Cumartesi, Mart 28, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Bana Aşık Olana Kadar En Çok Seni İstiyorum; Peki Ya Sonra?

Bazen birini en çok, o bizi istemediğinde isteriz. Mesafeli duran, ilgisini net göstermeyen biri zihnimizde büyür; onu kendimize aşık edene kadar çabalar, hissettiklerimizi “gerçek aşk” zannederiz. Sonra karşımızdaki bize karşı duygurlarını açıkça göstermeye başladığında, o yoğunluk yavaş yavaş azalır; heyecanın yerini sıkılma ya da soğuma alır. Şimdiye kadar bu durumu hep, kaçan kovalanır, elde ettin artık soğudun, hırsın geçti gibi ifadelerle sanki doğanın kanunu buymuş gibi anlattılar ve hepimiz bunu normal kabul ederek büyüdük. Peki gerçekten böyle mi? Neden bizi istemeyen birini daha çok istiyoruz ve neden o bizi istemeye başladığında sıkılıyoruz? Daha da önemlisi, bu döngü gerçekten sağlıklı ve normal olan mı?

Ego ve Özdeğer İnşası

Kaçanı kovalamak, aslında çoğu zaman bir aşk hikâyesi değil; bir ego hikâyesidir. Seni istemeyen biriyle karşılaştığında hissettiğin şey yalnızca romantik çekim olmaz. İçinde çok daha sessiz ama güçlü bir soru uyanır: “Ben yeterli değil miyim?” İnsan benlik değeri boşlukta üretmez. Kim olduğumuzu büyük ölçüde başkalarının bize verdiği tepkiler üzerinden inşa ederiz (Kağıtçıbaşı, 2010). Sevilmek, seçilmek, arzu edilmek gibi. Bunlar sadece hoş duygular değil aynı zamanda benliğimizin onaylandığını hissettiren göstergelerdir. Böylelikle romantik ilgi, özdeğer açısından son derece güçlü bir sinyal haline gelir. Bu yüzden biri bizi istemediğinde yalnızca o kişiyi kaybetmeyiz; “istenmeye değer biri olma” inancımızı da kaybederiz. Özellikle romantik konular, insanın en kırılgan alanıdır. İş yerinde, okulda başarısız olmak başka bir şeydir ama biri tarafından arzu edilmemek… Doğrudan benliğin merkezine dokunur. Çünkü romantik reddedilme aslında kim olduğun ile ilgilidir.

Restorasyon Süreci Olarak Aşk

İşte tam olarak burada süreç, sevgi olmaktan çıkar; restorasyona dönüşür. Onu kazanmak artık bir ilişki kurma isteği değil, bir kanıtlama çabasıdır. “Beni istemeyen biri beni isterse, bu artık yeterliyim demektir.” Bu denklem çoğu zaman bilinçdışı olsa da son derece güçlüdür. Sümer ve Güngör’ün (1999) yetişkin bağlanma üzerine çalışmaları, özellikle kaygılı bağlanma örüntüsüne sahip bireylerin romantik reddedilmeye karşı daha hassas olduklarını gösterir. Reddedilme ihtimali, onların benlik saygısını daha hızlı sarsar ve mücadele çok daha yoğun yaşanır. Bu noktada karşı taraf bir insan olmaktan çıkar. Bir sembole dönüşür. Onu kazanmak, aslında kendine “ben değersiz değilim” demenin yoludur. Ve semboller, gerçek insanlardan çok daha büyüktür.

Belirsizliğin Çekim Gücü

Belirsizlik bu süreci daha da besler. Net olmayan tavırlar, aralıklı ilgi, bazen samimi bazen soğuk davranışlar… Bunlar yalnızca kafa karışıklığı yaratmaz aynı zamanda beynin ödül sistemini harekete geçirir. Aralıklı pekiştirme, davranışın en güçlü şekilde sürdürülmesini sağlayan mekanizmalardan biridir (Arkonaç, 2014). Ödülün ne zaman geleceğini bilmiyor olmak onu daha değerli kılar. Tam olarak bu yüzden belirsiz kişiler daha çekicidir. Çünkü o kişi sadece bir insan değil, bir ihtimalin ödülüdür. Ve ihtimaller, tamamlanmış gerçeklerden daha fazla heyecan üretir. Ancak ve ancak burada yaşanan yoğunluk maalesef bir sevgi değil; tetiklenmiş bir benlik sistemidir.

