Kabul ve Kararlılık Terapisi (Acceptance and Commitment Therapy; ACT), son yıllarda psikoterapi alanında giderek daha fazla benimsenen ve özellikle kaygı, depresyon, travma ve kronik stresle çalışmada etkili olduğu gösterilen bağlamsal davranışçı bir yaklaşımdır. ACT’nin merkezinde yer alan psikolojik esneklik kavramı; bireyin içsel deneyimleriyle (düşünceler, duygular, bedensel duyumlar) savaşmak yerine, bu deneyimlerle temas halinde kalarak değerleri doğrultusunda eyleyebilme kapasitesini ifade eder. Bu çerçevenin temel süreçlerinden biri olan kabullenme, ACT’nin hem en ayırt edici hem de en sık yanlış anlaşılan bileşenlerinden biridir.
Klinik pratikte ve popüler psikoloji söyleminde kabullenme sıklıkla; “katlanmak”, “alışmak”, “değişmeyecek olana razı olmak” ya da “acıya dayanmayı öğrenmek” biçiminde yorumlanmaktadır. Bu yorumlar, özellikle yapısal eşitsizlikler, güç ilişkileri ve toplumsal baskılar bağlamında düşünüldüğünde, terapötik bir müdahale olmaktan çok pasifleştirici bir uyum çağrısına dönüşme riski taşır. Bu noktada ACT, istemeden de olsa “koşullara uyum sağlamayı” öğreten bir terapi olarak eleştirilebilmekte; kabullenme, öznenin ajansını zayıflatan bir süreç gibi algılanabilmektedir.
Bu makalenin amacı, ACT’de kabullenme kavramının bu yaygın yanlış yorumlarını ele almak; “katlanmak” ile “temas etmek” arasındaki kuramsal ve klinik farkı netleştirmek ve ACT’nin kabullenme anlayışının feminist terapi perspektifiyle nasıl örtüştüğünü tartışmaktır. Özellikle güç ve sınır kavramları üzerinden yapılacak bu tartışma, kabullenmenin pasif bir dayanıklılık değil; aksine dönüştürücü bir öznelik pratiği olduğunu göstermeyi hedeflemektedir.
ACT’de Kabullenmenin Kuramsal Çerçevesi
ACT’de kabullenme, içsel deneyimlerin içeriğini değiştirmeye yönelik kontrol çabalarından bilinçli olarak vazgeçmeyi ifade eder. Buradaki temel varsayım, insanın acı verici düşünce ve duyguları ortadan kaldırma çabasının çoğu zaman bu deneyimleri daha baskın ve belirleyici hale getirdiğidir. Deneyimsel kaçınma olarak adlandırılan bu süreç, kısa vadede rahatlama sağlasa da uzun vadede bireyin davranış repertuarını daraltır ve yaşamla temasını zayıflatır.
Ancak bu kuramsal çerçeve, klinik uygulamada çoğu zaman indirgenerek aktarılır. Kabullenme, “duygularla uğraşmayı bırakmak” ya da “olanı olduğu gibi kabul etmek” gibi muğlak ifadelerle anlatıldığında, danışanlar bunu sıklıkla katlanmak olarak anlamlandırır. Oysa ACT’de kabullenme, edilgen bir boyun eğme hali değil; dikkatli, farkında ve seçime dayalı bir temas biçimidir.
Katlanmak ve Temas Etmek Arasındaki Ayrım
Katlanmak, öznenin kendisini değiştiremeyeceğine inandığı bir duruma mecburen dayanması anlamına gelir. Bu durumda birey, yaşadığı duygusal acıyı sorgulamadan, çoğu zaman bedensel ve duygusal olarak donarak sürdürür. Katlanma, güç ilişkilerini görünmez kılar; öznenin öfkesini, itirazını ve sınır koyma kapasitesini bastırır. Klinik düzlemde bu tutum, “baş etme” gibi sunulsa da aslında öznenin içsel ve dışsal gerçekliğiyle bağını zayıflatır.
Temas etmek ise, ACT’nin merkezinde yer alan aktif bir süreçtir. Temas, deneyimin varlığını fark etmekle başlar; ancak burada durmaz. Duygunun, düşüncenin ya da bedensel duyumun varlığı kabul edilirken, bu deneyimlerin davranışı otomatik olarak yönetmesine izin verilmez. Temas etmek, “Bu duygu burada olabilir ve ben yine de ne yapacağıma karar verebilirim” diyebilme kapasitesini içerir.
Bu açıdan bakıldığında ACT’de kabullenme, acıya razı olmak değil; acının davranış üzerindeki tahakkümünü sınırlamaktır. Bu sınır koyma, paradoksal biçimde, kontrol çabasını bırakmakla mümkün olur. Öznenin ajansı, içsel deneyimleri bastırarak değil; onlarla birlikte eyleyebilme becerisi kazanarak güçlenir.
Güç ve Sınır Perspektifinden Kabullenme
ACT’de kabullenme, gücün kaybı değil; gücün yön değiştirmesidir. Kontrol edilemeyen içsel süreçlere harcanan enerji, değerler doğrultusunda eyleme yönlendirildiğinde, özne kendi yaşamına dair daha etkili seçimler yapabilir. Bu bağlamda ajans, duyguların yokluğunda değil; duygularla birlikte var olur.
Sınır kavramı da burada merkezi bir rol oynar. Kabullenme, “her şeye izin vermek” anlamına gelmez. Aksine, öznenin “Bu duygu benimle olabilir ama beni yönetemez” diyebilmesini sağlar. Bu, özellikle sınır ihlali yaşamış bireyler için kritik bir ayrımdır. Kabullenme, yeniden travmatize edici bir teslimiyet değil; davranışsal özgürlüğün geri kazanılmasıdır.
Sonuç
ACT’de kabullenme kavramının katlanmakla eş tutulması, hem kuramsal hem de etik açıdan önemli riskler barındırır. Bu yanlış yorum, terapinin dönüştürücü potansiyelini zayıflatırken, özellikle güç eşitsizliklerinin belirgin olduğu bağlamlarda danışanları pasif bir uyum pozisyonuna itebilir. Oysa ACT’nin asıl hedefi, bireyin acıdan arınması değil; acıyla birlikte anlamlı bir yaşam kurabilme kapasitesini geliştirmesidir.
ACT’de kabullenme; pasif bir dayanıklılık değil, aktif bir temas pratiğidir. Katlanmak özneyi donuklaştırırken, temas etmek özneyi hareket alanına geri çağırır. Feminist terapi perspektifiyle birlikte ele alındığında, kabullenme; ajansın, sınırların ve öznel seçimin yeniden inşası için güçlü bir araç haline gelir. Kabullenme, suskunluğun değil seçimin; razı olmanın değil yönelmenin pratiği olarak ele alındığında, psikolojik esnekliğin gerçekten dönüştürücü bir kapasiteye dönüşmesi mümkün olacaktır.


