Cuma, Şubat 6, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Aşırı Fedakârlık: Sevilmek İçin Kendini Feda Etmek

Bir ilişkide vermek çoğu zaman sevginin doğal bir ifadesi olarak görülür. Sevdiğimiz kişiyi mutlu etmek isteriz, onun ihtiyaçlarını gözetiriz, zaman zaman kendi isteklerimizi geri plana alırız. Ancak bazı ilişkilerde bu verme hâli bir noktadan sonra gönüllü olmaktan çıkar. Kişi farkında olmadan ilişkide var olabilmek için sürekli uyum sağlamak, idare etmek ve kendinden vazgeçmek gerektiğine inanmaya başlar. Bu noktada kendi ihtiyaçları, duyguları ve sınırları geri planda kalırken; partnerin beklentileri ve mutluluğu öncelik kazanır. Dışarıdan bakıldığında bu durum “fedakârlık” ya da “iyi niyet” olarak görülse de çoğu zaman altında daha derin bir inanç yatar: Sevilmenin ve kabul edilmenin ancak vererek mümkün olduğu düşüncesi.

Aşırı Fedakârlığın Kökleri: Nereden Başlar?

Aşırı fedakârlık genellikle yetişkinlikte ortaya çıkan bir ilişki sorunu gibi görünse de kökleri çoğu zaman çocukluk yıllarına uzanır. Kendi ihtiyaçlarını dile getirdiğinde eleştirilen, suçlanan ya da duygusal olarak karşılık alamayan bir çocuk zamanla şunu öğrenebilir: “İsteklerimi söylersem sorun çıkarırım.” Bu inanç ise, çocuğun kendini geri çekmesine ve uyumlanmayı bir hayatta kalma yolu olarak benimsemesine sebep olur.

Bazı ailelerde çocuklardan duygularını bastırmaları, büyükleri memnun etmeleri ya da ortamın huzurunu korumaları beklenir. Duygusal olarak ihmal edilen ya da ebeveynlerinin ruh hâlini dengeleme rolünü üstlenen çocuklar, kendi isteklerinden vazgeçmeyi erken yaşta öğrenir. Zamanla bu rol, “önce başkaları” ilkesine dönüşür ve kişinin benlik algısının merkezine yerleşir. Böylece bu öğrenilmiş ilişki biçimi yetişkinlikte de devam eder. Kişi romantik ilişkilerde kendi ihtiyaçlarını geri plana atar, karşı tarafı fazlasıyla gözetir ve ilişkideki değerini çoğu zaman ne kadar verdiği üzerinden tanımlar. Dolayısıyla fedakârlık, bilinçli bir tercih olmaktan çıkıp kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin temel bir parçası hâline gelir.

“Hayır” Diyememenin Görünmeyen Yükü

Aşırı fedakârlık eğilimi olan bireyler için “hayır” demek basit bir sınır koyma davranışı değildir. Çoğu zaman yoğun bir kaygı, suçluluk ve içsel çatışma eşlik eder. “Hayır” kelimesi, ilişkinin zarar göreceği ya da bağın kopacağı düşüncesiyle yan yana gelir. Bu nedenle kişi, kendi sınırlarını korumak yerine uyum sağlamayı seçer.

Bu zorlanmanın arkasında ise sıklıkla sevilmeme ya da reddedilme korkusu vardır. Kendi ihtiyacını ifade etmenin karşı tarafı uzaklaştıracağına dair güçlü bir inanç bulunur. Hatta bazen en basit talebi dile getirmek bile kişide yoğun bir suçluluk duygusu yaratır; sanki bencil ya da haksız bir şey istiyormuş gibi hissedilir.

Olası bir çatışma ihtimali, kişiyi geri adım atmaya iter. İlişki bozulmasın diye rahatsızlığını bastırır, ihtiyaçlarını erteler. Zamanla bu tutum, kişinin kendilik algısını zayıflatır ve ilişkideki dengeyi bozar. İlişki, karşılıklı bir bağ olmaktan çıkarak tek taraflı bir verme hâline dönüşür.

Aşırı Fedakârlığın İlişkilerde Yarattığı Etkiler

İlişkide sürekli veren tarafta olmak, kişinin duygusal kaynaklarını zamanla tüketir. Karşı taraf açıkça talep etmese bile, çaba ve ilgi tek yönde aktıkça birey kendini yorgun ve tükenmiş hissedebilir. Bu noktada sıkça “Ne yaparsam yapayım yetmiyor” duygusu ortaya çıkar.

Dışarıdan sakin ve uyumlu görünen fedakâr birey, iç dünyasında giderek artan bir kırgınlık yaşayabilir. Görülmediğini ve anlaşılmadığını hissettikçe bu duygular öfkeye dönüşür. Ancak bu öfke çoğu zaman ifade edilmez; bastırılır ve ilerleyen süreçte ani tepkiler, patlamalar ya da duygusal kopuşlar şeklinde kendini gösterir.

