ve yok olma kaygıları belirginleşir. Sınırların silikleştiği ilişkilerde benlik hissi zayıflar; kişi kendini ayrı bir özne olarak deneyimleyemez. Kimlik, başka kimliklerin içinde erir ve belirsizleşir. Bu durum, kişinin hem kendisiyle hem de ötekilerle kurduğu ilişkilerde derin bir kararsızlık yaratır (Otto Kernberg, 1975).
Kök Salmak ve Dolaşmak: Metaforik Bir Okuma
Bu temel çatışma, bireylerin yaşam biçimlerinde de kendini gösterir. Bazı insanlar için yerleşiklik, süreklilik ve kök salmak güven vericidir. Doğulan mahallede kalmak, uzun süreli ilişkiler kurmak ve tanıdık bir düzen içinde yaşamak, benliğin sürekliliğini destekler. Bu kişiler için toprak, adeta tutunulacak bir zemindir.
Ancak köklenme aşırılaştığında, gelişim sekteye uğrar. Bir ağaç tüm enerjisini köklerine harcadığında dallar gelişmez ve meyve vermez. Bu bağlamda kök salma, nesneye aşırı bağlanmayı; meyve verememe ise bireyselleşme kapasitesindeki ketlenmeyi temsil eder.
Öte yandan bazı bireyler köklerini adeta ceplerinde taşır. Hiçbir yere tam olarak ait hissetmezler. Sürekli bir arayış hâlinde, mekânlar ve ilişkiler arasında dolaşırlar. Bu dolaşma hâli, keşfe ve deneyime açıklık gibi avantajlar sunsa da, süreklilik eksikliği nedeniyle benlik parçalı bir yapı kazanır. Kişi her gittiği yerde kendinden bir parça bırakır ve yeni parçalar ekler ancak bu parçalar her zaman birbirine uyumlanamaz.
Geçmişle Bağ Kurmak: Kökenin Benlik İnşasındaki Yeri
Rastlanılan bir durumdur ki insanlar, atalarının nereden geldiğine dair araştırmalar yapmaya ve bu konuya eğilmeye özel bir ilgi duyarlar. Soy ağacı çalışmaları, aile hikâyeleri ve kuşaklar arası anlatılar aracılığıyla geçmişle kurulan bu bağ, bireye yalnızca bir tarih bilgisi sunmaz; aynı zamanda bir yere ait olma hissi de kazandırır. “Ben şuradan geliyorum” ya da “Benim memleketim burası” demek, çoğu zaman yalnızca coğrafi bir konum bildirmekten ibaret değildir. Bu ifade, “Ben bu grubun bir parçasıyım, bu bütünün içinde tanımlanabilirim” anlamını da taşır.
Köken bilgisi, bireyin benliğini zamansal bir süreklilik içine yerleştirir. Kişi, kendisini yalnızca şimdiye ait değil; geçmişten gelen ve geleceğe uzanan bir hikâyenin devamı olarak deneyimler. Bu süreklilik duygusu, ruhsal örgütlenme açısından düzenleyici bir işlev görür. Aidiyet, bu bağlamda, yalnızca mekânsal değil aynı zamanda simgesel bir tutunma alanı sağlar.
Öte yandan, nereden geldiğini bilmemek ya da bu bilginin zihinsel olarak temsil edilememesi, bireyde köksüzlük hissini beraberinde getirir. Köksüzlük, yalnızca fiziksel bir yer eksikliği değil, benliğin dayandığı referans noktalarının belirsizliğiyle ilişkilidir. Böyle bir durumda kişi, kendisini ait hissedeceği bir zemin bulmakta zorlanır. Geçmişle kurulamayan bağ, şimdiki zamanda da tutunmayı güçleştirir. Bu nedenle köken bilgisi, insanın yalnızca nereden geldiğini değil, aynı zamanda nerede durduğunu da belirlemesine katkı sağlar.
Köksüzlüğü Seçmek
Bazı bireylerin köksüz bir yaşam biçimini benimsemesi, çoğu zaman yüzeyde görüldüğü gibi yalnızca özgürlük arzusuyla açıklanamaz. Köksüzlük, kimi zaman bilinçli bir tercih gibi görünse de, sıklıkla daha erken dönem ruhsal deneyimlerin izlerini taşır. Birey için kök salmak; yalnızca bir yere yerleşmek değil, aynı zamanda bir ilişkiye, bir gruba ya da bir hikâyeye bağlanmak anlamına gelir. Bu bağlanma olasılığı ise, beraberinde kırılganlık, kayıp ve terk edilme riskini de getirir.
Erken dönem bağlanma ilişkilerinde sürekliliğin sağlanamadığı ya da bağın güvenli bir zemin oluşturmadığı durumlarda, birey için “ait olmak” tehlikeli bir deneyim olarak kodlanabilir. Bu bağlamda köksüzlük, bağlanmaktan kaçınmanın ruhsal bir düzenlemesi hâline gelir. Kişi, bir yere ya da birine bağlanmadığında kaybetme olasılığını da en aza indirmiş olur. Böylece köksüzlük, özgürlükten çok, incinmeye karşı geliştirilen koruyucu bir mesafe işlevi görür.
