<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	 xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" >

<channel>
	<title>Elif Özel &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<atom:link href="https://psychologytimes.com.tr/yazar/yukselelifozel/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<description>Psychology Times Türkiye ve Birleşik Krallık merkezli uluslararası bir psikoloji platformudur.</description>
	<lastBuildDate>Mon, 18 May 2026 14:00:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://psychologytimes.com.tr/wp-content/uploads/2025/02/favicon-psychology-150x150.webp</url>
	<title>Elif Özel &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Aşkın Kimyası ve Arzunun Görünmeyen Mimarları: İlk Görüşte Aşk Gerçekten Var mı?</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/askin-kimyasi-ve-arzunun-gorunmeyen-mimarlari-ilk-goruste-ask-gercekten-var-mi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=askin-kimyasi-ve-arzunun-gorunmeyen-mimarlari-ilk-goruste-ask-gercekten-var-mi</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/askin-kimyasi-ve-arzunun-gorunmeyen-mimarlari-ilk-goruste-ask-gercekten-var-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Elif Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 May 2026 21:05:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Aşk ve İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=35175</guid>

					<description><![CDATA[Kalabalık bir ortamda gözünüz birine takılır. Henüz tek bir kelime konuşmamışsınızdır; sesini duymamış, karakterini tanımamış, dünyaya nasıl baktığını bilmemişsinizdir. Buna rağmen bedeniniz sizden önce karar vermiş gibidir: kalp ritmi hızlanır, avuç içleri hafifçe nemlenir, dikkat çevredeki tüm uyaranlardan çekilip tek bir yüze sabitlenir. Pek çok insan bu deneyimi “ilk görüşte aşk” olarak tanımlar. Peki, gerçekten [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kalabalık bir ortamda gözünüz birine takılır. Henüz tek bir kelime konuşmamışsınızdır; sesini duymamış, karakterini tanımamış, dünyaya nasıl baktığını bilmemişsinizdir. Buna rağmen bedeniniz sizden önce karar vermiş gibidir: kalp ritmi hızlanır, avuç içleri hafifçe nemlenir, dikkat çevredeki tüm uyaranlardan çekilip tek bir yüze sabitlenir. Pek çok insan bu deneyimi “ilk görüşte aşk” olarak tanımlar. Peki, gerçekten birkaç saniye içinde aşık olmak mümkün müdür, yoksa yaşanan şey beynin kusursuz çalışan biyolojik bir illüzyonundan mı ibarettir?</p>
<p>Modern nörobilim, romantik çekimin sandığımızdan çok daha hızlı başladığını göstermektedir. İnsan beyni, yeni karşılaşılan bir yüzü yaklaşık <strong>100 milisaniye</strong> gibi son derece kısa bir sürede değerlendirmekte ve güvenilirlik, çekicilik, yakınlık ya da tehdit gibi temel sosyal kararları oluşturmaktadır (Alexander Todorov &amp; Janine Willis, 2006). Bu süreç çoğunlukla bilinçli farkındalığın dışında gerçekleşir. Yani kişi “neden etkilendiğini” henüz açıklayamadan, beyin çoktan ilk kararını vermiştir.</p>
<p>İlk karşılaşmanın ardından beynin ödül sistemi devreye girer. Özellikle ventral tegmental alan ve nucleus accumbens gibi dopaminle ilişkili bölgelerde artan aktivasyon, yoğun romantik çekimin nörobiyolojik temelini oluşturur. Helen Fisher ve çalışma arkadaşlarının fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme araştırmaları, romantik çekim yaşayan bireylerin beyinlerinde bağımlılık ve ödül beklentisiyle ilişkili sistemlerin aktive olduğunu göstermiştir (Fisher, Aron, &amp; Brown, 2005). Dopamin burada yalnızca “iyi hissetmekten” sorumlu değildir; asıl görevi arzu etmek, yaklaşmak, odaklanmak ve elde etmeye motive olmaktır.</p>
<p>Bu nedenle ilk görüşte yaşanan deneyim çoğu zaman huzurdan çok yoğun bir zihinsel meşguliyet yaratır. Kişi kendisini karşısındaki insanı düşünürken, onun yüz ifadelerini zihninde tekrar ederken ya da yeniden karşılaşma ihtimalini hayal ederken bulabilir. Nöropsikolojik açıdan bakıldığında bu durum, beynin dikkat sisteminin tek bir sosyal uyarana seçici biçimde kilitlenmesidir (Aron et al., 2005).</p>
<p>Bu süreç yalnızca zihinsel değil, aynı zamanda bedenseldir. İlk romantik çekim sırasında sempatik sinir sistemi aktive olur ve birkaç saniye içinde birtakım fizyolojik değişimler gözlenebilir: kalp atımında hızlanma, göz bebeklerinde genişleme, avuç içlerinde terleme, solunum ritminde değişim, mide bölgesinde “kelebekler uçuşuyor” hissi ve karşıdaki kişiye istemsiz bedensel yönelim… Tüm bu belirtiler adrenalin, noradrenalin ve dopamin salınımının doğal sonuçlarıdır (Fisher et al., 2002).</p>
<p>Ancak insanı etkileyen şey yalnızca fiziksel çekicilik değildir. Psikanalitik ve bağlanma kuramları, romantik seçimlerin çoğu zaman bilinçdışı örüntüler tarafından şekillendiğini öne sürmektedir. John Bowlby’nin bağlanma kuramına göre bireyin çocukluk döneminde bakım veren figürlerle kurduğu ilişkiler, yetişkinlikte romantik yakınlığa nasıl tepki vereceğini belirleyebilmektedir (Bowlby, 1969). Başka bir ifadeyle, bazen “ilk görüşte etkilenme” olarak tanımlanan şey, aslında bilinçdışının “tanıdık olana” verdiği hızlı bir yanıttır.</p>
<p>Bu durum bazı insanların “Onu ilk gördüğümde yıllardır tanıyormuşum gibi hissettim” şeklindeki ifadelerini de açıklayabilir. Çünkü beyin yalnızca yeni olanı değil, geçmişte deneyimlenmiş duygusal örüntülerle eşleşen tanıdıklığı da ödüllendirme eğilimindedir.</p>
<p>Bilimsel açıdan değerlendirildiğinde, ilk görüşte aşk tamamen romantik bir efsane değildir. Ancak ilk birkaç saniyede yaşanan şey çoğu zaman aşkın kendisinden ziyade yoğun nörokimyasal çekim, bilinçdışı eş seçimi mekanizmaları ve psikolojik tanıdıklığın birleşimidir (Fisher, 2006). Gerçek aşk ise genellikle zamanla gelişen; güven, duygusal tutarlılık, bağlanma ve karşılıklı deneyimlerle derinleşen çok katmanlı bir süreçtir. Belki ilk görüşte yanan şey aşkın kendisi değil; bir yabancının gözlerinde, bilinçdışımızın kendine ait bir parçayı tanıdığı o sessiz kıvılcımdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/askin-kimyasi-ve-arzunun-gorunmeyen-mimarlari-ilk-goruste-ask-gercekten-var-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Başrol Olma Arzusu: Bir Çağın Kolektif Fantezisi ve Yalnızlığı</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/basrol-olma-arzusu-bir-cagin-kolektif-fantezisi-ve-yalnizligi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=basrol-olma-arzusu-bir-cagin-kolektif-fantezisi-ve-yalnizligi</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/basrol-olma-arzusu-bir-cagin-kolektif-fantezisi-ve-yalnizligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Elif Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Apr 2026 21:35:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyal Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=30821</guid>

					<description><![CDATA[Son yıllarda özellikle genç yetişkinler arasında yaygınlaşan “main character” söylemi, bireyin kendi yaşamını merkezî ve dramatize edilmiş bir anlatı olarak deneyimlemesini ifade eden kültürel bir fenomendir. Klinik bir tanı kategorisine karşılık gelmese de, bu anlatı biçimi modern benlik yapılanması, narsisistik kırılganlık ve dijital kültür bağlamında ele alındığında önemli psikolojik ve toplumsal dinamiklere işaret eder. Bu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="container">
<div id="model-response-message-contentr_18ecdf0e3d6c802e" class="markdown markdown-main-panel stronger enable-updated-hr-color" dir="ltr" aria-live="polite" aria-busy="false">
<p data-path-to-node="2">Son yıllarda özellikle genç yetişkinler arasında yaygınlaşan “main character” söylemi, bireyin kendi yaşamını merkezî ve dramatize edilmiş bir anlatı olarak deneyimlemesini ifade eden kültürel bir fenomendir. Klinik bir tanı kategorisine karşılık gelmese de, bu anlatı biçimi modern benlik yapılanması, narsisistik kırılganlık ve dijital kültür bağlamında ele alındığında önemli psikolojik ve toplumsal dinamiklere işaret eder. Bu bağlamda temel soru şudur: Neden günümüz insanı kendisini bir anlatının başkahramanı olarak konumlandırma ihtiyacı hisseder?</p>
<h2 data-path-to-node="3"><b data-path-to-node="3" data-index-in-node="0">Psikanalitik Kökenler ve Sahte Benlik</b></h2>
<p data-path-to-node="4">Psikanalitik kuram, bu eğilimin kökenlerini erken dönem nesne ilişkilerinde arar. Özellikle koşullu sevgi, duygusal ihmal ya da tutarsız bakım veren figürler, çocuğun kendilik değerini dışsal onaya bağımlı hale getirebilir. Bu durum, bireyin otantik benliği yerine onaylanabilir bir benlik sunumu geliştirmesine yol açar. <b data-path-to-node="4" data-index-in-node="322">False Self</b> kavramı, bireyin gerçek duygularını bastırarak çevresel beklentilere uygun bir benlik inşa etmesini açıklar (Winnicott, 1960). “Main character” anlatısı, bu sahte benliğin çağdaş bir tezahürü olarak değerlendirilebilir.</p>
<h2 data-path-to-node="5"><b data-path-to-node="5" data-index-in-node="0">Gelişimsel Evre ve Savunma Mekanizmaları</b></h2>
<p data-path-to-node="6">Ergenlik dönemi, bu yapının pekiştiği kritik bir gelişimsel evredir. Sosyal kabulün merkezi hale geldiği bu dönemde, birey akran ilişkileri üzerinden kendilik değerini yeniden yapılandırır. Özellikle akran zorbalığı, dışlanma ve değersizlik deneyimleri, bireyin özsaygı düzenleme mekanizmalarını zayıflatır. Bu durumda kişi, geçmişte deneyimlediği edilgen ve kırılgan konumun karşıtı olarak zihinsel bir “başrol” kurgusu geliştirir. Bu kurgu, yalnızca bir fantezi değil; aynı zamanda benliğin sürekliliğini korumaya yönelik bir savunma organizasyonudur (Kohut, 1977).</p>
<h2 data-path-to-node="7"><b data-path-to-node="7" data-index-in-node="0">Anlam Arayışı ve Dijital Performans</b></h2>
<p data-path-to-node="8">Sosyal psikoloji perspektifinden bakıldığında ise bu eğilim, bireyin anlam arayışı ve öznel önem duygusuyla ilişkilidir. Modern toplumda geleneksel kimlik belirleyicilerinin zayıflaması, bireyi kendi yaşamını anlamlandırmaya zorlar. Anlatı kuramlarına göre bireyler, yaşamlarını tutarlı bir hikâye formuna dönüştürerek psikolojik bütünlük sağlar (McAdams, 2001). Ancak dijital çağda bu anlatı, içsel bir anlamlandırma sürecinden ziyade dışsal bir performansa dönüşmektedir.</p>
<h2 data-path-to-node="9"><b data-path-to-node="9" data-index-in-node="0">Dijital Platformların Etkisi ve Sosyal Karşılaştırma</b></h2>
<p data-path-to-node="10">Bu dönüşümde dijital platformların etkisi belirleyicidir. Instagram ve TikTok gibi mecralar, benliğin sürekli olarak sunulduğu, değerlendirildiği ve yeniden üretildiği alanlar yaratır. Bu platformlarda görünürlük, beğeni ve etkileşim üzerinden ölçülür; bu da bireyin kendisini dikkat çekici ve dramatik biçimde sunmasını teşvik eder. Sosyal karşılaştırma kuramına göre bireyler, kendi değerlerini başkalarıyla kıyaslayarak belirler (Festinger, 1954). Dijital ortamda bu karşılaştırma sürekli ve yoğun hale gelerek, bireyin kendisini “daha özel” ve “daha dikkat çekici” kılma çabasını artırır.</p>
<h2 data-path-to-node="11"><b data-path-to-node="11" data-index-in-node="0">Popüler Kültür ve Gerçeklik Algısı</b></h2>
<p data-path-to-node="12">Popüler kültür de bu anlatıyı pekiştiren önemli bir etkendir. Euphoria ve Gossip Girl gibi yapımlar, gençlik deneyimini yüksek yoğunluklu duygular ve dramatik olaylar üzerinden temsil eder. Bu temsiller, bireyin kendi yaşamını benzer bir dramatik çerçeveye oturtmasına neden olabilir. Gerçeklik, bu anlatılar karşısında yetersiz ve sıradan hissedilmeye başlanır (Illouz, 2007).</p>
<h2 data-path-to-node="13"><b data-path-to-node="13" data-index-in-node="0">Dissosiyasyon ve Yabancılaşma</b></h2>
<p data-path-to-node="14">Bu noktada önemli bir psikodinamik mekanizma devreye girer: <b data-path-to-node="14" data-index-in-node="60">Dissosiyasyon</b>. Dissosiyasyon, bireyin deneyim ile benlik temsili arasında mesafe oluşturmasına olanak tanır. Başlangıçta koruyucu bir işlev gören bu mekanizma, uzun vadede yabancılaşmaya yol açabilir (Putnam, 1997). Kişi, kendi yaşamını doğrudan deneyimlemek yerine onu dışarıdan izleyen bir özneye dönüşür.</p>
<h2 data-path-to-node="15"><b data-path-to-node="15" data-index-in-node="0">Kapitalist Toplumda Görünürlük ve Değer</b></h2>
<p data-path-to-node="16">“Main character” anlatısının yaygınlaşmasının bir diğer nedeni ise geç kapitalist toplumda değerin görünürlük üzerinden tanımlanmasıdır. Birey, yalnızca üretkenliğiyle değil; aynı zamanda dikkat çekme kapasitesiyle de değerlendirilir (Han, 2017). Bu durum, benliğin sürekli olarak sergilenmesini ve optimize edilmesini gerektirir. Böyle bir bağlamda başrol olma arzusu, patolojik bir sapmadan ziyade uyum sağlayıcı bir strateji olarak da okunabilir.</p>
<h2 data-path-to-node="17"><b data-path-to-node="17" data-index-in-node="0">İlişkisel Derinlik ve Yalnızlık Bedeli</b></h2>
<p data-path-to-node="18">Ancak bu stratejinin önemli bir bedeli vardır. Sürekli merkezde olma ihtiyacı, ilişkisel derinliği zayıflatır. Gerçek ilişkiler, karşılıklılık ve kırılganlık içerirken; “main character” anlatısı diğerlerini çoğunlukla işlevsel rollere indirger. Bu da bireyin giderek artan bir yalnızlık deneyimi yaşamasına yol açar.</p>
<h2 data-path-to-node="19"><b data-path-to-node="19" data-index-in-node="0">Sonuç</b></h2>
<p data-path-to-node="20">Sonuç olarak “main character sendromu”, bireysel bir eğilimden çok, çağın yapısal ve kültürel koşulları tarafından şekillendirilen bir <b data-path-to-node="20" data-index-in-node="135">Benlik Organizasyonu</b>dur. Görünürlük ile otantiklik arasındaki gerilim, modern öznenin en temel psikolojik çatışmalarından birini oluşturmaktadır. Bu nedenle asıl mesele, başrol olup olmamak değil; bireyin kendi deneyimiyle ne kadar temas halinde kalabildiğidir.</p>
<h2 data-path-to-node="22"><b data-path-to-node="22" data-index-in-node="0">Kaynakça</b></h2>
<p data-path-to-node="22">Festinger, L. (1954). A theory of social comparison processes. Human Relations, 7(2), 117–140.</p>
<p data-path-to-node="22">Han, B.-C. (2017). Şeffaflık toplumu. Metis Yayınları.</p>
<p data-path-to-node="22">Illouz, E. (2007). Consuming the romantic utopia: Love and the cultural contradictions of capitalism. University of California Press.</p>
<p data-path-to-node="22">Kohut, H. (1977). The restoration of the self. International Universities Press.</p>
<p data-path-to-node="22">McAdams, D. P. (2001). The psychology of life stories. Review of General Psychology, 5(2), 100–122.</p>
<p data-path-to-node="22">Putnam, F. W. (1997). Dissociation in children and adolescents. Guilford Press.</p>
<p data-path-to-node="22">Winnicott, D. W. (1960). Ego distortion in terms of true and false self. In The maturational processes and the facilitating environment (pp. 140–152). Hogarth Press.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/basrol-olma-arzusu-bir-cagin-kolektif-fantezisi-ve-yalnizligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Başarıya Zorlanan Benlik: Türkiye’de Sınav Kaygısına Psikanalitik Bir Bakış</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/basariya-zorlanan-benlik-turkiyede-sinav-kaygisina-psikanalitik-bir-bakis/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=basariya-zorlanan-benlik-turkiyede-sinav-kaygisina-psikanalitik-bir-bakis</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/basariya-zorlanan-benlik-turkiyede-sinav-kaygisina-psikanalitik-bir-bakis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Elif Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Mar 2026 21:35:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[⁠Ruh Sağlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=28481</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’de genç olmak çoğu zaman uzun bir sınav maratonunun içinde yaşamak anlamına gelir. Lise yıllarında başlayan bu süreç, üniversite sınavları, kamu personeli sınavları ve akademik yeterlilik sınavlarıyla yıllarca devam eder. Bu nedenle sınavlar yalnızca akademik değerlendirme araçları değil, aynı zamanda bireyin kimlik gelişimi ve benlik algısını etkileyen güçlü psikolojik deneyimler haline gelir. Psikoloji literatüründe sınav [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="2">Türkiye’de genç olmak çoğu zaman uzun bir sınav maratonunun içinde yaşamak anlamına gelir. Lise yıllarında başlayan bu süreç, üniversite sınavları, kamu personeli sınavları ve akademik yeterlilik sınavlarıyla yıllarca devam eder. Bu nedenle sınavlar yalnızca akademik değerlendirme araçları değil, aynı zamanda bireyin <b data-path-to-node="2" data-index-in-node="319">kimlik gelişimi</b> ve benlik algısını etkileyen güçlü psikolojik deneyimler haline gelir.</p>
<p data-path-to-node="3">Psikoloji literatüründe sınav kaygısı, bireyin performansının değerlendirildiği durumlarda ortaya çıkan yoğun bilişsel ve duygusal gerilim olarak tanımlanmaktadır (Spielberger &amp; Vagg, 1995). Ancak sınav kaygısı yalnızca performans baskısıyla açıklanamaz. Özellikle rekabetin yüksek olduğu toplumlarda sınavlar, bireyin değerinin ölçüldüğü sembolik alanlara dönüşür. Bu nedenle sınav başarısı çoğu zaman yalnızca akademik bir sonuç değil, aynı zamanda sosyal kabulün ve kişisel yeterliliğin göstergesi olarak algılanır.</p>
<h2 data-path-to-node="4"><b data-path-to-node="4" data-index-in-node="0">Psikanalitik Açıdan Benlik Değeri ve Sınav Kaygısı</b></h2>
<p data-path-to-node="5">Psikanalitik açıdan bakıldığında sınav kaygısı çoğu zaman benlik değeriyle yakından ilişkilidir. Kernberg’e göre kırılgan benlik yapısına sahip bireylerde başarı ve başarısızlık deneyimleri benlik bütünlüğünü doğrudan etkileyebilir (Kernberg, 1975). Bu durumda sınav, yalnızca bir bilgi ölçme aracı olmaktan çıkar; bireyin yeterli olup olmadığına dair içsel bir yargı alanına dönüşür. Başarısızlık ihtimali ise yoğun utanç ve değersizlik duygularını tetikleyebilir.</p>
<h2 data-path-to-node="6"><b data-path-to-node="6" data-index-in-node="0">Aile ve Toplumun Başarıya Yüklediği Anlam</b></h2>
<p data-path-to-node="7">Türkiye’de sınav kaygısını artıran önemli faktörlerden biri de aile ve toplumun başarıya yüklediği anlamdır. Akademik başarı çoğu zaman bireyin sosyal statüsü ile ilişkilendirilir. Bu nedenle gençler yalnızca kendi beklentileriyle değil, aynı zamanda ailelerinin ve çevrelerinin beklentileriyle de mücadele etmek zorunda kalırlar. Destekleyici aile ortamlarının sınav kaygısını azaltabildiği, aşırı eleştirel ve performans odaklı aile tutumlarının ise kaygıyı artırdığı araştırmalarla gösterilmiştir (Yıldırım, 2004).</p>
<h2 data-path-to-node="8"><b data-path-to-node="8" data-index-in-node="0">Psikolojik Baskının Sonuçları ve Performans Döngüsü</b></h2>
<p data-path-to-node="9">Bu psikolojik baskı uzun süre devam ettiğinde öğrencilerde <b data-path-to-node="9" data-index-in-node="59">tükenmişlik</b> benzeri belirtiler görülebilir. Uyku sorunları, dikkat güçlükleri, somatik belirtiler ve motivasyon kaybı sınav sürecinin sık görülen sonuçlarıdır. Araştırmalar yüksek sınav kaygısının akademik performansı da olumsuz etkileyebileceğini göstermektedir (Putwain, 2007). Böylece kaygı ve performans arasında kendini besleyen bir döngü oluşur.</p>
<h2 data-path-to-node="10"><b data-path-to-node="10" data-index-in-node="0">Eğitim Sisteminde Psikolojik Dayanıklılığın Önemi</b></h2>
<p data-path-to-node="11">Bu noktada eğitim sistemlerinin yalnızca başarıyı ölçmeye değil, aynı zamanda öğrencilerin <b data-path-to-node="11" data-index-in-node="91">psikolojik dayanıklılık</b> kapasitesini desteklemeye odaklanması önemlidir. Gençlerin potansiyelini tek bir sınav performansına indirgemek yerine çok boyutlu değerlendirme sistemleri geliştirmek daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.</p>
<p data-path-to-node="12">Sonuç olarak sınavlar bireyin hayatında önemli dönüm noktaları olabilir; ancak bir insanın değerini belirleyen tek ölçüt değildir. Türkiye’de sınavlara hazırlanan gençlerin yalnızca akademik başarıya değil, psikolojik iyi oluşa da ihtiyaçları vardır. Belki de eğitim sisteminin en önemli sorusu şu olmalıdır: Gençleri yalnızca başarılı bireyler olarak mı yetiştiriyoruz, yoksa aynı zamanda sağlam ve dayanıklı benlikler geliştirmelerine de alan açıyor muşuz?</p>
<h2 data-path-to-node="13"><b data-path-to-node="13" data-index-in-node="0">Kaynakça</b></h2>
<p data-path-to-node="14">Kernberg, O. F. (1975). <i data-path-to-node="14" data-index-in-node="24">Borderline conditions and pathological narcissism</i>. New York: Jason Aronson.</p>
<p data-path-to-node="15">Putwain, D. W. (2007). Test anxiety in UK schoolchildren: Prevalence and demographic patterns. <i data-path-to-node="15" data-index-in-node="95">British Journal of Educational Psychology</i>, 77(3), 579–593.</p>
<p data-path-to-node="16">Spielberger, C. D., &amp; Vagg, P. R. (1995). <i data-path-to-node="16" data-index-in-node="42">Test anxiety: Theory, assessment, and treatment</i>. Washington, DC: Taylor &amp; Francis.</p>
<p data-path-to-node="17">Yıldırım, İ. (2004). Aile ortamı ve sınav kaygısı arasındaki ilişki. <i data-path-to-node="17" data-index-in-node="69">Eğitim Araştırmaları Dergisi</i>, 4(16), 120–129.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/basariya-zorlanan-benlik-turkiyede-sinav-kaygisina-psikanalitik-bir-bakis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kardeşler Arasında Güç, Değer ve Psikolojik Miras</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/kardesler-arasinda-guc-deger-ve-psikolojik-miras/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kardesler-arasinda-guc-deger-ve-psikolojik-miras</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/kardesler-arasinda-guc-deger-ve-psikolojik-miras/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Elif Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Feb 2026 21:30:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyal Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=25670</guid>

					<description><![CDATA[Aile çoğu zaman güvenli bir liman olarak anlatılır. Ancak bazı evlerde çocuklar aynı çatı altında büyüse de aynı psikolojik iklimi paylaşmaz. Kardeşler arasında yapılan ayrımcılık, yalnızca ebeveyn tercihleriyle ilgili bir mesele değil; çocukların kimlik gelişimini, adalet algısını ve ilişki kurma biçimlerini şekillendiren güçlü bir sosyal ve psikolojik deneyimdir. Aile, çocuğun ilk sosyal sistemidir ve burada [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="3">Aile çoğu zaman güvenli bir liman olarak anlatılır. Ancak bazı evlerde çocuklar aynı çatı altında büyüse de aynı psikolojik iklimi paylaşmaz. Kardeşler arasında yapılan ayrımcılık, yalnızca ebeveyn tercihleriyle ilgili bir mesele değil; çocukların kimlik gelişimini, adalet algısını ve ilişki kurma biçimlerini şekillendiren güçlü bir sosyal ve psikolojik deneyimdir. Aile, çocuğun ilk sosyal sistemidir ve burada öğrenilen güç, değer ve sevgi dağılımı modeli çoğu zaman yetişkinlikte kurulan ilişkilerin görünmez şablonuna dönüşür (Bowen, 1978; Minuchin, 1974).</p>
<h2 data-path-to-node="4"><b data-path-to-node="4" data-index-in-node="0">Ayrımcılığın Varoluşsal Mesajı ve Benlik Değeri</b></h2>
<p data-path-to-node="5">Ayrımcılığa maruz kalan çocuk için aile içi dışlanma yalnızca daha az ilgi görmek değildir; varoluşsal bir mesaj taşır: “Sen yeterince önemli değilsin.” Sosyal karşılaştırma kuramı, bireylerin kendilerini yakın çevreleriyle kıyaslayarak değerlendirdiğini belirtir (Festinger, 1954). Kardeşler arasında tekrar eden eşitsizlikler, çocuğun benlik değerini doğrudan etkiler. Sürekli geri planda bırakılan ya da kardeşiyle kıyaslanan çocuk zamanla <b data-path-to-node="5" data-index-in-node="443">değersizlik şeması</b> geliştirebilir (Adler, 1956). Bu şema yalnızca çocuklukla sınırlı kalmaz; bireyin sosyal ilişkilerinde sürekli onay aramasına, reddedilmeye karşı aşırı hassasiyet geliştirmesine ve adalet konularında yoğun tepki vermesine zemin hazırlar.</p>
<h2 data-path-to-node="6"><b data-path-to-node="6" data-index-in-node="0">Yetişkinlik Stratejileri ve Koşullu Sevgi</b></h2>
<p data-path-to-node="7">Bu çocuklar yetişkinlikte sıklıkla iki uç strateji geliştirir. Bazıları görünmez kalmamak için aşırı başarı odaklı olur; değerlerini performansla kanıtlamaya çalışır. Diğerleri ise çabanın sonuç getirmeyeceğine inanarak geri çekilebilir. Her iki durumda da ortak tema, sevginin koşullu algılanmasıdır. Ebeveyn tutumlarının çocukların öz-yeterlik ve sosyal güven gelişimi üzerindeki etkisi literatürde güçlü biçimde vurgulanmaktadır (Baumrind, 1991). Çocuk sevginin eşit dağılmadığı bir ortamda büyüdüğünde, ilişkileri <b data-path-to-node="7" data-index-in-node="518">güvenli bağlar</b> yerine sürekli test edilen alanlar olarak deneyimleyebilir.</p>
<h2 data-path-to-node="8"><b data-path-to-node="8" data-index-in-node="0">Ayrıcalıklı Çocuğun Psikolojik Bedeli</b></h2>
<p data-path-to-node="9">Tercih edilen ya da daha çok değer gören çocuk için tablo dışarıdan avantajlı görünür. Daha fazla hoşgörü ve destek özgüveni besliyor gibi dursa da bu ayrıcalık çoğu zaman görünmez bir psikolojik bedel taşır. Çocuk, sevginin kendisine değil performansına yöneldiğini sezebilir. Kendilik psikolojisi perspektifi, aşırı idealizasyonun kırılgan bir benlik yapılanmasına yol açabileceğini öne sürer (Kohut, 1971). Böyle bir çocuk için hata yapmak yalnızca bir başarısızlık değil, kimliğe yönelik bir tehdit haline gelebilir.</p>
<h2 data-path-to-node="10"><b data-path-to-node="10" data-index-in-node="0">Narsisistik Savunmalar ve içsel Kırılganlık</b></h2>
<p data-path-to-node="11">Uzun vadede bu dinamik narsisistik savunmaların güçlenmesine zemin hazırlayabilir. Ayrıcalığa alışan çocuk, dış dünyanın eşitlikçi ve sınırlayıcı yapısıyla karşılaştığında yoğun hayal kırıklığı yaşayabilir. Eleştiriye tahammülsüzlük, hak edilmişlik hissi ve sürekli takdir ihtiyacı ortaya çıkabilir (Kernberg, 1975). Bazı durumlarda ise aşırı korunma bağımlı eğilimleri besler; çocuk risk alma ve karar verme becerilerini yeterince geliştiremez. Görünürde avantaj olan konum, içsel kırılganlığa dönüşür.</p>
<h2 data-path-to-node="12"><b data-path-to-node="12" data-index-in-node="0">Aile İçi Roller ve Kimlik Etiketleri</b></h2>
<p data-path-to-node="13">Kardeşler arasındaki bu eşitsizlik aile içinde kalıcı roller üretir. “Başarılı çocuk” ve “problemli çocuk” gibi etiketler zamanla kimliğin parçası haline gelir. Doğum sırası ve ebeveyn yatırımı üzerine yapılan çalışmalar, çocukların aile içindeki konumlarının davranış örüntülerini etkilediğini göstermektedir (Sulloway, 1996). Bu roller kardeş ilişkisini doğal bir dayanışma alanı olmaktan çıkarıp örtük bir güç dengesine dönüştürebilir.</p>
<h2 data-path-to-node="14"><b data-path-to-node="14" data-index-in-node="0">Sosyolojik Boyut ve Kuşaklar Arası Aktarım</b></h2>
<p data-path-to-node="15">Ayrımcılığın sosyolojik boyutu da önemlidir. Kültürel normlar, cinsiyet rolleri ya da başarı beklentileri bazı çocuklara daha fazla yatırım yapılmasını normalleştirebilir. Ebeveynler çoğu zaman bilinçli bir tercih yaptıklarını düşünmez; davranış <b data-path-to-node="15" data-index-in-node="246">kuşaklar arası aktarılan</b> bir örüntü halini alır. Bu durum eşitsizliği görünmezleştirir ve aile içinde kronik bir dengesizlik yaratır.</p>
<h2 data-path-to-node="16"><b data-path-to-node="16" data-index-in-node="0">Döngünün Kırılması ve Ebeveyn Farkındalığı</b></h2>
<p data-path-to-node="17">Döngünün kırılması ebeveyn farkındalığıyla mümkündür. Adalet, çocuklara aynı davranmak değil; her birinin ihtiyaçlarını gözetirken eşit değerde olduklarını hissettirmektir. Tutarlı duygusal mesajlar ve bilinçli ebeveynlik, aile içindeki güç dengesini yeniden kurabilir.</p>
<p data-path-to-node="18">Sonuç olarak kardeşler arasında ayrımcılık, yalnızca geçici bir ebeveyn hatası değil; çocukların psikolojik mimarisini şekillendiren güçlü bir süreçtir. Bir çocuk değersizlikle büyürken diğeri ayrıcalığın kırılganlığını taşıyabilir. Her iki deneyim de sevginin ve gücün nasıl dağıtıldığına dair derin bir öğrenme yaratır. Bu öğrenme, bireyin kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkinin temelini oluşturur — ve çoğu zaman yaşam boyu etkisini sürdürür.</p>
<h2 data-path-to-node="20"><b data-path-to-node="20" data-index-in-node="0">Kaynakça </b></h2>
<p data-path-to-node="21">Adler, A. (1956). <i data-path-to-node="21" data-index-in-node="18">The individual psychology of Alfred Adler</i>. Basic Books.</p>
<p data-path-to-node="22">Baumrind, D. (1991). The influence of parenting style on adolescent competence and substance use. <i data-path-to-node="22" data-index-in-node="98">Journal of Early Adolescence</i>, 11(1), 56–95.</p>
<p data-path-to-node="23">Bowen, M. (1978). <i data-path-to-node="23" data-index-in-node="18">Family therapy in clinical practice</i>. Jason Aronson.</p>
<p data-path-to-node="24">Festinger, L. (1954). A theory of social comparison processes. <i data-path-to-node="24" data-index-in-node="63">Human Relations</i>, 7(2), 117–140.</p>
<p data-path-to-node="25">Kernberg, O. F. (1975). <i data-path-to-node="25" data-index-in-node="24">Borderline conditions and pathological narcissism</i>. Jason Aronson.</p>
<p data-path-to-node="26">Kohut, H. (1971). <i data-path-to-node="26" data-index-in-node="18">The analysis of the self</i>. International Universities Press.</p>
<p data-path-to-node="27">Minuchin, S. (1974). <i data-path-to-node="27" data-index-in-node="21">Families and family therapy</i>. Harvard University Press.</p>
<p data-path-to-node="28">Sulloway, F. J. (1996). <i data-path-to-node="28" data-index-in-node="24">Born to rebel: Birth order, family dynamics, and creative lives</i>. Pantheon Books.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/kardesler-arasinda-guc-deger-ve-psikolojik-miras/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bedenden Önce Bağlar Öldü</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/bedenden-once-baglar-oldu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=bedenden-once-baglar-oldu</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/bedenden-once-baglar-oldu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Elif Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Jan 2026 21:40:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyal Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=22947</guid>