Hedefe Ulaşıldığında Ne Olur?

Peki sonra ne olur? Karşı taraf netleştiğinde, seni seçtiğinde, ilgisini açıkça gösterdiğinde iki şey görürüz: Birincisi, özdeğer tehdidi ortadan kalkar. Kanıtlanması gereken bir yeterlilik kalmamıştır. İkincisi ise belirsizlik artık yoktur. Heyecan dengelenmiş her şey rutine dönmüştür. Ve o an ortaya o soru çıkar: Başlangıçtaki yoğunluk, gerçekten sevgi miydi? Eğer motivasyon karşı tarafın varlığından çok, onun onayına yönelmişse; ilişki istikrara kavuştuğunda içsel hareketlilik azalır. Çünkü sistemin amacı bağ kurmak değildir ki, benlik algısına yönelik tehditi ortadan kaldırmaktır. Tehdit bittiğinde mücadele de biter. Güvenli bağlanma dramalar, gitgeller ve hedefler değil, tutarlılık üzerine kurulur (Morsünbül & Çok, 2011). Ancak drama ile duygu yoğunluğunu karıştıran bir zihin için huzur, sıkıcılık gibi algılanır.

Kendi Hikâyemizi Kovalamak

Belki de asıl soru şudur: Kaçanı mı seviyoruz, yoksa kaçanın bizi seçtiği anı mı? Yani belki de biz insanları değil, kendimizle ilgili bir hikâyeyi kovalıyoruzdur. “Ben seçilmeye değerim” hikâyesini. Ve o hikâyeyi yazdığımızda, kitap kapanıyor. Özetle, maalesef ki yoğunluk her zaman derinlik demek değilmiş. Heyecan her zaman sevgi anlamına gelmiyormuş. Ve kaçanı kovalamak, asla romantik bir şey değil. Biz gerçekten aşık bile olmuyoruz ki. Sadece değersiz hissetmek istemiyoruz. Bir de insan tüm bunları fark ettiğinde ister istemez durup düşünüyor: Acaba ben zafer duygusundan başka bir şey de hissedebiliyor muyum?

Kaynakça

  • Arkonaç, S. A. (2014). Sosyal psikoloji. Alfa Yayınları.

  • Kağıtçıbaşı, Ç. (2010). Benlik, aile ve insan gelişimi (9. baskı). Koç Üniversitesi Yayınları.

  • Morsünbül, Ü., & Çok, F. (2011). Bağlanma ve romantik ilişkiler üzerine bir değerlendirme. Türk Psikoloji Yazıları, 14(28), 25–42.

  • Sümer, N., & Güngör, D. (1999). Yetişkin bağlanma stilleri ve ilişkisel örüntüler. Türk Psikoloji Dergisi, 14(43), 55–72.

Irmak Ayan
Irmak Ayan
Irmak Ayan, psikoloji alanında lisans eğitiminin son yılında olan bir öğrencidir. Eğitim süreci boyunca farklı klinik ortamlarda edindiği staj deneyimleri sayesinde çocuk, ergen ve yetişkinlere yönelik psikoterapi süreçlerini yakından gözlemleme fırsatı bulmuştur. Bilişsel Davranışçı Terapi, mindfulness temelli yaklaşımlar ve nöropsikoloji alanlarında uygulama ve gözleme dayalı deneyime sahiptir. Yazılarında psikolojik kavramları bilimsel temellere dayandırarak açık ve anlaşılır bir dille aktarmayı; ruh sağlığı alanında farkındalık ve içgörü kazandırmayı amaçlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar