Milan Kundera’ya atfedilen bir söz var: ‘Aşk, zamanın içinde sınanan bir rastlantıdır’. Bunun peşini Jung alır ve der ki: ‘’Hayatımızdaki en önemli karşılaşmalar, içsel olarak hazır olduğumuz zaman gerçekleşir.’’ O halde şunu anlamamız çok olası; hayat bazen bize en doğru insanları, en yanlış zamanlarda getirir. Çoğu zaman bunu bir tesadüf gibi görürüz ama sadece ruhumuzun sessizce yürüttüğü hazırlığın bir parçasıdır. Kalbimizin en açık olduğu zamanlarda değil de; en karmaşık, kırılgan, en savunmasız anlarımızda karşılaşırız hayallerimizin başrolüyle. Çünkü bazı karşılaşmalar birlikte olmak için değil, kendimize dair gerçekleri fark edebilmemiz için yaşanır.
İçsel Hazırlık ve Karşılaşmalar
Yanlış zaman doğru insan hikâyeleri genellikle yarım kalmış duyguların, kapanmamış geçmişlerin ve henüz şekillenmemiş kimliklerin arasında doğar. Henüz eski bağlarımızdan tamamen özgürleşmediğimiz, içimizde hala çözemediğimiz soruların varlığı, susturamadığımız kırgınlıklarımız ve tanımlayamadığımız korkularımız vardır. Tam da böyle bir dönemde biri çıkar karşımıza, hayatımıza girmez, iç dünyamıza girer.
Onun varlığıyla birlikte, ilk kez görülmenin nasıl bir duygu olduğunu hissederiz. Yargılanmadan dinlemenin, seçilmenin, sakin ve güvenli bir temasın mümkün olduğunu öğreniriz. İşte bu yüzden doğru insan çoğu zaman bir aşktan çok, bir aynaya benzer. Seni değiştirmeye çalışmaz ama kendini görmeni sağlar. Sana eksiklerini söylemez, sen zaten onun yanında kendi eksikliklerini fark edersin. Peki ama hikayemizin kahramanı ya yanlış zamanda karşımıza çıktıysa?
Psikolojik Kapasite ve Sevgi
Yanlış zamanın en acı tarafı, kalbimizin doğruyu bulduğu anda hayatımızın henüz hazır olmamasıdır. Çünkü sevgi, yalnızca duygusal bir yoğunluk değildir. Sevgi, aynı zamanda bir yönden psikolojik bir kapasite meselesidir. İnsan, sevildiğini hissedebilir ama o sevgiyi taşıyacak içsel alan henüz oluşmamış olabilir. Bazen biri seni gerçekten sever ama sen o sevgiyi kabul edebilecek bir ruh hâlinde değilsindir. Bazen de sen birini bütün kalbinle seversin ama onun hayatında senin varlığın için açılmış bir yer yoktur.
Başka bir ifadeyle, sevginin varlığından bahsedilir ama hayatta yer bulamaz. Temas gerçektir, duygular samimidir, bağ güçlüdür, ama koşullar uyumlu değildir. Bizi asıl incitende bu uyumsuzluğun içinde sıkışıp kalmaktır. Çünkü kalp, doğru olanı tanıdığı halde ona tutunamaz. Sanki iki kişi aynı melodiyi duyuyordur ama farklı ritimlerde yürüyordur.
Bilinçdışı Süreçler ve Farkındalık
Psikolojik olarak bu tür karşılaşmalar, bağ kurma kapasitemizi keşfettiğimiz eşiklerdir. Bilinç düzeyinde bu deneyimi çoğunlukla “kaybedilmiş bir ilişki” olarak kodlar, kendimize “neden olmadı?” diye sorarız. Oysa bilinçdışında yaşanan süreç çok daha derindir. Ruhumuz, bu karşılaşma sayesinde nasıl bir sevgiye ihtiyaç duyduğunu öğrenir. Hangi temasın güven verdiğini, hangi sözlerin içimizi rahatlattığını, hangi varlığın bizi sakinleştirdiğini fark eder.
Bu yüzden bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, öğretmek için girer. Onlar, güvenli bir bağın nasıl hissettirdiğini gösteren yol arkadaşlarıdır. Gittiklerinde ise geriye yalnızca bir kişi değil, bir farkındalık bırakırlar. İnsan o farkındalıkla birlikte, artık eski ilişkilerdeki kalıplara kolay kolay geri dönemez. Çünkü bir kez gerçekten görülmüş olan kalp, görmezden gelinmeye razı olmaz. Bir kez yumuşak bir temasla tanışmış olan ruh, sert bağların içinde uzun süre kalamaz.
Ruh Eşi ve öz-Şefkat
Yanlış zaman – doğru insan karşılaşmalarının en büyük öğretisi belki de budur: Neyi hak ettiğimizi öğreniriz. Ve bu öğrenme, çoğu zaman bir ayrılığın içinden doğar. Ayrılıklar bazen bir son değildir; kendimize doğru attığımız en cesur adımlardan biridir. Çünkü bu deneyimi yalnızca bir kayıp olarak değil, bir mesaj olarak okuyabilirsek, aynı döngüyü tekrar etmek zorunda kalmayız.
Toplumda sıkça romantize edilen “ruh eşi” kavramı da çoğu zaman yanlış anlaşılır. Ruh eşi, hayatımıza giren tek bir kişi değildir. Ruh eşi bazen bir dönem, bazen bir deneyim, bazen de bir farkındalıktır. İnsan içsel olarak olgunlaştıkça, hayatına giren bağların kalitesi de değişir. Çünkü sevgi yalnızca doğru insanı bulmak değil, o insanla buluşabilecek bir içsel frekansa ulaşabilmektir.
Dönüşümün Gücü
Yanlış zaman karşılaşmaları, işte bu frekansa hazırlanmanın bir parçasıdır. Bu deneyimlerde sınırlarımızı, ihtiyaçlarımızı ve kırılganlıklarımızı tanırız. Hangi sevgide kaybolduğumuzu, hangi sevgide güçlendiğimizi fark ederiz. Ve belki de en önemlisi, sevginin yalnızca kalpte değil, zamanın ve hayatın akışında da yer bulması gerektiğini öğreniriz.
Bazen insanlar birbirini çok sever ama birlikte olamaz. Bu, sevginin yetersiz olduğu anlamına gelmez. Bazen sevgi o kadar gerçektir ki, insan onun hatırasını incitmemek için bile vedalaşmak zorunda kalır. Çünkü bazı bağlar yaşanarak değil, hissedilerek tamamlanır. Yanlış zamanlarda karşılaştığımız doğru insanlar, hayatımızdan tamamen çıkmaz aslında. Onlar, kalbimizin bir köşesinde, sevginin mümkün olduğuna dair sessiz bir kanıt olarak kalır. Ve insan, bir gün yeniden sevmeye cesaret ettiğinde, o hatıra ona yol gösterir. Daha bilinçli, daha güçlü ve daha açık bir kalple…
Belki de hayatın en zarif gerçeği şudur: Doğru insan bazen bizimle kalmaz ama bizi doğru hâlimize dönüştürür. Ve insan, kendisinin en doğru hâline ulaştığında, hayat ona zaten olması gereken kapıları açar. Bu süreçte kazanılan deneyim, gelecekteki bağların temelini oluşturur.


