Son zamanlarda harekete geçmenin eskisi kadar kolay gelmediğini fark ettiğiniz anlar oldu mu? Eskiden içimizden gelen bir hevesle attığımız adımlar, bugün uzun ve yorucu bir iç konuşmadan geçiyor. Bir şey söylemeden önce defalarca düşünüyor, denemeden önce vazgeçme ihtimalini tartıyor, daha başlamadan yorulmuş hissediyoruz. Çünkü adım atmak artık yalnızca bir hareket değil; risk almak, hayal kırıklığını göze almak ve yeniden yorulmayı kabul etmek anlamına geliyor. Ve insan, en başından yorulacağını bildiği bir yola isteyerek girmekte zorlanıyor. Aslında mesele bir anda tükenmek değil. Mücadele duygusu hayatımızdan gürültülü bir şekilde çekilmedi. Sessizce, fark ettirmeden azaldı. Uzun süredir izlemek istediğimiz bir filme bir türlü başlamamak, elimizin altında duran bir kitabı hep “daha sakin bir zamanda” okumaya ertelemek, gitmeyi çok istediğimiz yerleri sürekli başka bir zamana bırakmak… Bunların her biri küçük gibi görünen ama zamanla biriken geri adımlar oldu. Zamanla hareket etmek yerini beklemeye, beklemek ise kabullenmeye bıraktı. Bu hâl çoğu zaman tembellik ya da isteksizlik olarak etiketlendi; oysa gerçekte olan, derin ve süreğen bir yorgunluktu.
Geriye dönüp baktığımızda, hızla geçen günlerin ardından yalnızca yavaş yavaş hareket eden umutların belirdiğini görüyoruz. Toplum olarak her şeyi çok hızlı tüketir hâle geldik. Bireyselleşen dünya şartlarında insanlar, yalnızca anlık keyiflerine odaklanarak hayatlarını çevreleyen duygularını, düşüncelerini ve kaynaklarını hızla tüketiyor. Bu durumun, Covid’ten sonra insanın düşünme sisteminin gelişen entelektüel kapasitesi aracılığıyla içine dönmesine ve bireyin kendini kaybetmesine zemin hazırladığı söylenebilir. Bireylerin içe dönerek sosyal kaynaklarıyla olan bağlarını zayıflatmaları, adımların fark ettirmeden tüketilmesine yol açıyor. İçe dönük bireyler, çevrelerindeki sosyal ağları sorguladıkça aidiyet duygularını giderek yitiriyor. Bireyler kendini keşfetmeye ve yeni deneyimler aramaya çalışırken ise, adım adım kendi benliğinden uzaklaşıyor.
Zihinsel Savunma Olarak Durmak
Psikoloji bilimi bu tabloya yabancı değil. Martin Seligman’ın tanımladığı öğrenilmiş çaresizlik kavramı tam da bu noktada anlam kazanıyor. Kişi, defalarca çaba göstermesine rağmen sonucu değiştiremediğini deneyimlediğinde, bir süre sonra gerçekten hiçbir şey yapmamayı “öğreniyor”. Bu bir karakter sorunu değil; zihnin kendini daha fazla incinmekten koruma biçimi. Sürekli çarpılan bir kapıyı, bir noktadan sonra çalmamayı öğrenmek gibi. Artık kapının açılmayacağını düşünmek değil, çalmaya dair isteğin kaybolması söz konusu oluyor. Ancak bu yorgunluk yalnızca bireysel bir ruh hâli olarak kalmıyor. Zamanla tek tek insanlardan çıkıp toplumsal bir atmosfere dönüşüyor. Günümüz dünyasında hız fazla, beklentiler yüksek, belirsizlik sürekli. Buna karşılık güven duygusu zayıf, destek mekanizmaları sınırlı, dayanışma giderek daha kırılgan. Böyle bir zeminde mücadele etmek idealist bir hayal gibi algılanabiliyor. Hayatta kalmak için susmak, uyum sağlamak, geri çekilmek daha “mantıklı” bir strateji olarak sunuluyor.
Modern Dünyada Sessiz Kabulleniş
Sosyolojik açıdan bakıldığında bu durum, sessiz bir kabulleniş kültürünü besliyor. İtiraz eden değil, uyum sağlayan; değiştirmeye çalışan değil, tolere eden görünür hâle geliyor. Böyle bir ortamda mücadele etmek cesaret değil, gereksiz bir risk olarak değerlendiriliyor. İnsanlar hayal kırıklığı yaşamamak için hayal kurmamayı, incinmemek için bağlanmamayı, yorulmamak için denememeyi tercih ediyor. Ve belki de en acı olanı şu: Bu hâli çoğu zaman “olgunluk” diye adlandırıyoruz. Oysa bazen olgunluk sandığımız şey, yalnızca çok yorulmuş olmak. Yorulan bir insanın en doğal tepkisi ise durmak. Belki de burada durup şunu sormak gerekiyor: Hareket edemeyişimizi gerçekten istemediğimiz için mi yaşıyoruz, yoksa uzun süredir hareket etmenin bedelini tek başımıza ödemek zorunda bırakıldığımız için mi? Psikolojik literatürde motivasyonun sürdürülebilmesi için yalnızca içsel güç değil, çevresel destek de vurgulanır. İnsan, yalnız kaldığını hissettiğinde değil; anlaşıldığını ve eşlik edildiğini hissettiğinde adım atabilir. Bu nedenle mücadele duygusunun yeniden canlanması, çoğu zaman bireyin kendisiyle olduğu kadar, temas kurabildiği ilişkilerle de yakından ilişkilidir.
Mikro Eylemlerle Yeniden Başlamak
Bu süreçte insan, ne tamamen kaybolduğunu ne de gerçekten ilerlediğini hisseder. Hareket ediyormuş gibi görünürken içsel olarak askıda kalır. Zaman ilerler, kişi yerinde saydığını fark eder. En çok da bu fark ediş, yorgunluğun ve sessiz tükenişin ağırlığını derinleştirir. Böyle anlarda durmak bile bazen görünmez bir savunma hâlidir; zihni koruyan bir biçime dönüşür. Yine de önemli bir noktayı gözden kaçırmamak gerekiyor. Mücadele duygusu bütünüyle kaybolmaz; çoğu zaman sadece sessizleşir. Bastırılır, ötelenir, ertelenir ama tamamen yok olmaz. Uygun bir temasla, güven veren bir ilişkiyle, bazen tek bir cümleyle yeniden görünür hâle gelebilir. Psikolojik değişim süreçlerinde bu küçük temaslar, bireyin kendini yeniden etkili hissetmesine alan açar. Belki büyük adımlar atamayız. Belki koşacak hâlimiz yoktur. Ama bazen başlangıç dediğimiz şey, sandığımız kadar görkemli olmak zorunda değildir. Uzun süredir ertelediğimiz bir filmi açmak, başucumuzda bekleyen bir kitaptan birkaç sayfa okumak, “bir gün” dediğimiz bir yürüyüşe gerçekten çıkmak… Psikolojide mikro eylem olarak adlandırılan bu küçük hareketler, kişinin yeniden özne olma duygusunu hatırlamasını sağlar. Kontrol algısı, çoğu zaman büyük başarılarla değil; küçük ama bilinçli adımlarla yeniden inşa edilir.
Bazen tek bir adım hayatı kökten değiştirmez. Ama insanı, farkına varmadan alıştığı o dar alandan çıkarır. Ve çoğu zaman iyileşme dediğimiz şey, tam olarak budur.


