Bazı insanlar hayatımıza yalnızca bir rol, ses, yük ya da deneyim değil, anlam katar. Bu anlam her zaman yüksek sesli değildir ve kalabalık yapmaz. Gösterişi içe doğrudur; sözel ya da performatif değil, davranışsal ve karşındakinin ihtiyacını sezmeye, onun sevgi diline hitap etmeye yöneliktir. Yavaş yavaş hayatın içinde yerini bulan bir huzurdur.
Sevgi Bir Duygu Değil, Bir Eylemdir
Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı kitabında sevginin bir duygu değil, aktif bir emek, süreğen bir duruş ve bilinçli bir seçim olduğundan bahseder. Birisini sevmek, bir kere bir yola çıkıp bir daha durmamak değil; her güzel manzarada kenara çekip ılık bir kahve yudumlamaktır. Ayrıca birisini sevmek ona sahip olmak demek değildir; ilgi, sorumluluk, dürüstlük, tutku, güven, saygı ve birbirini bilme ile mümkündür. Anlık bir yoğunluktan ziyade onu gözetmek, fark etmek ve belki de en önemlisi bunu ifade edebilmektir.
Kurulan romantik ilişki çoğu zaman kişinin kendi benliğiyle kurduğu ilişkinin uzantısıdır. Bunun en görünür kanıtı, partnerin doğuştan yaşamına dahil olan anne-baba gibi figürlerden farklı olarak bilinçli bir seçim sonucu hayatında yer etmesidir. Sigmund Freud, birinin ötekini sevdiğinde, onu narsisizmin sınırında kendi parçası olarak görme eğiliminden bahseder. Bu içsel yatırım huzurlu olduğunda aşk sakindir; ancak kaygı ürettiğinde talepkâr hale gelir. Anlam katan ilişkilerde bu yatırım karşılık halinde bir borç ya da alışveriş gibi ölçülü verilmez. Sevgi geri çağrılmak üzere değildir ve ilişkide kalmak gönüllülükten ibarettir.
Gönüllülük ve Güvenli Alan
Bu gönüllülük hali, ilişkinin bir seçimden doğduğunu hissettirir. Kişi sevildiği yerde sürekli tetikte olmak zorunda kalmaz. Kendini kanıtlama ihtiyacı azalır, savunmalar gevşer; sevgi bir performans değil, süreklilik gösteren bir varoluş biçimine dönüşür. Kişi sevilmek için bir başkası olmaya çalışmaz; olduğu haliyle kalabildiği güvenli bir alan bulur.
Jacques Lacan’ın aşk tanımında bu alan sessizdir. Ona göre kişi, kendisinde olmayan şeyi karşısındakine vermeye çalışır. Sevginin bir eksiklik etrafında kurulduğunu düşünür; anlamlı ilişkilerde bu eksiklik bastırılmaz. Partnerler birbirlerini tamamlamaya zorlamaz; aksine kendi eksikliğini görebilen ve yine de var olabilen bir temas kurarlar. Bu temas talep üretmez, kabulü öğretir.
Modern psikolojide güvenli bağlanma dediğimiz bu durum, bireyin onaylanma, kabul görme ve görülme ihtiyaçlarının dışsal bir motivasyonla değil, partnerin sunduğu şefkatle karşılanmasıdır. Bu, kişiyi olduğu haliyle yeterli ve değerli hissettirme potansiyeli taşır. Şubat gibi soğuk bir ayda, başka biriyle ısınan iç dünya kıymetli bir sığınağa dönüşür. Bu sığınak iki insanın birbirine sunabileceği en büyük lükstür.
Fırtınalı Değil, Kalıcı
Aşkı televizyon dizilerinde, filmlerde ya da sosyal medyada gördüğümüz gibi fırtınalı, tutku dolu ya da alışkanlıktan ibaret sanabiliriz. Ancak gerçek aşk, yanında durup fırtınanın geçmesini seninle bekleyen kişidir. Zor zamanlarda şefkat göstermek, basit hataları birlikte düzeltebilmek, diğerinin zayıflıklarını koz olarak tutmak değil sır olarak saklayabilmektir.
Çoğu zaman günümüzün vitrin ve filtre estetiği, aşkın göze hitap eden bir form olduğu yanılgısına iter. Ancak William Shakespeare’in dediği gibi, “aşk gözle değil ruhla bakmaktır.” Ruhla bakmak, partnere atanan maskenin altını görebilmek; iç dünyasındaki sessiz çığlığı duyup kırılganlığını kucaklayabilmektir. Bu bakış açısıyla romantik ilişki, yüzeysel bir beğeniden ziyade insan özüne tanıklık eden kutsal bir yaşantıya dönüşür.
Savunmasızlık ve İyileşme
Aşk, her zaman güçlü ve kusursuz olmaya çalışmaktan çok uzakta; en savunmasız halinle onun yanında durabilmektir. Bitmek bilmeyen performans baskısından uzakta, tüm karmaşıklığınla benimsenmektir.
Hiçbir kuramsal bilgi, o insanın “buradayım” tonunu yeterince açıklayamaz; bakışındaki sıcaklığı “işte bu” dedirtemez. Birinin zihninde huzurla var olmak ve kalbinde bir odada yaşamak, eski yaraları iyileştirebilir. Klinik odalarda aranan anlamı buldurabilir. Sonuçta insanı iyileştiren çoğu zaman yalnızca tedaviler değil, sahip olduğu ilişkilerdir.
Başkasının varlığıyla renklenen yaşam bir tesadüf değildir; aktif çabayla ve şefkatle örülmüş bir el emeği hediyedir. Gri bir mevsimde renkli bir moladır Şubat. İçindeki kışa rağmen baharı inançla beklemek, sevgiye verilen sessiz bir söz gibidir.
Şubat gibi soğuk bir ayda, başka biriyle ısınan iç dünya en kıymetli sığınağa dönüşür; iyi ki doğdun aşk.