					<description><![CDATA[Pandemi nihayet sona erdi derken dünya yerinde durmuyor değildi ancak bazı şeyler değişmiş gibiydi. Şehirler yeniden dolup taşmaya başlamış, kapalı kapılar açılmış, yaşam alışılmış eski ritmine dönmeye çalışıyordu ama bundan emin miyiz orası net değildi. Pek çok insan aynı duyguda buluşuyordu: Dünya fiziksel olarak değişmemişti ama hislerimiz aynı duyumsanmıyordu. Daha soluk, daha mesafeli ve daha [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="1">Pandemi nihayet sona erdi derken dünya yerinde durmuyor değildi ancak bazı şeyler değişmiş gibiydi. Şehirler yeniden dolup taşmaya başlamış, kapalı kapılar açılmış, yaşam alışılmış eski ritmine dönmeye çalışıyordu ama bundan emin miyiz orası net değildi. Pek çok insan aynı duyguda buluşuyordu: Dünya fiziksel olarak değişmemişti ama hislerimiz aynı duyumsanmıyordu. Daha soluk, daha mesafeli ve daha temkinliydi. İnsanlar yalnızca hastalıktan değil, birbirleriyle olan ilişkilerinde çekimser hâle gelmişti. Asıl kayıp bedenlerde değil, insan ilişkilerindeki bağlarda yaşanmıştı sanki.</p>
<p data-path-to-node="2">Bu duyguyu gerçekçi bir yerden ele aldığımızda yalnızca bireysel bir melankoliye indirgenemez. Tarih boyunca bazı felaketler vardır ki sadece ölümlerle açıklanamaz kaybettirdikleri; insanın etrafıyla, kendiyle ve dünya ile kurduğu temel güven ilişkisini de yaralar. Sosyolog Kai Erikson’un <b data-path-to-node="2" data-index-in-node="290">kolektif travma</b> kavramı, tam da bu tür durumları açıklamak için geliştirilmiştir. Erikson’a göre kolektif travma, bireysel ruhsal yaralanmaların ötesinde, bir toplumun ortak anlam dünyasını, güven duygusunu ve sosyal dokusunu sarsar (Erikson, 1976). Salgınlar, savaşlar ve büyük afetler bu kırılmanın en görünür hâllerindendir. Çünkü tehdit çoğu zaman kontrol edilemez ve öngörülemezdir; bireyin güvenlik algısını temelden sarsar.</p>
<h2 data-path-to-node="3"><strong>Tarihsel Süreçte Salgınlar ve Toplumsal Kırılmalar</strong></h2>
<ol start="14" data-path-to-node="4">
<li>
<p data-path-to-node="4,0,0">yüzyılda Avrupa’da yapısal bir kırılma yaratan veba salgını, görünmeyen tehdidin insan ilişkilerini nasıl çözündürdüğünün en erken kitlesel tehditlerinden biridir. Giovanni Boccaccio, Decameron’da insanların salgın dönemlerinde endişe ve korkudan birbirlerinden kaçışını anlatırken salgının yalnızca bedenleri değil, merhameti, vicdanı ve toplumsal bağlılığı da yok ettiğini yazar. Sözün özü; toplumsal bağlılığı kırılgan hale getirmesinden söz eder. Kardeş kardeşten, komşu komşudan, anne evladından uzaklaşmıştır. Veba, insanlara hayatta kalmanın bedelinin yalnızlıkla sonuçlanabileceğini öğretmiştir (Boccaccio, 1353/2013). Bu yalnızlık, yalnızca fiziksel bir ayrışma değil; duygusal ve ahlaki bir kopuş anlamına da gelir.</p>
</li>
</ol>
<p data-path-to-node="5">Benzer çözülmeler, doğal afetler sonrasında da gözlemlenmiştir. Depremler, seller, yangınlar ve büyük kazalar yalnızca fiziksel yıkım yaratmaz; bireyin dünyaya dair temel varsayımlarını da altını üstüne getirebilir fikrini güçlendirir. Afetler sonrası süreçte “güvende olma, korunma ve süreklilik” duygusu zedelenir. Afet ertesi dönemde bireylerin birbirinden ve çevrelerine karşı bazı duygu ve davranışları gözlemlenmiştir: Dalgın, kopuk ve donuk hâlleri… Bu dalgınlık çoğu zaman dikkat dağınıklığı değildir sadece; travmatik yaşantının ruhsal bir yansımasıdır. Travma, zihni devamlı tehdit tarayan bir duruma sokar; birey anda kalmada anı yaşamada zorlanır, çevresiyle kurduğu bağ zayıflar. Böylece insanlar hem kendilerinden hem de başkalarından uzaklaşabilir.</p>
<h2 data-path-to-node="6"><strong>Kolera ve İspanyol Gribi&#8217;nin Sosyal Etkileri</strong></h2>
<ol start="19" data-path-to-node="7">
<li>
<p data-path-to-node="7,0,0">yüzyılda yaşanan kolera salgınları da hastalığın yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyal bir fenomen olduğunu göstermiştir. Hastalığın kaynağı henüz saptanmadığında korku bilime değil, önyargıya yaslanmıştır. Kolera yoksullukla, göçmenlerle ve “kirli” kabul edilen yerel yerleşimlerle ilişkilendirilmiş; mevcut hastalık ahlaki bir eksiklik gibi yorumlanmıştır. Bu süreç, toplumsal dayanışmanın, karşılıklı yardımlaşmanın yerini birbirini suçlamaya ve dışlamaya bırakmasına neden olmuştur (Snowden, 2019). İnsanlar yalnızca hastalıktan değil, birbirlerinden de korunmaya çalışmış; temas kurmak yerini mesafeli olmaya bırakmıştır.</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="7,1,0">yüzyılın başında yaşanan İspanyol Gribi ise bu <b data-path-to-node="7,1,0" data-index-in-node="47">güvensizlik</b> hâlini küresel ölçekte zeminini sağlamlaştırmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından gelen bu salgın, zaten kayıplarla harmanlanmış dünyamızda geleceğe dair umut fikrini daha da zayıflatmıştır. Genç ve sağlıklı bedenlerin aniden ölmesi, sağlığın artık bireysel bir güvence olmadığını göstermiştir. İspanyol Gribi ile birlikte modern insan, bedenine olduğu kadar ötekine de mesafeyle bakmayı öğrenmiştir. El sıkışmak, kalabalıkların içinde bulunmak ve aynı havayı solumak bile şüphe uyandırır bir hâle gelmiştir (Crosby, 2003).</p>
</li>
</ol>
<h2 data-path-to-node="8"><strong>Görünmeyen Kayıplar ve Toplumsal Hafıza</strong></h2>
<p data-path-to-node="9">Veba, kolera, İspanyol Gribi, doğal afetler ve Covid-19 arasında ortak bir çizgi vardır. Hepsi, görünmeyen ya da kontrol edilemeyen bir tehdidin insan ilişkilerini nasıl tersine çevirdiğini gösterir. Bu süreçlerde insanlar çoğu zaman dalgın, içe çekilmiş ve duygusal olarak donuk görünür. Bu durum bir zayıflık değil; travmanın doğal bir sonucudur. Salgınlar ve afetler, insanın yalnızca doğaya değil, birbirine de ne kadar bağımlı olduğunu hatırlatırken; aynı zamanda bu bağların ne kadar kırılgan olduğunu da açığa çıkarır (Erikson, 1976; Snowden, 2019).</p>
<p data-path-to-node="10">Tarihsel kayıtlar bize felaketlerin geçici olduğunu bir yandan da meydana çıkardıkları güvensizlik ve kopukluk hissinin izleri zaman içinde silinmeyen sonuçlar doğurduğunu fısıldar kulağımıza. Şehirler yeniden kalabalıklaşır, hayat akışını bulur ve nehirde akan nilüferler gibi süzülmeye devam eder. Ama insanlar arasındaki güven bağı eski haline aynı hızda dönecek şekilde değildir. Belki de bu yüzden pandemi öncesi dünya herkesin kafasında çok daha ışıltılı ve renkli hatırlanır. Eski zaman daha güvenli olduğu için değil de görünmeyen iplerle bağlı insan ilişkilerimiz henüz bu kadar hırpalanmamış olduğu için. Çünkü bazı kayıplar istatistiklere yansımaz. Kişilerin ruhunda ve toplumsal hafızada derin izler bırakır tıpkı eriyen mumla mühürlenen mektup gibi. Ve bazen, bedenden önce <b data-path-to-node="10" data-index-in-node="787">bağlar</b> ölür.</p>
<h2 data-path-to-node="12"><strong>Kaynakça </strong></h2>
<p data-path-to-node="12">Boccaccio, G. (2013). <i data-path-to-node="12" data-index-in-node="31">Decameron</i> (G. H. McWilliam, Trans.). Penguin Classics. (Orijinal eser 1353 yılında yazılmıştır) Crosby, A. W. (2003). <i data-path-to-node="12" data-index-in-node="149">America’s forgotten pandemic: The influenza of 1918</i> (2nd ed.). Cambridge University Press. Erikson, K. (1976). <i data-path-to-node="12" data-index-in-node="260">Everything in its path: Destruction of community in the Buffalo Creek flood</i>. Simon &amp; Schuster. Snowden, F. M. (2019). <i data-path-to-node="12" data-index-in-node="378">Epidemics and society: From the Black Death to the present</i>. Yale University Press.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/bedenden-once-baglar-oldu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Donmuş Zamanın Rüya Diline Çözülüşü</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/donmus-zamanin-ruya-diline-cozulusu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=donmus-zamanin-ruya-diline-cozulusu</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/donmus-zamanin-ruya-diline-cozulusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Elif Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Nov 2025 21:00:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikanaliz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=18647</guid>

					<description><![CDATA[Travma, zihnin taşıyamadığı bir fazlalıktır; kelimelerin anlamını yitirdiği, zamanın donduğu bir andır. Kişi, travmayı bastırarak yaşamına devam eder; ancak bastırılan hiçbir şey bütünüyle sessiz kalmaz. Freud’un deyişiyle, “bastırılan geri döner.” Bu dönüşün en incelikli biçimlerinden biri rüyalardır. Rüyalar, bilincin susturduğu duyguların, yarım kalmış hikâyelerin ve donmuş anıların sahnesidir. Freud’un Rüyaya Bakışı: Bastırılanın Dönüşü Freud, Rüyaların [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="443" data-end="851"><strong data-start="443" data-end="453">Travma</strong>, zihnin taşıyamadığı bir fazlalıktır; kelimelerin anlamını yitirdiği, zamanın donduğu bir andır. Kişi, travmayı bastırarak yaşamına devam eder; ancak bastırılan hiçbir şey bütünüyle sessiz kalmaz. Freud’un deyişiyle, “bastırılan geri döner.” Bu dönüşün en incelikli biçimlerinden biri <strong data-start="739" data-end="750">rüyalar</strong>dır. Rüyalar, bilincin susturduğu duyguların, yarım kalmış hikâyelerin ve donmuş anıların sahnesidir.</p>
<h2 data-start="853" data-end="903"><strong data-start="856" data-end="903">Freud’un Rüyaya Bakışı: Bastırılanın Dönüşü</strong></h2>
<p data-start="905" data-end="1265">Freud, <em data-start="912" data-end="930">Rüyaların Yorumu</em> adlı eserinde rüyayı “<strong data-start="953" data-end="967">bilinçdışı</strong>na giden kral yolu” olarak tanımlar. Ona göre rüyalar, bastırılmış arzuların ve travmatik deneyimlerin dolaylı biçimde dışavurumudur. Travmatik anı, bilinç tarafından tolere edilemediği için sansürlenir; fakat bu enerji, rüyada semboller, imgeler ve dolaylı anlatımlar aracılığıyla yeniden belirir.</p>