Bir tarafın sürekli verdiği, diğer tarafın ise çoğunlukla aldığı ilişkilerde denge kaçınılmaz olarak bozulur. Zamanla ilişki eşitlikten uzaklaşır ve sağlıksız bağlanma biçimlerini besleyen bir yapıya dönüşebilir. Kişi, ilişkideki değerini ne kadar verdiğiyle ölçmeye başladığında ise öz-değer algısı dış onaya bağımlı hâle gelir. “Ancak verirsem değerliyim” düşüncesi, bireyin kendini olduğu hâliyle yeterli hissetmesini zorlaştırır.

Neden Böyle Davranıyorum: Aşırı Fedakârlığı Sürdüren içsel Mekanizmalar

Aşırı fedakârlığı ayakta tutan en güçlü dinamiklerden biri, sevilmenin bir bedeli olduğu inancıdır. Kişi çoğu zaman bunu bilinçli olarak düşünmez ama içten içe şuna inanır: “Sorun çıkarmazsam, uyum sağlarsam, verirsem sevilirim.” Bu düşünce çocuklukta işe yaramış olabilir; ilişkileri korumuş, bağları kopmaktan kurtarmış olabilir. Ancak yetişkinlikte aynı strateji, kişinin kendini yavaş yavaş geri çekmesine neden olur.

Bununla birlikte sınır koymak da çoğu zaman öğrenilmiş bir beceri değildir. Sınırlar sanki ilişkiye mesafe koymakmış gibi algılanır. Oysa tam tersine, sınırlar yakınlığı da saygıyı da mümkün kılar. Fedakârlık eğilimi yüksek olan kişiler, nerede durmaları gerektiğini bilmedikleri için zamanla kendi ihtiyaçlarını da görmemeye başlar.

Bazı insanlar için başkalarını memnun etmek kısa süreli bir rahatlama sağlar. Ortam sakinleşir, gerginlik azalır, ilişki “şimdilik” yolunda gider. Bu geçici huzur, fedakârlık davranışını pekiştirerek sürdürür. Ama kendi ihtiyacını dile getirmenin çatışma yaratacağı düşüncesi ağır bastığında kişi geri çekilmeyi seçer. Böylece kaçınma, fark edilmeden fedakârlık gibi yaşanır. Söylenmeyen her ihtiyaç ise ilişkide sessizce birikir.

Bu Döngüden Çıkmak Mümkün Mü?

Evet, mümkündür. Aşırı fedakârlık bir kişilik özelliği ya da değişmez bir yapı değildir. Zaman içinde öğrenilmiş bir ilişki kurma biçimidir ve fark edildiğinde dönüşebilir.

Bu sürecin ilk adımı, kişinin kendi duygularıyla temas kurmasıdır. “Aslında incindim ama bunu dile getiremiyorum” diyebilmek, önemli bir farkındalıktır. Ardından sınır koyma becerisi gelir. Bu büyük adımlarla değil, küçük denemelerle başlar; örneğin kısa ve net bir “hayır” diyebilmek gibi.

Bu süreçte suçluluk duygusu sıklıkla ortaya çıkabilir. Ancak kişi zamanla sınır koymanın bencillik ya da kötü niyet anlamına gelmediğini deneyimleyerek öğrenir. İlişkisel eşitliği fark etmek, yani kendi ihtiyaçlarının da en az karşı tarafınkiler kadar önemli olduğunu kabul etmek, dönüşümün önemli bir parçasıdır.

Öz-değer algısı üzerinde çalışıldıkça kişi, değerinin ne kadar verdiğiyle değil, olduğu hâliyle var olmasından kaynaklandığını fark etmeye başlar. Bu farkındalık, ilişkideki konumu yeniden düzenler ve daha dengeli, daha sağlıklı bağlar kurmanın önünü açar.

Sude Gül Babiz
Sude Gül Babiz
Sude Gül Babiz, psikoloji lisans eğitimini tamamladıktan sonra Klinik Psikoloji yüksek lisansına devam etmektedir. Psikoterapi alanında çocuk, ergen ve yetişkinlerle çalışmakta; özellikle Bilişsel Davranışçı Terapi yaklaşımında uzmanlaşmaktadır. Akademik ve mesleki deneyimlerini yazılarına da yansıtan Babiz, Psychology Times Türkiye’de psikoloji ve kişisel gelişim üzerine içerikler kaleme almaktadır. Yazılarında psikolojinin zenginliğini herkes için anlaşılır ve erişilebilir bir şekilde sunmayı amaçlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar