“Şimdi gerçekten ilk kez uyanıyorum.” “Hayır… az önce değil.” “Şimdi. Bu sefer gerçekten uyandım.” Clive Wearing günlüğüne bu cümleleri defalarca yazdı. Her sayfada aynı iddia, her satır bir öncekini inkâr ediyor. Clive bir müzikolog ve orkestra şefiydi; eşini seven bir adam olarak normal bir yaşam sürdürüyordu. 1985 yılında nadir görülen herpes ensefalit (uçuk virüsü) geçirdi. Bu hastalık, beyninin özellikle hipokampüs bölgelerine ciddi hasar vererek geçmiş anılarını silmiş (retrograd amnezi) ve yeni anılar oluşturmasını imkânsız hâle getirmişti (anterograd amnezi) (Cavaco et al., 2012). Bilinci artık yalnızca 20–30 saniyelik aralıklarla çalışıyor, her an yeniden uyanıyor gibiydi. Zaman, onun için anlamını yitirmişti; az önce ya da dün kiminle konuştuğu belirsizdi. Günlüğüne yazdığı cümleleri saniyeler içinde unutuyor, yine de yazmaya devam ediyordu (Sacks, 2007). Bir röportajda Clive durumunu şöyle özetlemişti: “Hiçbir düşüncem yok. Gece ile gündüz arasında fark yok. Ölü gibiyim… Düşünme yetimi kaybettim.” Ama bu hikâye burada bitmiyordu; hafızası hasarlı olsa da müziği hâlâ yerindeydi. Piyanonun başına geçtiğinde eserleri eksiksiz çalıyor, bir orkestrayı yönetebiliyordu; geçen zamanı ya da neden orada olduğunu hatırlayamasa da…Çünkü prosedürel hafıza (beceri belleği) hipokampal sistemden bağımsız çalışabiliyordu (Cavaco et al., 2012). Bu nedenle müzik onun için bir hatıra değil, korunmuş kimlik alanıydı. Daha da etkileyici olan ise farkındalığıydı; “Beynimin hasarlı olduğunu biliyorum” diyordu (McComas, 2022). Yeni yaşadıklarını hatırlayamayan birinin hafıza kaybını fark edebilmesi şu soruyu doğurur: İnsan yalnızca anılarından mı ibarettir?
Oysa Clive’de anılar tutunamıyor, her deneyim saniyeler içinde dağılıyordu. Buna rağmen varlık hissi bütünüyle silinmemişti. Çünkü benlik tek bir anıda saklanmaz; öz-farkındalık ve duygusal süreklilikle sürer. Bu durum, benliğin yalnızca hatıralarla değil, kurulan bağlarla da devam ettiğini gösterir. Eğer insan yalnızca hafızasından ibaretse, Clive artık “biri” olmamalıydı. Oysa hâlâ oradaydı ve bu boşlukta biri daha vardı; Deborah Wearing. Eşi her odaya girdiğinde Clive, ayağa fırlayıp karısına sarılır; “Seni ne zamandır görmedim!” der ve hemen ekler; ‘‘Çok güzelsin!’’ Beş dakika sonra aynı yoğunluk yeniden yaşanır; çünkü az önce olanlar silinmiştir. Belki de insanı ayakta tutan her zaman hafıza değildir. Clive geçmişini unutmuştu, ama tutkusu hâlâ canlıydı; çünkü hayatını ritimle bağlamıştı.
Parçalanmış Bir Dünya
Yıl 1943. II. Dünya Savaşı. Bir asker olan Lev Alexandrovich Zasetsky, cephede başından vuruldu. Kurşun beynin; görme, okuma ve mekansal algılarını yöneten sol parietal-oksipital bölgesini parçalamıştı. Yani savaştan uyandığında dünya yıkılmamıştı ama onun dünyası paramparça olmuştu. Aslında sağ tarafı hâlâ işliyordu; kolu, bacağı, kasları çalışıyordu. Ancak beyninin aldığı hasar nedeniyle sağ tarafını hissedemiyor, göremiyor ve ona aitmiş gibi deneyimleyemiyordu. Nesneleri parçalar hâlinde algılıyor, onları anlamlı bütünlere dönüştüremiyordu. Örneğin “Kalem” sözcüğünü okuyabiliyor ama zihninde o nesnenin tamamını canlandıramıyordu ve bu durum kimi zaman görsel agnozi (nesneyi görüp tanıyamama) ile aleksi (okuma bozukluğu) belirtileriyle birlikte ilerleyebiliyordu. Bu tablo nöropsikoloji de uzaysal ihmal olarak adlandırılmaktadır; Bedenin ya da dünyanın bir yarısının zihinsel farkındalığın dışına düşmesi gibi… Lev artık sağlıklı bir bedenin içinde, parçalanmış bir bilinçle yaşamaya mahkûmdu. Yine de hafızası tamamen kaybolmamıştı; geçmişinden izler vardı ve onlara ulaşmak kırık cam parçalarını birleştirmek kadar zordu. Çoğu insan bu noktada vazgeçerdi ama o vazgeçmedi. Yirmi yıl boyunca günlük tuttu, harfleri tıpkı bir çocuk gibi yeniden öğrendi ve bazen bir sayfa günlerce sürmesine rağmen yazdı. Çünkü kimliğini kaybetmek istemiyordu. Onun hikâyesini dünyaya taşıyan nöropsikolog Alexander Luria, bu mücadeleyi The Man with a Shattered World kitabında anlattı (Kaczmarek et al., 2003). Parçalanmış dünyasına rağmen Lev, tüm benliğiyle ayaktaydı ve yıllar süren günlüklerinden birine yazdığı sözler, kendi parçalanışının acısını gözler önüne seriyordu; “Keşke savaş hiç olmasaydı…”
Ben Dediğimiz
Kendimizi yaşantılarımızla bağladığımız hikayelerimizle tanımlarız; “Ben buyum çünkü bunları yaşadım.’’ Fakat hikaye her zaman için kırılgandır. Basit bir travma, enfeksiyon veya tek bir virüs bile dağılmamıza yeter. Clive ve Lev’ de tam manasıyla parçalanmıştı. Peki her şey parçalandığında geriye ne kalır? Clive zamanı, Lev ise algısal bütünlüğünü kaybetmişti. Buna rağmen insan yalnızca hatırlayan bir varlık değildir. Tüm zihni dağılmış olsa da hâlâ “ben” diyebilir. Hafıza kırılabilir, dil dağılabilir, mekân çökebilir; ama direnç varsa insan hala orada yaşamaya devam eder. Bu yüzden bu iki vakanın bize öğrettiği en sarsıcı gerçek; Zihnin parçalandığında değil ancak direnme iradesi sustuğunda insanın kaybolacağıdır. Peki direnç neye tutunur?
Boşlukta direnilmez. Hiçliğe karşı savaşılmaz. Direnç tek başına ayakta kalmaz. Bir şeye yönelir. Lev de Clive da farklı şekillerde yıllarca günlük tuttular, hayatlarını anlattılar. Çünkü o satırlarda dünyaya tutunmaya çalışan bağlar vardı, anlatacakları hikayeleri. Hikâyemiz; bizlere kim olduğumuzu anlatır ama bağlarımız; kim olarak kalacağımızı belirler. Hafıza bu durumda süreklilik sağlayabilir ancak kalıcılığı bağlarımız sağlar. Bu yüzden tüm yaşadıklarımız ve yaşayacaklarımız bir günde kaybolabilir ancak bir yüz gördüğümüzde içimiz hâlâ kıpırdıyorsa, bir dokunuş tanıdık geliyorsa, insan orada yaşamaya devam eder. Bu yüzden; Eğer bir gün insanlığımızı korumak zorunda kalırsak, onu anılarımızda değil; tuttuğumuz ellerde aramalıyız. Çünkü her şeyimizle dağılabiliriz ama bağlarımız da koparsa, benliğimizin son kalesi düşer, Belki de benliğimiz anılarımızda değil; birbirimize ve kendimize olan bağlarımızda saklıdır.
KAYNAKÇA
Kaczmarek, B. L. J., Code, C., & Wallesch, C.W. (2003). The fractionation of mental life: Luria’s study of Lieutenant Zasetsky. In C. Code, C.W. Wallesch, Y. Joanette & A. R. Lacours (Eds.), Classic cases in neuropsychology: Volume II (pp. xx–xx). Psychology Press Cavaco, S., Feinstein, J. S., van Twillert, H., & Tranel, D. (2012). Musical memory in a patient with severe anterograde amnesia. Journal of Clinical and Experimental Neuropsychology, 34(2), 193–211. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3919540/ McComas, A. J. (2022). Clive Wearing and Henry Molaison reconsidered. In Aranzio’s seahorse and the search for memory and consciousness (pp. 261–266). Oxford University Press. https://doi.org/10.1093/oso/9780192868244.003.0040 Sacks, O. (2007, September 24). The Abyss: Music and amnesia. The New Yorker. https://www.newyorker.com/magazine/2007/09/24/the-abyss


