<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	 xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" >

<channel>
	<title>Yaren TOPALOĞLU &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<atom:link href="https://psychologytimes.com.tr/yazar/yarentopaloglu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<description>Psychology Times Türkiye ve Birleşik Krallık merkezli uluslararası bir psikoloji platformudur.</description>
	<lastBuildDate>Fri, 22 May 2026 12:39:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://psychologytimes.com.tr/wp-content/uploads/2025/02/favicon-psychology-150x150.webp</url>
	<title>Yaren TOPALOĞLU &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sonder: Herkes Kendi Hayatındaki Anıların Kahramanıdır.</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/sonder-herkes-kendi-hayatindaki-anilarin-kahramanidir/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=sonder-herkes-kendi-hayatindaki-anilarin-kahramanidir</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/sonder-herkes-kendi-hayatindaki-anilarin-kahramanidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yaren TOPALOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 May 2026 21:05:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyal Psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[aidiyet duygusu]]></category>
		<category><![CDATA[anılar ve duygular]]></category>
		<category><![CDATA[Bilinç]]></category>
		<category><![CDATA[duyguların hafızası]]></category>
		<category><![CDATA[Duygusal Farkındalık]]></category>
		<category><![CDATA[empati]]></category>
		<category><![CDATA[içsel yolculuk]]></category>
		<category><![CDATA[insan hikâyeleri]]></category>
		<category><![CDATA[insan ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[insan psikolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[modern]]></category>
		<category><![CDATA[ruhsal derinlik]]></category>
		<category><![CDATA[Sonder]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[travma ve anılar]]></category>
		<category><![CDATA[varoluş]]></category>
		<category><![CDATA[yalnızlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=35874</guid>

					<description><![CDATA[Güldüğümüz, ağladığımız, korktuğumuz ve birçok duyguyu anne rahmine düştüğümüz andan itibaren tatmaya başladığımız bu hayat, her saniyesiyle kişinin kendi hikayesinden birer benzersiz parça saklar. Henüz dünyaya gözlerimizi bile açmamışken ruhumuza kazınan o ilk korku ve güven arayışı, büyüdükçe biriktirdiğimiz tüm anıların görünmez omurgasını oluşturur. İnsan zaman geçtikçe fark eder ki, zihnimizin koridorlarında saklanan her bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Güldüğümüz, ağladığımız, korktuğumuz ve birçok duyguyu anne rahmine düştüğümüz andan itibaren tatmaya başladığımız bu hayat, her saniyesiyle kişinin kendi hikayesinden birer benzersiz parça saklar. Henüz dünyaya gözlerimizi bile açmamışken ruhumuza kazınan o ilk korku ve güven arayışı, büyüdükçe biriktirdiğimiz tüm anıların görünmez omurgasını oluşturur. İnsan zaman geçtikçe fark eder ki, zihnimizin koridorlarında saklanan her bir duygu, kendi hikayemizden hatırlamak veya hatırlamak istemediğimiz anları büyük bir titizlikle barındırır. Yaşadığımız olaylar zamanın yıpratıcı etkisiyle eskiyip giderken, onların ruhumuzda bıraktığı tortular ilk günkü tazeliğini her zaman korur.</p>