<p data-start="1267" data-end="1561">Rüyalar böylece bilinçdışının “deformasyona uğramış dilek ifadeleri” hâline gelir. Travma geçmişi olan bir bireyde tekrarlayan rüyalar, bastırılmış anının yeniden sahnelenmesidir. Bu tekrar, kişinin içsel bir çözülme arayışını; yani travmatik enerjinin sembolik biçimde boşalmasını temsil eder.</p>
<h2 data-start="1563" data-end="1620"><strong data-start="1566" data-end="1620">Jung’un Rüya Anlayışı: Ruhun Kendini Onarma Çabası</strong></h2>
<p data-start="1622" data-end="1863">Jung ise rüyaları yalnızca bastırılmış arzuların değil, aynı zamanda ruhun bütünlüğünü yeniden kurma çabasının bir parçası olarak ele alır. <em data-start="1762" data-end="1771">Rüyalar</em> adlı eserinde Jung, rüyaları “psişiğin kendi kendini düzenleme girişimi” olarak tanımlar.</p>
<p data-start="1865" data-end="2105">Freud’un aksine, rüyalarda geçmişin değil, aynı zamanda geleceğe yönelik potansiyellerin de bulunduğunu savunur. Jung’a göre travmatik rüyalar yalnızca geçmiş acının yankısı değil, bireyin kendiliğini iyileştirme ve bütünleştirme çabasıdır.</p>
<p data-start="2107" data-end="2410">Travma sonrası görülen yoğun rüyalar, ruhun kendini onarmaya, parçalanmış benliği birleştirmeye çalıştığı bir sürecin göstergesidir. Freud’un yaklaşımı rüyayı bir deşarj alanı olarak görürken; Jung için rüya bir diyalog alanıdır. Freud’un rüyasında geçmiş konuşur, Jung’un rüyasında ise benliğin tamamı.</p>
<p data-start="2412" data-end="2682">Her iki kuramcı da travmatik yaşantıların bilinçdışında canlı biçimde sürdüğünü kabul eder; ancak Freud bu içeriğin bastırılmış arzu biçiminde döndüğünü, Jung ise bu içeriğin bilinçdışı tarafından dönüştürülerek anlamlı bir bütün hâline getirilmeye çalışıldığını söyler.</p>
<h2 data-start="2684" data-end="2735"><strong data-start="2687" data-end="2735">Modern Yaklaşımlar: Rüyanın Beden–Zihin Bağı</strong></h2>
<p data-start="2737" data-end="3032">Modern travma kuramı, bu iki bakışı birbirine yaklaştırır. Bessel van der Kolk’un (2014) belirttiği gibi, travmatik anılar sözcüklerle değil, beden ve imge diliyle geri döner. Bu yönüyle <strong data-start="2924" data-end="2935">rüyalar</strong>, bastırılmış travmatik enerjinin hem zihinsel hem bedensel çözülmesinde bir ara sahne oluşturur.</p>
<p data-start="3034" data-end="3191">Allan Schore’un nöropsikanalitik yaklaşımında da (2012) rüyalar, duygusal hafızanın yeniden düzenlenmesini sağlayan nörolojik bir işlem alanı olarak görülür.</p>
<h2 data-start="3193" data-end="3241"><strong data-start="3196" data-end="3241">Rüyalardaki Sembollerin Psikanalitik Dili</strong></h2>
<p data-start="3243" data-end="3373">Rüyalardaki semboller yalnızca rastlantısal imgeler değildir; her biri bastırılmış bir duygunun psikanalitik izini taşır. Örneğin:</p>
<ul data-start="3375" data-end="3807">
<li data-start="3375" data-end="3485">
<p data-start="3377" data-end="3485">Kaybolma veya kovalanma rüyaları → çocuklukta yaşanan terk edilme ya da güvensizlik duygusunun sembolüdür.</p>
</li>
<li data-start="3486" data-end="3527">
<p data-start="3488" data-end="3527">Su → bastırılmış duyguların derinliği</p>
</li>
<li data-start="3528" data-end="3571">
<p data-start="3530" data-end="3571">Yangın → bastırılmış öfkenin dışavurumu</p>
</li>
<li data-start="3572" data-end="3642">
<p data-start="3574" data-end="3642">Yıkılan evler → benliğin çöküşü ya da aile içi travmaların yankısı</p>
</li>
<li data-start="3643" data-end="3701">
<p data-start="3645" data-end="3701">Donmuş, konuşamayan beden → travma anındaki çaresizlik</p>
</li>
<li data-start="3702" data-end="3745">
<p data-start="3704" data-end="3745">Ölüm temalı rüyalar → tamamlanmamış yas</p>
</li>
<li data-start="3746" data-end="3807">
<p data-start="3748" data-end="3807">Yüksekten düşme veya uçma → kontrol ve özgürlük çatışması</p>
</li>
</ul>
<p data-start="3809" data-end="4090">Jung’un diliyle bu semboller yalnızca bireysel travmanın değil, kolektif bilinçdışının arketipik imgeleridir. Bir kişi karanlık bir ormanda kaybolduğunu rüyasında gördüğünde, bu yalnızca kişisel korkunun değil, insanlığın bilinmez karşısındaki kadim kaygısının da temsili olabilir.</p>
<p data-start="4092" data-end="4203">Freud için bu kayboluş bastırılmış arzuların deformasyonu, Jung için ise ruhun dönüşüm sürecinin başlangıcıdır.</p>
<h2 data-start="4205" data-end="4247"><strong data-start="4208" data-end="4247">Sonuç: Rüyaların Sessiz Sembol Dili</strong></h2>
<p data-start="4249" data-end="4532">Sonuçta, <strong data-start="4258" data-end="4269">rüyalar</strong> yalnızca gecenin gizemli hikâyeleri değildir; onlar, ruhun kendini duyurmak için bulduğu bir dil biçimidir. Kelimeler yetmediğinde, <strong data-start="4402" data-end="4416">bilinçdışı</strong> rüya aracılığıyla konuşur. Ve belki de en derin iyileşme, kelimelerle değil, rüyaların sessiz sembollerinde başlar.</p>
<h2 data-start="4534" data-end="4549"><strong data-start="4537" data-end="4549">Kaynakça</strong></h2>
<p data-start="4551" data-end="5093">Freud, S. (1900/2010). <em data-start="4574" data-end="4592">Rüyaların yorumu</em> (Çev. E. Kapkın). Payel Yayınları.<br data-start="4627" data-end="4630" />Jung, C. G. (1948/2016). <em data-start="4655" data-end="4664">Rüyalar</em> (Çev. Z. A. Yılmazer). Pinhan Yayıncılık.<br data-start="4706" data-end="4709" />van der Kolk, B. (2014). <em data-start="4734" data-end="4809">The body keeps the score: Brain, mind, and body in the healing of trauma.</em> Viking.<br data-start="4817" data-end="4820" />Schore, A. N. (2012). <em data-start="4842" data-end="4884">The science of the art of psychotherapy.</em> Norton.<br data-start="4892" data-end="4895" />Ogden, P., &amp; Fisher, J. (2015). <em data-start="4927" data-end="4997">Sensorimotor psychotherapy: Interventions for trauma and attachment.</em> Norton.<br data-start="5005" data-end="5008" />Hartmann, E. (2011). <em data-start="5029" data-end="5068">The nature and functions of dreaming.</em> Oxford University Press.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/donmus-zamanin-ruya-diline-cozulusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Balmumundan Kanatlar: Düşmek Üzerine</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/balmumundan-kanatlar-dusmek-uzerine/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=balmumundan-kanatlar-dusmek-uzerine</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/balmumundan-kanatlar-dusmek-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Elif Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Oct 2025 21:23:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Klinik Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=16667</guid>

					<description><![CDATA[Hayal kırıklığı…İnsanın umutla ördüğü köprülerin birer birer yıkıldığı, içsel dengelerin sarsıldığı o tanıdık duygu.Bazen bir hedef tutmaz, bazen bir ilişki biter, bazen de bir çaba karşılıksız kalır. Çoğu insan için bu duygular gelip geçicidir; zamanla kabuk bağlar.Fakat bazıları için hayal kırıklığı, içe çöken bir karanlığın başlangıcına dönüşür. Bu karanlık yalnızca bir duygusal düşüş değildir; kişinin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<article class="text-token-text-primary w-full focus:outline-none [--shadow-height:45px] has-data-writing-block:pointer-events-none has-data-writing-block:-mt-(--shadow-height) has-data-writing-block:pt-(--shadow-height) [&amp;:has([data-writing-block])&gt;*]:pointer-events-auto [content-visibility:auto] supports-[content-visibility:auto]:[contain-intrinsic-size:auto_100lvh] scroll-mt-[calc(var(--header-height)+min(200px,max(70px,20svh)))]" dir="auto" tabindex="-1" data-turn-id="request-68fb32d3-16e8-832a-9096-121de6cd9ada-1" data-testid="conversation-turn-150" data-scroll-anchor="true" data-turn="assistant">
<div class="text-base my-auto mx-auto pb-10 [--thread-content-margin:--spacing(4)] thread-sm:[--thread-content-margin:--spacing(6)] thread-lg:[--thread-content-margin:--spacing(16)] px-(--thread-content-margin)">
<div class="[--thread-content-max-width:40rem] thread-lg:[--thread-content-max-width:48rem] mx-auto max-w-(--thread-content-max-width) flex-1 group/turn-messages focus-visible:outline-hidden relative flex w-full min-w-0 flex-col agent-turn" tabindex="-1">
<div class="flex max-w-full flex-col grow">
<div class="min-h-8 text-message relative flex w-full flex-col items-end gap-2 text-start break-words whitespace-normal [.text-message+&amp;]:mt-1" dir="auto" data-message-author-role="assistant" data-message-id="e78bd120-858e-4122-b549-8a040150242d" data-message-model-slug="gpt-5">
<div class="flex w-full flex-col gap-1 empty:hidden first:pt-[1px]">
<div class="markdown prose dark:prose-invert w-full break-words dark markdown-new-styling">
<p data-start="106" data-end="318"><strong data-start="106" data-end="125">Hayal kırıklığı</strong>…<br data-start="126" data-end="129" />İnsanın umutla ördüğü köprülerin birer birer yıkıldığı, içsel dengelerin sarsıldığı o tanıdık duygu.<br data-start="229" data-end="232" />Bazen bir hedef tutmaz, bazen bir ilişki biter, bazen de bir çaba karşılıksız kalır.</p>
<p data-start="320" data-end="617">Çoğu insan için bu duygular gelip geçicidir; zamanla kabuk bağlar.<br data-start="386" data-end="389" />Fakat bazıları için hayal kırıklığı, içe çöken bir karanlığın başlangıcına dönüşür. Bu karanlık yalnızca bir duygusal düşüş değildir; kişinin <strong data-start="531" data-end="552">kendilik algısına</strong>, dünyaya bakışına ve <strong data-start="574" data-end="600">geleceğe dair inancına</strong> da nüfuz eder.</p>
<p data-start="619" data-end="860"><strong data-start="619" data-end="655">Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT)</strong>, bu karanlığa olaylardan çok, olaylara yüklenen <strong data-start="704" data-end="716">anlamlar</strong> üzerinden yaklaşır.<br data-start="736" data-end="739" />Çünkü BDT’ye göre bizi depresyona iten şey, yaşanan olayın kendisi değil; o olayı nasıl yorumladığımızdır (Beck, 1976).</p>
<p data-start="862" data-end="1001">Bu bakış açısı, bireyi edilgen bir kurban olmaktan çıkarır; <strong data-start="922" data-end="974">düşüncelerini fark eden, seçen ve dönüştürebilen</strong> bir özne hâline getirir.</p>
<h2 data-start="1008" data-end="1060"><strong data-start="1011" data-end="1058">Otomatik Düşünceler ve Bilişsel Çarpıtmalar</strong></h2>
<p data-start="1062" data-end="1254">Bir hayal kırıklığı yaşandığında, kişi kendi içinde şu tür <strong data-start="1121" data-end="1152">otomatik olumsuz düşünceler</strong> üretir:<br data-start="1160" data-end="1163" />“Ben zaten başarısız biriyim.”<br data-start="1193" data-end="1196" />“Kimse beni önemsemiyor.”<br data-start="1221" data-end="1224" />“Yine her şey elimde kaldı.”</p>
<p data-start="1256" data-end="1396">Bu düşünceler duygusal çöküşü hızlandırır. Zihin, bir kez bu çarpık inançları beslemeye başladığında, her yeni deneyim aynı kalıba oturur:</p>
<p data-start="1399" data-end="1436">“Başaramadım çünkü ben yetersizim.”</p>
<p data-start="1438" data-end="1524">Oysa BDT, kişiyi bu düşünceleri fark etmeye ve sorgulamaya davet eder (Burns, 1980):</p>
<ul data-start="1525" data-end="1649">
<li data-start="1525" data-end="1564">
<p data-start="1527" data-end="1564">Gerçekten her zaman mı başarısızım?</p>
</li>
<li data-start="1565" data-end="1602">
<p data-start="1567" data-end="1602">Bu olay beni tamamen mi tanımlar?</p>
</li>
<li data-start="1603" data-end="1649">
<p data-start="1605" data-end="1649">Bu durumun başka açıklamaları olabilir mi?</p>
</li>
</ul>
<p data-start="1651" data-end="1874">Bu sorgulama, <strong data-start="1665" data-end="1698">bilişsel yeniden yapılanmanın</strong> ilk adımıdır.<br data-start="1712" data-end="1715" />Kişi zamanla fark eder ki <strong data-start="1741" data-end="1807">hayal kırıklığı bir kimlik değil, sadece yaşanmış bir olaydır.</strong><br data-start="1807" data-end="1810" />Düşünceler değişmeye başladığında, duygular da peşinden gelir.</p>
<h2 data-start="1881" data-end="1926"><strong data-start="1884" data-end="1924">Mitolojik Bir Ayna: Ikarus’un Düşüşü</strong></h2>
<p data-start="1928" data-end="2112">Yunan mitolojisinde <strong data-start="1948" data-end="1970">Ikarus’un hikâyesi</strong>, bu psikolojik süreci sembolik biçimde anlatır.<br data-start="2018" data-end="2021" />Ikarus, babası <strong data-start="2036" data-end="2048">Daidalos</strong>’la birlikte Girit’ten kaçmak için balmumundan kanatlar yapar.</p>
<p data-start="2114" data-end="2134">Babası onu uyarır:</p>
<p data-start="2137" data-end="2230">“Ne çok yükseğe uç, ne çok alçağa. Güneş balmumunu eritir, deniz nemi kanatlarını ıslatır.”</p>
<p data-start="2232" data-end="2402">Ancak Ikarus, özgürlüğün büyüsüne kapılır; aklındaki tek düşünce **“Artık hiçbir sınırım yok”**tur.<br data-start="2331" data-end="2334" />Güneşe yaklaştıkça balmumu erir, kanatlar çözülür ve Ikarus düşer.</p>
<p data-start="2404" data-end="2595">Bu hikâye yalnızca bir mit değil, aslında <strong data-start="2446" data-end="2488">bir bilişsel çarpıtmanın trajedisidir.</strong><br data-start="2488" data-end="2491" />Ikarus’un “Ben her şeyi yapabilirim” inancı, <strong data-start="2536" data-end="2593">gerçeğe dayanmayan, aşırı genellenmiş bir düşüncedir.</strong></p>
<p data-start="2597" data-end="2808">Gerçekle yüzleştiğinde bu büyük beklenti, yerini büyük bir hayal kırıklığına bırakır.<br data-start="2682" data-end="2685" />Tıpkı depresyonda olduğu gibi: kişi, dünyanın ya tamamen iyi ya da tamamen kötü olduğu bir ikileme sıkışır (Ellis, 1994).</p>
<p data-start="2810" data-end="2940">Bu ikilem, <strong data-start="2821" data-end="2843">bilişsel esnekliği</strong> ortadan kaldırır; insanı “ya hep ya hiç” düşünme tuzağına iter.<br data-start="2907" data-end="2910" />Umut, yerini düşüşe bırakır.</p>
<h2 data-start="2947" data-end="3000"><strong data-start="2950" data-end="2998">Düşmek, Yeniden Kalkmak ve Zihinsel Esneklik</strong></h2>
<p data-start="3002" data-end="3165">Ancak <strong data-start="3008" data-end="3042">Bilişsel Davranışçı Terapi’nin</strong> öğrettiği şey, bu düşüşün nihai olmadığıdır.<br data-start="3087" data-end="3090" />İnsan, düştüğü yerden kalkabilmek için önce <strong data-start="3134" data-end="3163">düşüncelerine bakmalıdır.</strong></p>
<p data-start="3167" data-end="3290">Belki de Ikarus’un düşüşü, insanın kendi zihnine inmesini simgeler.<br data-start="3234" data-end="3237" />BDT, o zihnin içinde yeniden kanat yapmayı öğretir.</p>
<p data-start="3292" data-end="3367">Yeni kanatlar, bu kez <strong data-start="3314" data-end="3365">gerçeklerle daha uyumlu, dayanıklı ve esnektir.</strong></p>
<p data-start="3369" data-end="3515"><strong data-start="3369" data-end="3382">Depresyon</strong>, çoğu zaman içsel bir sessizliktir.<br data-start="3418" data-end="3421" />Ama o sessizlikte yankılanan şey, gerçeğin kendisi değil; <strong data-start="3479" data-end="3513">zihnimizin ona dair yorumudur.</strong></p>
<p data-start="3517" data-end="3676">BDT, bu yankıyı fark etmeyi ve dönüştürmeyi öğretir.<br data-start="3569" data-end="3572" />Zihnin içinde yankılanan “Ben değersizim.” düşüncesi, sorgulandığında yerini şu düşünceye bırakabilir:</p>
<p data-start="3679" data-end="3721">“Ben değerliyim ama şu an zorlanıyorum.”</p>
<p data-start="3723" data-end="3944">Bu küçük değişim, duygusal deneyimi bütünüyle dönüştürebilir.<br data-start="3784" data-end="3787" />Çünkü <strong data-start="3793" data-end="3849">düşünceler değiştiğinde, duygular da peşinden gelir.</strong><br data-start="3849" data-end="3852" />Ve bazen, yeniden uçmak için tek gereken şey, kendi zihnimizdeki <strong data-start="3917" data-end="3942">balmumunu onarmaktır.</strong></p>
<h3 data-start="4077" data-end="4361"><strong data-start="4077" data-end="4089">Kaynakça</strong></h3>
<p data-start="4077" data-end="4361" data-is-last-node="" data-is-only-node="">Beck, A. T. (1976). <em data-start="4112" data-end="4160">Cognitive therapy and the emotional disorders.</em> International Universities Press.<br data-start="4194" data-end="4197" />Burns, D. D. (1980). <em data-start="4218" data-end="4255">Feeling good: The new mood therapy.</em> William Morrow.<br data-start="4271" data-end="4274" />Ellis, A. (1994). <em data-start="4292" data-end="4329">Reason and emotion in psychotherapy</em> (Rev. ed.). Birch Lane Press.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="z-0 flex min-h-[46px] justify-start"></div>
</div>
</div>
</article>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/balmumundan-kanatlar-dusmek-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilinçdışının Kapısını Aralamak</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/bilincdisinin-kapisini-aralamak/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=bilincdisinin-kapisini-aralamak</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/bilincdisinin-kapisini-aralamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Elif Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Sep 2025 21:27:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikanalitik Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=13866</guid>

					<description><![CDATA[“Rüya, bilinçdışına giden kral yoludur.” Freud’un (2013) bu cümlesi, psikanalizin en güçlü önermelerinden biri olarak hâlâ yankılanıyor. Düşlerin Yorumu, yalnızca bir kitap değil; insanın kendi karanlık dünyasına açılan bir kapıdır. Freud’un (2013) yayımladığı bu eser, ruhun saklı yüzünü görünür kılarak psikoloji tarihinde devrim yaratmıştır. Çoğumuz sabah uyanınca rüyalarımızı hafife alır, onları zihnin rastgele oyunları olarak [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="245" data-end="833">“Rüya, <strong data-start="252" data-end="268">bilinçdışına</strong> giden kral yoludur.” Freud’un (2013) bu cümlesi, <strong data-start="318" data-end="332">psikanaliz</strong>in en güçlü önermelerinden biri olarak hâlâ yankılanıyor. <em data-start="390" data-end="407">Düşlerin Yorumu</em>, yalnızca bir kitap değil; insanın kendi karanlık dünyasına açılan bir kapıdır. Freud’un (2013) yayımladığı bu eser, ruhun saklı yüzünü görünür kılarak psikoloji tarihinde devrim yaratmıştır. Çoğumuz sabah uyanınca rüyalarımızı hafife alır, onları zihnin rastgele oyunları olarak görürüz. Oysa Freud (2013), rüyaların bastırılmış arzuların, yarım kalmış hikâyelerin ve yasaklı düşüncelerin simgesel dili olduğunu öne sürer.</p>
<h2 data-start="835" data-end="868"><strong data-start="838" data-end="868">Rüyaların Simgesel Dünyası</strong></h2>
<p data-start="870" data-end="1292">Bir kapı, kapanmış bir ilişkiyi; bir yolculuk, kaybolan fırsatları; tekrarlayan düşme sahneleri ise kontrol kaybı korkusunu işaret eder. Ancak rüyaların yalnızca masum simgelerden ibaret olmadığını da vurgulamak gerekir. Onlar aynı zamanda ruhun gölge tarafını, yani kabul edilemeyen arzuları da açığa çıkarır. Freud’a (2013) göre her rüya iki düzeyde okunur: açık içerik, uyandığımızda hatırladığımız yüzeysel sahnedir.</p>
<p data-start="1294" data-end="1725">Örtük içerik ise rüyanın asıl özünü, bastırılmış ve çoğu kez rahatsız edici düşünceleri barındırır. İşte <strong data-start="1399" data-end="1413">psikanaliz</strong>in görevi bu örtük içeriği açığa çıkarmaktır. Bir annenin kaybından sonra tekrarlayan bir “boğulma” rüyası, yasın örtük ifadesi olabilir. Yıllarca bastırılmış öfke, rüyada saldırgan bir sahneye dönüşebilir. Yasaklı bir arzu ise, tanımadığımız bir yabancıyla kurulan tuhaf yakınlıklar şeklinde ortaya çıkabilir.</p>
<h2 data-start="1727" data-end="1767"><strong data-start="1730" data-end="1767">Rüya Yorumu ve Ruhun Gölge Tarafı</strong></h2>
<p data-start="1769" data-end="2228">Rüyaların karanlık yüzü, aslında insanın en çıplak haliyle karşılaştığı alandır. Çünkü bilinç, gündüzleri sansür uygular; toplumsal normlara, ahlaka ve kimlik maskelerine uyar. Oysa gece olduğunda bu sansür gevşer, ruh en dürüst ama aynı zamanda en rahatsız edici sözlerini fısıldar. Bu nedenle Freud (2013), rüyaları “ruhun gizli arzularının tatmini” olarak tanımlar. Bu arzuların bir kısmı, bilinçli benliğin asla kabul etmeyeceği kadar karanlık olabilir.</p>
<p data-start="2230" data-end="2496">Psikanalitik süreçte bu karanlık anlamlarla karşılaşmak kolay değildir. Bir danışan, kendi rüyasında gördüğü şiddet ya da cinsellik imgelerinden ürkebilir. Fakat işte tam da bu noktada <strong data-start="2415" data-end="2430">rüya yorumu</strong> devreye girer: önemli olan rüyayı yargılamak değil, anlamaktır.</p>
<h2 data-start="2498" data-end="2533"><strong data-start="2501" data-end="2533">Rüyaların Psikanalitik Önemi</strong></h2>
<p data-start="2535" data-end="3035">Rüyalar bize yalnızca kim olmak istediğimizi değil, aynı zamanda kim olmaktan korktuğumuzu da gösterir. Freud’un (2013) rüya kuramı zamanla tartışmalara yol açtı. Jung (akt. Laplanche &amp; Pontalis, 1973), rüyaları daha kolektif ve sembolik bir düzlemde ele alırken, günümüz nörobilimcileri rüyaların biyolojik işlevlerini incelemeye yöneldi. Ancak hangi perspektiften bakılırsa bakılsın, <em data-start="2921" data-end="2938">Düşlerin Yorumu</em>’nun değeri değişmez: Rüyalar, insanın karanlık benliğine açılan en özel pencerelerden biridir.</p>
<p data-start="3037" data-end="3386">Bugün hızlı çözümler vadeden yöntemlerin dünyasında <strong data-start="3089" data-end="3103">psikanaliz</strong>, sabır ve derinlik isteyen bir yaklaşım olarak öne çıkar. <strong data-start="3162" data-end="3177">Rüya yorumu</strong> da bu yavaşlığın simgesidir. Çünkü ruhun karanlık odalarını aralamak zaman alır. İnsanı anlamak istiyorsak, yalnızca gündüzüne değil, gecesine de kulak vermeliyiz. Çünkü insanın ruhu, uykuda bile uyanıktır.</p>
<p data-start="3388" data-end="3764">Freud’un (2013) <em data-start="3404" data-end="3421">Düşlerin Yorumu</em>’ndan kalan en önemli ders belki de şudur: İyileşmek için yalnızca aydınlık yanlarımızla değil, karanlık yanlarımızla da yüzleşmeliyiz. Rüyaların örtük dili, bu yüzleşmenin en dürüst rehberidir. <strong data-start="3616" data-end="3633">Bilinçdışının</strong> kapısını aralamak, insanın kendi karanlığına cesurca bakması demektir. Ve belki de gerçek özgürlük, bu karanlığın içinden doğar.</p>
<h2 data-start="3766" data-end="3804"><strong data-start="3769" data-end="3804">Sonuç: Bilinçdışına Açılan Kapı</strong></h2>
<p data-start="3806" data-end="4390">Rüya görmek, insanın kendi benliğinin gizli koridorlarında dolaşmak gibidir. Freud (2013) bize gösterdi ki, bu koridorlar her zaman aydınlık değildir; çoğu zaman gölgelerle doludur, duymak istemediğimiz fısıltılar taşır. Yine de bu fısıltılarla yüzleşmek, kendi hikâyemizi geri kazanmanın yoludur. <strong data-start="4104" data-end="4118">Psikanaliz</strong>in gerçek cesareti, bilinçdışını susturmaktan değil, onu dinlemeye cüret etmekten gelir. Çünkü her rüyada, ne kadar karanlık ya da parçalı olursa olsun, ruhun bir haritası vardır; ve sadece kapılarını aralamayı göze alanlar, kendi evlerine ulaşmanın yolunu bulabilirler.</p>
<h3 data-start="4392" data-end="4408"><strong data-start="4396" data-end="4408">Kaynakça</strong></h3>
<p data-start="4410" data-end="4728">Freud, S. (2013). <em data-start="4428" data-end="4445">Düşlerin yorumu</em> (Çev. E. Kapkın). Payel Yayınları.<br data-start="4480" data-end="4483" />Gay, P. (1989). <em data-start="4499" data-end="4527">Freud: A life for our time</em>. W. W. Norton &amp; Company.<br data-start="4552" data-end="4555" />Laplanche, J., &amp; Pontalis, J. B. (1973). <em data-start="4596" data-end="4629">The language of psycho-analysis</em>. Karnac Books.<br data-start="4644" data-end="4647" />Roudinesco, E. (2005). <em data-start="4670" data-end="4699">Freud: In his time and ours</em>. Harvard University Press.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/bilincdisinin-kapisini-aralamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uçlarda Ruhlar, Sınırda Hayatlar</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/uclarda-ruhlar-sinirda-hayatlar/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=uclarda-ruhlar-sinirda-hayatlar</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/uclarda-ruhlar-sinirda-hayatlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Elif Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Aug 2025 21:35:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Klinik Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=11939</guid>

					<description><![CDATA[“Fırtına çıktı. Uzak da değil, oldukça yakındı, şiddetliydi, beni savurdu ve başka bir uca itti. Tekrar tekrar geldiğim bu uçurum beni yeniden aşağı çekti. Yorucuydu savrulmak ve hiç isteğim de değildi. Ama ben, beni itenin benden bağımsız olduğunu biliyordum. Defalarca savrulmuştum.” diyen danışanımla tutunmak üzerine durduk. Bu tutunma ihtiyacı, yalnızca bir insana ya da bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="256" data-end="753">“Fırtına çıktı. Uzak da değil, oldukça yakındı, şiddetliydi, beni savurdu ve başka bir uca itti. Tekrar tekrar geldiğim bu uçurum beni yeniden aşağı çekti. Yorucuydu savrulmak ve hiç isteğim de değildi. Ama ben, beni itenin benden bağımsız olduğunu biliyordum. Defalarca savrulmuştum.” diyen danışanımla <strong data-start="560" data-end="572">tutunmak</strong> üzerine durduk. Bu tutunma ihtiyacı, yalnızca bir insana ya da bir duruma bağlanmak değil; aynı zamanda kendi iç dünyasında bir denge ve süreklilik bulma arayışını da içeriyordu.</p>
<p data-start="755" data-end="1067">Tam da bu noktada, duygusal dalgalanmaların ve kimlik algısındaki değişkenliğin belirgin olduğu <strong data-start="851" data-end="873">borderline kişilik</strong> yapılanması akla geliyordu; zira borderline bireyler hem yoğun bağlanma isteği hem de terk edilme korkusu arasında sürekli bir salınım yaşarlar (American Psychiatric Association [APA], 2013).</p>
<p data-start="1069" data-end="1534"><strong data-start="1069" data-end="1106">Borderline kişilik yapılanmasında</strong> yaşanan bu duygusal salınımlar, kişinin hem kendi içinde hem de ilişkilerinde büyük bir yıpranma yaratır. Bir gün derin bir sevgi ve bağlılık hissederken, ertesi gün aynı kişiye karşı yoğun öfke veya uzaklaşma isteği duyabilirler. Bu iniş çıkışlar yalnızca çevresindeki insanları değil, en çok da kişinin kendisini tüketir. Çünkü her salınım, içsel bir fırtına ile gelir; düşünceler, duygular ve beden aynı anda alarma geçer.</p>
<p data-start="1536" data-end="1938">Bu fırtınalar sırasında tutunacak bir dal bulamamak, kişinin içinde derin bir boşluk hissi yaratır. Sanki kimlik duygusu ve duygusal zemin yerinden oynamış gibi, güvenle durabileceği hiçbir içsel alan kalmaz. Bu boşluk, zamanla yalnızca psikolojik değil, fiziksel bir tükenmişliğe de dönüşebilir; kişi kendini hem duygusal hem bedensel anlamda bitkin hisseder (Linehan, 1993; Fonagy &amp; Bateman, 2008).</p>
<p data-start="1940" data-end="2780">Bu boşluk hissinin kökleri çoğu zaman erken çocukluk dönemine uzanır. Çocuğun bakım verenleriyle kurduğu ilk bağ, dünya ile kuracağı tüm ilişkilerin temelini oluşturur. Sevgi, ilgi ve bakımın tutarlı olmadığı, duygusal ihtiyaçların karşılanmadığı ya da reddedildiği bir ortamda büyüyen çocuk, güvenli bağlanma geliştirmekte zorlanır. Bir yandan yakınlık ve kabul görme arzusu duyar, diğer yandan bağlandığı kişinin bir gün gideceğine ya da inciteceğine dair derin bir korku taşır. Bu çelişkili deneyimler, yetişkinlikte <strong data-start="2460" data-end="2482">borderline kişilik</strong> yapılanmasının zeminini hazırlar; çünkü kişi hem güvenli bir liman arar hem de her limanı fırtınalı bir deniz gibi algılar. Böylece, <strong data-start="2616" data-end="2637">bağlanma yaraları</strong> yalnızca geçmişin bir hatırası olarak kalmaz, bugünün ilişkilerinde de tekrar tekrar kanayan bir yara haline gelir (Fonagy &amp; Bateman, 2008).</p>
<p data-start="2782" data-end="3531">Terapi sürecinde bu <strong data-start="2802" data-end="2823">bağlanma yaraları</strong>, güvenli bir ilişki deneyimi içinde yeniden ele alınır. Terapist, borderline birey için çoğu zaman ilk kez süreklilik gösteren, yargılamayan ve duygusal olarak ulaşılabilir bir figür olur. Bu güvenli alan, kişinin hem kendi duygularını tanımasına hem de ilişkilerde yaşadığı salınımları fark etmesine imkân tanır. <strong data-start="3138" data-end="3149">Tutunma</strong>, bu noktada yalnızca birine yaslanmak değil, kendi içsel dayanaklarını inşa edebilmek anlamına gelir. Kişi, zamanla fırtınaların ortasında bile ayakta kalabileceğini, tutunacak en güvenli yerin bazen kendi içsel gücü olduğunu keşfeder. Böylece, geçmişin tekrar eden döngüleri yavaş yavaş kırılır ve yerini daha dengeli, sürdürülebilir ilişkilere bırakır (Bateman &amp; Fonagy, 2016).</p>
<p data-start="3533" data-end="3970">İşte tam da burada, insanın kendi içinde yıllardır taşıdığı fırtınaları dindirebilmesinin yolu, güvenli ve tutarlı bir bağ deneyiminden geçer. Çünkü kimi yaralar kelimelerle değil, ancak yeniden yaşanan ve hissedilen ilişkilerle iyileşir. Geçmişin izleri, bugünün kalbine sızdığında, o izleri silebilmek değil; onlarla barışmayı öğrenmek gerekir. Ve bazen, <strong data-start="3890" data-end="3910">tutunacak bir el</strong> yalnızca dışarıda değil, insanın kendi içinde filizlenir.</p>
<h3 data-start="3977" data-end="3991"><strong data-start="3977" data-end="3989">Kaynakça</strong></h3>
<ul data-start="3993" data-end="4599">
<li data-start="3993" data-end="4138">
<p data-start="3995" data-end="4138">American Psychiatric Association. (2013). <em data-start="4037" data-end="4103">Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.).</em> American Psychiatric Publishing.</p>
</li>
<li data-start="4139" data-end="4341">
<p data-start="4141" data-end="4341">Fonagy, P., &amp; Bateman, A. W. (2008). The development of borderline personality disorder—A mentalizing model. <em data-start="4250" data-end="4288">Journal of Personality Disorders, 22</em>(1), 4–21. <a class="decorated-link" href="https://doi.org/10.1521/pedi.2008.22.1.4" target="_new" rel="noopener" data-start="4299" data-end="4339">https://doi.org/10.1521/pedi.2008.22.1.4</a></p>
</li>
<li data-start="4342" data-end="4453">