Bazı durumlarda köksüz yaşam, bireyin kendi sınırlarını koruyabilmesinin tek yolu olarak deneyimlenir. Özellikle aşırı iç içe geçmiş, sınırları belirsiz ya da yutucu ilişkilerden gelen bireyler için kök salmak, yok olma tehdidiyle eş anlamlı hâle gelir. Bu kişiler için hareket hâlinde olmak, yer değiştirmek ve kalıcı bağlardan kaçınmak, benliğin dağılmasını önleyen bir savunma düzenlemesi olarak işlev görür.
Öte yandan köksüzlük, bireyin kimliğini sabitlemekten kaçınmasının da bir yolu olur. Bir yere bağlı olmak aidiyeti kabul etmeyi; aidiyet ise belirli roller, beklentiler ve sınırlamalarla yüzleşmeyi gerektirir. Bu sınırlılık, benliğin potansiyelini daraltan bir tehdit olarak algılanır. Bağımsız yaşam sürme arzusu, kimi zaman kuşaklar arası aktarımların da bir yansımasıdır. Ait olamayan, yer değiştirmek zorunda kalan ya da köklerinden koparılan önceki kuşakların deneyimleri; sonraki kuşaklarda bilinçdışı bir dolaşma hâli olarak yeniden sahnelenebilir. Bu durumda birey, kendi yaşamında anlamlandıramadığı bir arayışı sürdürür; sanki henüz bulunmamış bir yere doğru yol alıyordur. Sanki yerini buldurmaya çalışıyordur.
Köksüzlüğün Sinemasal Temsili: Leon: The Professional Üzerine Bir Okuma
Léon: The Professional (Luc Besson, 1994) filminde Leon karakterinin sahip olduğu bitki, köksüzlük ve aidiyet temalarının metaforik bir taşıyıcısı olarak okunabilir. Leon; sabit bir evi olmayan, işi gereği sürekli yer değiştiren, yaşamını geçici mekânlar arasında sürdüren bir karakterdir. Bu dolaşma hâli, onun dünyayla kurduğu sınırlı ve mesafeli ilişkinin de bir yansımasıdır. Leon’un bitkisi de tıpkı kendisi gibi onunla birlikte taşınır; hiçbir zaman toprağa kök salmaz, saksı içinde varlığını sürdürür.
Leon’un onunla kurduğu ilişki, dış dünyayla kuramadığı duygusal temasın ikamesi niteliğindedir. Film boyunca Leon’un onu temizlerken, ona özenle bakım verirken sergilediği sakinlik ve dikkat, bu ilişkinin onun için düzenleyici bir ruhsal işlev gördüğünü düşündürür. Bitki, Leon’un duygusal bağ ihtiyacını güvenli bir mesafeden karşılayabildiği bir nesne hâline gelir. Canlıdır, ancak talepkâr değildir; süreklidir, ancak bağlanma tehdidi içermez.
Leon’un kendisini bitkisiyle özdeşleştirdiği açıkça görülür. O da köksüzdür; sabit bir aidiyeti, süreklilik taşıyan bir ilişkisi yoktur. Hayat, Leon için anlamdan çok işlev üzerinden örgütlenmiştir ve bu işlevsellik, onu savrulmaktan alıkoymaz. Ancak film ilerledikçe Mathilda karakteriyle kurduğu ilişki, Leon’un bu köksüz varoluşuna ilk kez bir amaç duygusu ekler.
Filmin sonunda Leon’un, bir amaç uğruna hayatını feda etmesi ve ardından bitkisinin Mathilda tarafından bir bahçeye dikilmesi, bu dönüşümün simgesel tamamlanışı niteliğindedir. Bitkinin toprağa kavuşması, Leon’un yaşamı boyunca bulamadığı aidiyetin ve kök salma olasılığının ölüm sonrasında da olsa temsil edilmesini sağlar. Leon, köklerini salabileceği bahçesini sonunda bulmuştur.
Kaynakça
Besson, L. (Director). (1994). Léon: The professional [Film]. Gaumont. Bowlby, J. (1982). Attachment and loss: Vol. 1. Attachment (2nd ed.). Basic Books. (Original work published 1969) Erikson, E. H. (1950). Childhood and society. W. W. Norton & Company. Freud, S. (1923). The ego and the id. Hogarth Press. Kernberg, O. F. (1975). Borderline conditions and pathological narcissism. Jason Aronson. Mahler, M. S., Pine, F., & Bergman, A. (1975). The psychological birth of the human infant: Symbiosis and individuation. Basic Books. Volkan, V. D. (1997). Bloodlines: From ethnic pride to ethnic terrorism. Farrar, Straus and Giroux. Winnicott, D. W. (1953). Transitional objects and transitional phenomena—A study of the first not-me possession. International Journal of Psycho-Analysis, 34, 89–97. Winnicott, D. W. (1960). Ego distortion in terms of true and false self. In The maturational processes and the facilitating environment (pp. 140–152). Hogarth Press. Winnicott, D. W. (1965). The maturational processes and the facilitating environment. Hogarth Press.