<p>Bizler geriye dönüp baktığımızda aslında hikayemizde anıları değil, o anıların doğurduğu duyguları tekrar yaşarız; hatta çoğu zaman, sadece anıların bize hatırlattığı o ağır duyguları tekrar tatmak istemediğimiz için geçmişten kaçarız. Bir vedanın nesnelerini zamanla unuturuz fakat o vedanın içimizde bıraktığı soğuk ve keskin boşluk hissini ilk günkü gibi hissederiz. İşte tam da bu yüzden insan, taşımakta zorlandığı yüklerden kaçmak adına hoş olmayan anıları rafa kaldırmaya çalışırken, aslında o anıyı hatırlatacak her bir duygu parçasını da beraberinde rafa kaldırır. Kişi kendini korumak adına hissetmeyi bırakır, acıyı gömer ve neşeyi de o karanlık raflarda unutur. Hayatın tozlu raflarına kaldırdığımız bu devasa duygu kitaplığının sadece bize ait olduğunu düşünmek ise insanın en büyük yanılgılarından biridir.</p>
<p>İnsan ne kadar saklanırsa saklansın, başka bir insana çarptığı an mutlaka çözülür ve o tozlu raf, tanıdık bir hikayeyle karşılaştığı an aynı duyguyu acımasızca hatırlar. Sokakta yürürken hiç tanınmayan birinin yüzündeki o hüzne çarpmak, kişinin kendi kaldırdığı rafların sarsılmasına yol açar. Bizi kendi hikayemize geri götüren şey, başkalarının anılarına değil, o anıların altındaki duygu ortaklığına tanıklık etmektir. Başkalarının da bizim gibi bir hayat mücadelesinin ve varlığının olduğunu bilmek, o devasa yalnızlığımıza görünmez bir şifa sunar. Milyarlarca insanın yaşadığı bu evrende birçok duygu hayatımıza eşlik ederken, bu tanıdık duygulardan kırıntılar gördüğümüz yerde duraklarız ve dünyada bizimki gibi yan yana dizilmiş ne çok raf olduğunu hayranlıkla izleriz.</p>
<p>Aidiyet duygusu tam olarak burada devreye girer ve o devasa kütüphanede kaybolmak yerine, kendi raflarımıza, duygularımıza ve anılarımıza sahip çıkmamızı sağlar. Bu aidiyet içerisinde herkes kendi rafında muhafaza olur, kendi sınırlarını çizer ve kendi acısıyla kabuğuna çekilir. Fakat mucizevi olan şudur ki; burada muhafaza edilen binlerce konu, birbirini hiç tanımayan insanların ruhunda birçok aynı acıya ve aynı mutluluğa dokunur. Dünyanın bir ucundaki bir insanın sessiz feryadı, bizim tozlu rafımızdaki bir kırgınlıkla aynı frekansta titrer.</p>
<p>Belki bir otobüste, belki yolda yürürken, belki de farklı bir şehrin liman havasını içimize çekerken, kendimizden birleştirmek istediğimiz kayıp parçaları bulunca insan bu hikayedeki figüranları da görmeye başlar. Bazen burnunuza çalınan taze bir kahve kokusunda, bazen de rotasını tamamen farklı bir kıtaya, o uzak yollara çizmek üzere olan yabancı bir ruhun tınısında yakalarsınız bu parçayı. İlk bakışta hayatlar tamamen farklı, hikayeler apayrıdır; ancak kaderin o görünmez rafları birleştiği an, aradaki tüm coğrafi mesafeler ve dünyevi farklar anlamını yitirir. İnsan zihni en aktif faaliyeti olan düşüncelere daldığı an etrafına bakar ve şu an kendisini bu düşünceler alıkoyarken karşıdakini neyin sınadığını merak eder. Onun dünyasında hangi fırtınaların koptuğunu, onun rafındaki acıların ve mutlulukların da aynı tatta olup olmadığını anlamaya çalışır. Yanımızdan bir gölge gibi geçip giden birçok insan, her sabah uyanır ve rafından birer deste anı alarak hayata karışır.</p>
<p>Bugün ben bu yazıyı kaleme alırken, kendi içimdeki o kütüphanenin tozunu yutarken ve sizler de yarın bu satırları okurken; kendi rafımdan birçok anıyı ve duyguyu yaşar olurum. Bu kelimelerde kendini arayan her kişinin de bir rafı olduğunu büyük bir saygıyla hatırlarım. Tıpkı gece bir uçağın içinden aşağıya, şehre bakarken yanan binlerce ışığın her birinin altında bambaşka dramalar, aşklar, borçlar ve neşeler olduğunu fark etmek gibi&#8230; O yükseklerden bakıldığında her biri sadece küçücük birer noktadan ibaret olan o ışıklar, aslında birilerinin tüm dünyasıdır. İşte biz buna “sonder” adını veririz. Başkalarının raflarını fark etmek ve bir anda hayatımızın başrolündeyken, o güne kadar sadece dekor zannettiğimiz figüranları görmek, insanı kendi kibrinden kurtarıp evrenin o muazzam ritmine ortak eder. Şu anda birçok ışığı yanan ev gördüğümüz gibi kafamızı kaldırdığımızda, o pencerelerin ardında ne konuşulduğunu bilmesek de ortak birçok nefsi, aynı insanlık kumaşını paylaştığımız bu insanlıkla baş başa kalırız ve insan, bu farkındalıkla kendi içine döndüğünde o büyük resmi görür: Bir gemi kaptanıyım kendi hayatımda. Kendi dumanı tüten, kendi dalgalarıyla boğuşan o gemiyi sürerken dikkat ettiğim en önemli şey rotam ve güvenliğimdir; çünkü hayatta kalmak bunu gerektirir. Odaklandığım şey, beni yürütenin sağladığı güvenlik ve kendi ellerimle tuttuğum o dümenin üzerindeki kontrolümdür. Gece karanlığında, hırçın dalgaların arasında sadece önümdeki fenerin ışığına ve varmam gereken limana bakarım. Peki ya denizin altındaki balıklar? Benim odağımın çok dışında olsalar da varlar ve yakınımdalar. Ben yukarıda fırtınayla savaşırken, onlar hemen altımda, derinliğin o sessiz karanlığında süzülürler. Fakat o an ben onları görmem; sadece somut olarak değil, soyut olarak da zihnimden silinirler. Ve o an&#8230; Aynı hayatta farklı deneyimleri ve süreçleri yaşarız. Ben suyun üstünde devasa gövdemle süzülürken, onlar için sadece hayatlarından geçip giden sıradan, gelip geçici bir gemiyimdir; ben yukarılarda rotamı düşünüp kafamda hesaplaşmalar yaşarken, onlar da aşağıda, o derin karanlıkta hayat güvenliği için uygun bir yer bulmaya çalışırlar kendilerine.</p>
<p>İşte hayatın en sarsıcı, insanı olduğu yerde donduran o büyük sırrı bu finalde gizlidir: Yukarıda, dalgaların üstünde rotasını çizmeye çalışan o kibirli gemi kaptanı da; aşağıda, derinliklerin sessizliğinde hayatta kalmaya çalışan o ürkek balık da aslında aynı denizin evlatlarıdır. Kaptan, altındaki denizin balıklar sayesinde yaşadığını unutup sadece kendi dümenine odaklandığı an, aslında kendi raflarındaki duygulardan kaçmaktadır. Oysa bir gün o gemi su aldığında ya da o balık ağlara takıldığında, ikisinin de sakladığı o tozlu raflar devrilecek ve denizin o ortak, tuzlu suyunda birbirine karışacaktır. Bir uçağın penceresinden gördüğümüz o küçük ışıklar, bir limanın serinliğinde yolları kesişen o kahve kokulu uzak anılar ve denizin altındaki balıkların pullarından yansıyan ışıltılar aslında birbirinden farksızdır. Hepimiz, kendi raflarımızdan aldığımız anıların ağırlığıyla, birbirimizin hayatından gelip geçen sıradan birer gemiyiz; ama hepimiz, en nihayetinde, aynı okyanusta boğulmamak için aynı insani duygularla kulaç atan, aynı bütünün kayıp parçalarıyız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/sonder-herkes-kendi-hayatindaki-anilarin-kahramanidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anne Karnında Travmanın İzleri: Kilin Ham Hali</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/anne-karninda-travmanin-izleri-kilin-ham-hali/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=anne-karninda-travmanin-izleri-kilin-ham-hali</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/anne-karninda-travmanin-izleri-kilin-ham-hali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yaren TOPALOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Mar 2026 23:00:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gelişim Psikolojisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=28829</guid>

					<description><![CDATA[Anne karnı, yalnızca biyolojik bir büyüme alanı değil; insan ruhunun ilk şeklini aldığı, sinir sisteminin sessizce yoğurulduğu yaşamın en erken kil atölyesidir. Bu atölyede fetüs, henüz bir hamur kadar dış dünyaya karşı savunmasızdır. Gebelik sürecinde maruz kalınan yoğun stres ve korku, fetüsün sinir sistemine, parmak izi gibi derin ve kalıcı çentikler atar. Bu izler, bebeğin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="2">Anne karnı, yalnızca biyolojik bir büyüme alanı değil; insan ruhunun ilk şeklini aldığı, sinir sisteminin sessizce yoğurulduğu yaşamın en erken kil atölyesidir. Bu atölyede fetüs, henüz bir hamur kadar dış dünyaya karşı savunmasızdır. Gebelik sürecinde maruz kalınan yoğun stres ve korku, fetüsün sinir sistemine, parmak izi gibi derin ve kalıcı çentikler atar. Bu izler, bebeğin zihninde bilinçli bir anı olarak dosyalanmasa da bedenin derinliklerinde bir yankıya dönüşebilir. Yetişkinlikte karşımıza çıkan o nedensiz tetikte olma hali veya güven ihtiyacı, aslında bu ham evrede atılan hatalı bir alarm ayarının sonucudur. Unutulmamalıdır ki; kil kurumuş olsa bile, doğru müdahalelerle zedeler şekillenebilir. Bu biyolojik kayıt sadece bir kader değildir şimdi bu kayda bir iz de biz verelim.</p>
<h2 data-path-to-node="3"><b data-path-to-node="3" data-index-in-node="0">Sessiz Alarm: Beden Kayıt Tutar</b></h2>
<p data-path-to-node="4">&#8220;Bir bebek anne karnında travma yaşar mı?&#8221; sorusunun yanıtı, zihin kadar biyolojide de gizlidir. Travma, kişinin baş etme kapasitesini aşan; yoğun korku, çaresizlik veya tehdit algısı yaratan ve etkisi uzun süreli olan yaşantıları kapsayabilir ve anne yoğun korku, yas veya kronik şiddete maruz kaldığında, vücudundaki kortizol (ana stres hormonu) ve adrenalin (akut tepki hormonu) seviyeleri yükselerek plasenta aracılığıyla fetüse ulaşır. Bu durum, gelişmekte olan fetüsün <b data-path-to-node="4" data-index-in-node="475">stres düzenleme mekanizmalarını</b> alarm mesajına ayarlar ve rahim içindeki bu ilk mesajlar, dış dünyanın güvenli olup olmadığına dair bir önizleme niteliğini taşıyabilir. Bu süreçte anne ve bebek arasında henüz kelimelere dökülmemiş, biyolojik bir diyalog başlar. Annenin hissettiği her yoğun duygu, bu bağın dokusuna işlenir; dolayısıyla gebelikteki yüksek stres, sadece annenin iç dünyasını değil, doğumdan sonra inşa edilecek o güvenli limanın temellerini de dokunabilir. Anne ile bebek arasındaki bu iletişim, bebeğin dünyayı algılama biçimini şekillendiren ilk ve en güçlü bağlardan biri olduğu yadsınamaz.</p>
<h2 data-path-to-node="5"><b data-path-to-node="5" data-index-in-node="0">Doğum Öncesi Stresin Yetişkinlikteki Yüzü</b></h2>
<p data-path-to-node="6">Prenatal (doğum öncesi) dönemdeki risk faktörleri; fiziksel şiddetten toplumsal travmalara, yas süreçlerinden riskli gebeliklere kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Özellikle tekrarlayan kronik stres, sinir sistemini bu sinyallere göre yeniden programladığı için tekil olaylardan daha derin izler bırakabilir. Bu süreç, amigdala (alarm sistemi) ve prefrontal korteks (akıl yürütücü) arasındaki dengeyi hassaslaştırarak bireyin yetişkinlikte duygularını regüle etmesini zorlaştırabilir. Bu hassas denge bozulduğunda, amigdala (alarm merkezi) sürekli bağırırken, prefrontal korteks (akıl yürütücü) bu sesi kısmakta yetersiz kalır. Ancak unutulmamalıdır ki sinir sistemi statik bir yapı değil, dinamik bir akışkanlıktır. Bu süreci kontrol altına alabilmek için <b data-path-to-node="6" data-index-in-node="756">somatik regülasyon</b> (kişinin bedensel duyumlarını sıcaklık, gerginlik vb. yargılamadan izlemesi ve sinir sistemine &#8220;şu an buradayım ve güvendeyim.&#8221; mesajını bedensel kanallar üzerinden iletme farkındalık hali) üzerinde durulabilir. Anne karnında sözcükler yoktu, sadece ritim, ısı ve basınç vardı. Bu yüzden yetişkinlikte bu izleri onarmak için sinir sistemine anne karnındaki o ilk güvenli ritmi hatırlatacak bedensel deneyimlere de ihtiyaç vardır. Genel olarak vagus siniri aktivasyonu üzerine kurulu nefes egzersizleri, prefrontal kortekse ulaşmadan (aşağıdan yukarı işleme) doğrudan sinir sistemine &#8220;güvendesin&#8221; mesajı gönderir. Buradaki kilit fikir, beyni ikna etmek değil, bedeni sakinleştirmektir ve nihai amaç alarmın sesini kısmayı değil, alarmın artık çalmasına gerek olmadığını bedene hissettirmek olmalıdır.</p>
<h2 data-path-to-node="7"><b data-path-to-node="7" data-index-in-node="0">Klinikte Alarm Hassasiyetinin Gölgesi</b></h2>
<p data-path-to-node="8">Klinik gözlemlerde, belirgin bir çocukluk travması öyküsü olmayan bireylerin, gündelik stresörler karşısında neden aşırı tepki verdiği nedensiz alarm olarak adlandırılabilir. Bu durumda, kişinin sinir sistemi erken bir aşamada yüksek uyarılmaya ayarlanmış olabilir. Klinik projeksiyonda bir kişinin yaşam öyküsünde belirgin bir çocukluk travması olmamasına rağmen, stres karşısında aşırı tetiklenen bir sinir sistemi örüntüsü görülebilir. Kişi yaşadıklarını hatırlamaz çünkü bu bilişsel bir hafıza kaydı değil, olası bedensel bir ayar durumu olabilir. Yetişkinlikte bir eleştiri veya belirsizlik, bu alarm sistemini harekete geçirerek kişiyi sürekli bir savunma pozisyonuna ve kaygı duyarlılığına itebilir. Bu alarm uyarı sinir sistemini sürekli tetikte kalacak şekilde programlar ancak <b data-path-to-node="8" data-index-in-node="787">güvenli bağlanma</b> ve destekleyici çevre, bu alarmı zamanla dengeleyebilir.</p>
<h2 data-path-to-node="9"><b data-path-to-node="9" data-index-in-node="0">Anne Karnından Geleceğe Bir Eser: Psikolojik Sürecin Şekillenişi</b></h2>
<p data-path-to-node="10">Sonuç olarak, psikolojik süreçler, fetüsün gelişimsel serüveninde rol oynayan kritik etmenlerdir ve bu etmenler sağlayıcılar tarafından bir ‘kil’ materyaline benzetilebilir. Killer bir bilirkişi tarafından estetik bir biçimde şekil alabilir, değiştirilebilir ve kıvama girebilir. İnsanlar da birer kil hamurudur; burada ki bilir kişi, yani birincil ebeveynler başta olmak üzere kişinin maruz kaldığı hayati kişiler, kilin rengini, dokusunu ve oymasını belirler. Hazır olduğunda bakım verenler tarafından fırına atılan bu kil, fırından çıktığında işlendiği gibi görünür. Fakat hayatın getirdiği zorlantılarla bu yapının tekrar şekil alması için bazen kırılması gerekir. Kırılan bu parçalar, belki kusursuz denilebilecek bir işçilikle yerine koyulsa da izlerini her zaman kırıldığı yerden taşır; belki telafi edilen bir yapıştırmayla, belki de en iyi iş çıkaran bir tutkal ile&#8230; Bu nedenle, gebelik sürecindeki psikososyal destek mekanizmalarını güçlendirmek, kili henüz hamur halindeyken şefkatle işlemek ve o izleri oluşmadan önlemek için hayati bir önem taşımaktadır. Unutmamalıyız ki; sağlıklı bir gelecek, henüz doğmamış bir çocuğun ruhsal zeminine atılan ilk huzurlu adımla başlar. Geleceği bugünden, huzurlu bir zeminle inşa etmek, aslında bir neslin ruhsal sigortasını temin etmektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/anne-karninda-travmanin-izleri-kilin-ham-hali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ruhun Açlığı: Tıkanırcasına Yeme, Stres ve Kısırdöngünün Anatomisi</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/ruhun-acligi-tikanircasina-yeme-stres-ve-kisirdongunun-anatomisi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=ruhun-acligi-tikanircasina-yeme-stres-ve-kisirdongunun-anatomisi</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/ruhun-acligi-tikanircasina-yeme-stres-ve-kisirdongunun-anatomisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yaren TOPALOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Feb 2026 23:25:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilişsel Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=26264</guid>

					<description><![CDATA[Psikolojik bir kavram olarak yeme tutumu, yalnızca tabağımızdakilerle kurduğumuz bir ilişki değil; zihnimizin, duygularımızın ve geçmişimizin soframıza yansıyan gölgesidir. Bireyin beslenmeye dair her düşüncesi, her hissi aslında ruhsal dünyasını biçimlendiren eğilimlerin birer yansımasıdır ancak bu ilişki bazen dengesini yitirebilir. Bu bozulan denge kendini Tıkanırcasına Yeme Bozukluğu (TYB) olarak kendini gösterebilir, bu durumu yineleyen yeme ataklarının [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="2">Psikolojik bir kavram olarak yeme tutumu, yalnızca tabağımızdakilerle kurduğumuz bir ilişki değil; zihnimizin, duygularımızın ve geçmişimizin soframıza yansıyan gölgesidir. Bireyin beslenmeye dair her düşüncesi, her hissi aslında ruhsal dünyasını biçimlendiren eğilimlerin birer yansımasıdır ancak bu ilişki bazen dengesini yitirebilir. Bu bozulan denge kendini <b data-path-to-node="2" data-index-in-node="362">Tıkanırcasına Yeme Bozukluğu</b> (TYB) olarak kendini gösterebilir, bu durumu yineleyen yeme ataklarının ancak bu ataklara istifra veya aşırı egzersiz gibi telafi edici davranışların eşlik etmemesi olarak tanımlanır, toplumda %0.5 ile %3 arasında değişen bu sessiz çığlık, aslında tek bir nedene indirgenemeyecek kadar katmanlıdır (Amerikan Psikiyatri Birliği, 2001, akt. Doğruel, 2020).</p>
<h2 data-path-to-node="4"><b data-path-to-node="4" data-index-in-node="0">Genetiğin Mirası, Kültürün Baskısı</b></h2>
<p data-path-to-node="5">Tıkanırcasına ve diğer ilişkin yeme bozukluklarının ortaya çıkışı, genetik yatkınlık ile çevresel etkenlerin karanlık bir dansı gibidir. Etiyolojide biyolojik, sosyokültürel, ailesel ve bireysel faktörler eş zamanlı olarak sahne alır (Butcher ve ark., 2013, akt. Doğruel, 2020). Özellikle erken yetişkinlik döneminde, toplumun zayıflığı bir &#8220;kutsal ideal&#8221; haline getirmesiyle kişi, kendi değerini mezura ölçüleriyle biçmeye başlar. Bennett&#8217;in (2006, akt. Doğruel, 2020) vurguladığı gibi, birey artık çevresini karakter özelliklerinden ziyade beden ölçüleri üzerinden okumaya başlar. Bu &#8220;beden odaklı bakış açısı&#8221;, genetik olarak hassas bireyleri çevresel baskılara karşı daha savunmasız bir hale getirir. Bu eşlikçiler sizin şemalarınızı inşa eder, dizilen