<p data-start="4344" data-end="4453">Linehan, M. M. (1993). <em data-start="4367" data-end="4435">Cognitive-behavioral treatment of borderline personality disorder.</em> Guilford Press.</p>
</li>
<li data-start="4454" data-end="4599">
<p data-start="4456" data-end="4599">American Psychiatric Association. (2013). <em data-start="4498" data-end="4564">Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.).</em> American Psychiatric Publishing.</p>
</li>
</ul>
<p data-start="4606" data-end="4774" data-is-last-node="" data-is-only-node="">
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/uclarda-ruhlar-sinirda-hayatlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Benliğin Korunması mı Kopuşu mu? Narsistin Aynayla Karanlık Dansı</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/benligin-korunmasi-mi-kopusu-mu-narsistin-aynayla-karanlik-dansi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=benligin-korunmasi-mi-kopusu-mu-narsistin-aynayla-karanlik-dansi</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/benligin-korunmasi-mi-kopusu-mu-narsistin-aynayla-karanlik-dansi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Elif Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Jul 2025 09:33:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikanaliz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=10214</guid>

					<description><![CDATA[Yunan mitolojisinde, güzelliğiyle tanrıların bile dikkatini çeken Narkissos’un trajik hikayesi, narsisizmin ve kırılgan benliğin en güçlü simgelerindendir. Narkissos, ormanın içinde bir gölette yansımasına âşık olur; ancak bu aşk karşılıksızdır çünkü gördüğü yalnızca kendisidir. Ona dokunmaya çalıştıkça yansıması bozulur ve sonunda eriyip gider. Onun yok oluşu, su kenarında açan nergis çiçeğiyle ölümsüzleşir. Bu masalsı öykü, kendine [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="415" data-end="930">Yunan mitolojisinde, güzelliğiyle tanrıların bile dikkatini çeken Narkissos’un trajik hikayesi, <strong data-start="511" data-end="526">narsisizmin</strong> ve kırılgan <strong data-start="539" data-end="551">benliğin</strong> en güçlü simgelerindendir. Narkissos, ormanın içinde bir gölette yansımasına âşık olur; ancak bu aşk karşılıksızdır çünkü gördüğü yalnızca kendisidir. Ona dokunmaya çalıştıkça yansıması bozulur ve sonunda eriyip gider. Onun yok oluşu, su kenarında açan nergis çiçeğiyle ölümsüzleşir. Bu masalsı öykü, kendine aşırı hayranlığın ve başkalarını sevememenin trajik bedelini anlatır.</p>
<p data-start="932" data-end="1580">Bu efsane, günümüzde psikolojide <strong data-start="965" data-end="980">narsisizmin</strong> içsel kırılganlıkla olan karmaşık ilişkisini anlamamıza ışık tutar. Modern psikolojide narsisizm, bireyin kendine yönelik aşırı hayranlık ve büyüklenme ile derin bir kırılganlık ve güvensizlik arasında gidip gelen bir kişilik örgütlenmesi olarak tanımlanır (Kernberg, 1975). <strong data-start="1256" data-end="1269">Narsistik</strong> kişilik yapılarında kişi, kendisini değerli görme ihtiyacını karşılamak için dış onaya bağımlı hale gelir; ancak aynı zamanda kendisine yönelik derin bir yetersizlik ve değersizlik duygusuyla mücadele eder. Bu durum, narsisistik bireyin dışarıya güçlü görünürken içten kırılgan ve savunmasız olmasına yol açar.</p>
<p data-start="1582" data-end="2277">İşte tam da bu içsel çatışma, <strong data-start="1612" data-end="1624">benliğin</strong> korunması adına çeşitli savunma mekanizmalarının devreye girmesine neden olur. Freud’un psikanalitik kuramında savunma mekanizmaları, bireyin içsel çatışmalar ve kaygılar karşısında kendini korumak için bilinçdışı geliştirdiği stratejilerdir (Freud, 1936). Sağlıklı bireylerde bu savunmalar matür (olgun) biçimde işlerken, psikolojik rahatsızlıklarda daha çok immatür ve nevrotik savunmalar kullanılır (Aktan, 2009). <strong data-start="2042" data-end="2055">Narsistik</strong> kişiler ise özellikle eleştiri ve reddedilme gibi tehditlere karşı benlik saygısını korumak amacıyla bölme, yansıtma ve değersizleştirme gibi ilkel savunma mekanizmalarını tercih ederler (Clemence, Perry ve Plakun, 2009).</p>
<p data-start="2279" data-end="2890">Ancak narsisistik kırılganlıkta devreye giren savunmalar, çoğu zaman daha karmaşık ve bilinçdışı bir süreç olan <strong data-start="2391" data-end="2408">dissosiyasyon</strong>la birlikte işler. <strong data-start="2427" data-end="2444">Dissosiyasyon</strong>, kişinin yaşadığı ağır travmatik deneyimlere karşı geliştirdiği bir savunma biçimidir. Bu süreçte kişi, bilinçli zihninden rahatsız edici anıları, duyguları ya da kimlik parçalarını geçici olarak ayırır, koparır veya bastırır (Howell, 2005). Böylece travmanın getirdiği yoğun kaygı ve acı azaltılır. Ancak uzun vadede bu durum <strong data-start="2772" data-end="2782">benlik</strong> bütünlüğünün parçalanmasına, anılar arasında kopukluklara ve kişinin kendine yabancılaşmasına yol açabilir.</p>
<p data-start="2892" data-end="3370">Çocuklukta ebeveynlerin birinin aşırı eleştirel ve ihmalkâr, diğerinin ise aşırı koruyucu ve şımartıcı tutumu, çocuğun kendisini reddedilmiş ve değersiz hissetmesine neden olur. Bu duygusal çelişki, sahte bir <strong data-start="3101" data-end="3111">benlik</strong> inşa ederek benlik saygısını koruma mekanizmasını tetikler (Akhtar, 1989; Kohut, 1971/2005). Bu savunma biçimleri, bireyin yaşamı boyunca devam eder; ancak zamanla işlevsizleştiğinde ve dışsal streslerle karşılaşıldığında <strong data-start="3334" data-end="3349">narsisistik</strong> kırılma gerçekleşir.</p>
<p data-start="3372" data-end="3665">Bu kırılmanın sonucu olarak, özellikle majör depresyon gibi psikolojik rahatsızlıklar ortaya çıkar (Millon vd., 2012; Öztürk ve Uluşahin, 2014). Kırılgan narsisistlerde savunma mekanizmalarının zayıf olması ve içsel atıfların olumsuzluğu, psikolojik rahatsızlıklara karşı dirençsizlik yaratır.</p>
<p data-start="3667" data-end="4581"><strong data-start="3667" data-end="3680">Narsistik</strong> kişilik yapısında <strong data-start="3699" data-end="3715">dissosiyatif</strong> savunmalar önemli bir rol oynar. Travmatik anlarda gerçekliği parçalayarak acıyı bölmek, kısa vadede rahatlatıcı olsa da <strong data-start="3837" data-end="3847">benlik</strong> bütünlüğünü tehdit eder ve uzun dönemde kişinin kendine ve çevresine yabancılaşmasına neden olur. Böylece kişi, tıpkı Narkissos gibi, yansımasına bakar ama kendini tam olarak göremez; içsel çatışmalar içinde erir. Eleştiriyi reddeder, hatayı başkasına yükler, duygusal acıyı hissetmemeye çalışır. Yapmaya çalıştığı şey, kendi gerçekliğini parçalara ayırmak ve sadece kabul edilebilir olan parçayı yaşatmaktır. <strong data-start="4258" data-end="4275">Dissosiyasyon</strong> burada sadece bir semptom değil, bir yaşam şekli haline gelir. İnsan, kendini hatırlamadığı bir anıyla değil, hissetmediği bir kimlikle özdeşleştirir. Bu da onu giderek sahte <strong data-start="4451" data-end="4462">benliğe</strong> hapseder. Kırılgan <strong data-start="4482" data-end="4492">benlik</strong> iyileşmedikçe, <strong data-start="4508" data-end="4525">dissosiyasyon</strong> sürer ve kişi kendi hayatına tam olarak ait hissedemez.</p>
<p data-start="4583" data-end="4952">Bazen karşımızdaki insanın neden bu kadar kopuk, duygusuz ya da tepkisiz olduğunu anlamaya çalışırız. Belki de o kişi, içsel bir felaketten geriye kalan son sağlam parçayı oynuyordur. Belki de <strong data-start="4776" data-end="4793">dissosiyasyon</strong>, onun son sığınağıdır.<br data-start="4816" data-end="4819" />Ve belki de biz, başkalarının görünmeyen parçalarını yargılamadan önce, kendi içimizde susturulmuş sesleri duymaya cesaret etmeliyiz.</p>
<h3 data-start="4959" data-end="6148"><strong data-start="4959" data-end="4971">Kaynakça</strong></h3>
<p data-start="4959" data-end="6148">Akhtar, S. (1989). <em data-start="4993" data-end="5037">Comprehensive dictionary of psychoanalysis</em>. Karnac Books.<br data-start="5052" data-end="5055" />Aktan, H. (2009). Savunma mekanizmaları ve işlevsellik düzeyleri. <em data-start="5121" data-end="5146">Türk Psikiyatri Dergisi</em>, 20(3), 283-292.<br data-start="5163" data-end="5166" />Clemence, A. J., Perry, J. C., &amp; Plakun, E. M. (2009). The role of primitive defenses in narcissistic personality disorder. <em data-start="5290" data-end="5322">Journal of Clinical Psychology</em>, 65(8), 844–857. <a class="" href="https://doi.org/10.1002/jclp.20644" target="_new" rel="noopener" data-start="5340" data-end="5374">https://doi.org/10.1002/jclp.20644</a><br data-start="5374" data-end="5377" />Freud, S. (1936). <em data-start="5395" data-end="5434">The ego and the mechanisms of defense</em>. International Universities Press.<br data-start="5469" data-end="5472" />Howell, E. F. (2005). <em data-start="5494" data-end="5517">The dissociative mind</em>. Routledge.<br data-start="5529" data-end="5532" />Kernberg, O. F. (1975). <em data-start="5556" data-end="5607">Borderline conditions and pathological narcissism</em>. Jason Aronson.<br data-start="5623" data-end="5626" />Kohut, H. (2005). <em data-start="5644" data-end="5763">The analysis of the self: A systematic approach to the psychoanalytic treatment of narcissistic personality disorders</em> (P. Ornstein, Ed.). International Universities Press. (Orijinal eser 1971)<br data-start="5838" data-end="5841" />Millon, T., Simonsen, E., Birket-Smith, M., &amp; Davis, R. D. (2012). <em data-start="5908" data-end="5957">Psychiatric diagnosis: A developmental approach</em> (3rd ed.). Wiley-Blackwell.<br data-start="5985" data-end="5988" />Öztürk, E., &amp; Uluşahin, A. (2014). Narsistik kişilik bozukluğu ve majör depresyonun psikodinamik değerlendirilmesi. <em data-start="6104" data-end="6129">Türk Psikiyatri Dergisi</em>, 25(4), 277-284.</p>
<p data-start="6155" data-end="6266" data-is-last-node="" data-is-only-node="">
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/benligin-korunmasi-mi-kopusu-mu-narsistin-aynayla-karanlik-dansi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