bu örüntüler umutsuzluk, öfke ve stres gibi faktörlerle duygusal açlık karşısında bırakır. Bu aşamada açtığınız bir kapağın bıraktığı haz doyum sonrasında anlamsız ama süregelen bir alışkanlığa dönüşür. Bu süreç, sosyal etkilerin zihinsel süzgeçlerden geçerek bir davranış kalıbına dönüşmesidir der bilişsel davranışçı yaklaşım; kilodaki her dalgalanma, kişinin duygu dünyasında depremler yaratır. Düşük benlik saygısı ve &#8220;zayıf olmalısın&#8221; diyen kültürel fısıltılar, bu süreci besleyen birer yakıt gibidir (Stein ve Corte, 2003, akt. Doğruel, 2020). Bu durum, kar topu etkisiyle büyüyen, kütlesi arttıkça durdurulması güçleşen ve kişiyi çığ altında bırakan bir silsileye dönüşebilir.</p>
<h2 data-path-to-node="7"><b data-path-to-node="7" data-index-in-node="0">Aile: İlk Sofra, İlk Öğreti</b></h2>
<p data-path-to-node="8">Karakterimizin ve alışkanlıklarımızın mutfağı ailedir (Parsons ve Bales, 1955, akt. Doğruel, 2020). Yeme tutumlarımızın temelleri, aile içi dinamiklerle atılır. Araştırmalar, yeme bozukluğu yaşayan bireylerin ailelerinde fiziksel görünüme aşırı önem verildiğini, diyetin bir yaşam biçimi olduğunu ve zayıflık arzusunun sürekli canlı tutulduğunu göstermektedir (Garner ve Garfinkel, 1997, akt. Doğruel, 2020). <b data-path-to-node="8" data-index-in-node="409">Mükemmeliyetçilik</b> ve kronikleşen olumsuz duygu durumu, bu aile yapılarında filizlenen en temel risk faktörleridir (Butcher ve ark., 2013, akt. Doğruel, 2020).</p>
<h2 data-path-to-node="10"><b data-path-to-node="10" data-index-in-node="0">Stres: Ruhun Taşıyamadığı Yük</b></h2>
<p data-path-to-node="11">Etiyolojisinde bir çok faktör barındıran bu patolojiye önemli bir risk faktörü eklenir: Stres. Bu kavram, kökeni itibariyle &#8220;baskı ve zorlanma&#8221; demektir. Cüceloğlu (1996, akt. Doğruel, 2020) stresi, bireyin sınırlarının ötesinde bir çaba harcaması olarak tanımlar. Ancak burada kritik olan olayın kendisi değil, bizim o olayı nasıl &#8220;tercüme&#8221; ettiğimizdir. Lazarus’un (1966, akt. Doğruel, 2020) kuramında belirttiği gibi; önce &#8220;Bu olay benim için tehdit mi?&#8221; diye sorarız, sonra &#8220;Ben bununla başa çıkabilir miyim?&#8221; diye bakarız. Yani stres, olaydan ziyade bizim zihinsel kapasitemizin bir sonucudur. Bireylerin, patolojinin henüz başında dahi çok yüksek stres seviyeleriyle boğuştuğu saptanmıştır (Troop ve Treasure, 1997, akt. Doğruel, 2020). İlginç bir paradoks vardır: anlık bir stres anında iştahımız kapanabilir (Charmandari ve ark., 2005, akt. Doğruel, 2020); fakat stres kronikleşip ruhumuza yerleştiğinde, zihnimiz bizi enerji yoğun, teselli edici yiyeceklere yönlendirir (Oliver ve ark., 2000, akt. Doğruel, 2020). Yiyecek artık besin değil, bir uyuşturucu, bir sığınak haline gelir. Tıkanırcasına yemek burada kendini gösterir.</p>
<h2 data-path-to-node="13"><b data-path-to-node="13" data-index-in-node="0">Başa Çıkma Çabası mı, Kaçış mı?</b></h2>
<p data-path-to-node="14">Başa çıkma, hayatın fırtınalarına karşı açtığımız bir yelkendir. Kimimiz &#8220;problem odaklı&#8221; yaklaşarak doğrudan fırtınanın kaynağına, yani stres faktörüne müdahale eder (Topal, 201, akt. Doğruel, 2020). Kimimiz ise &#8220;duygu odaklı&#8221; bir limana sığınarak o fırtınanın yarattığı korkuyu dindirmeye çalışır (Türküm, 1999, akt. Doğruel, 2020).</p>
<p data-path-to-node="15">Tıkanırcasına yeme bozukluğu olan bireylerde genellikle &#8220;uyuma yönelik olmayan&#8221; başa çıkma yolları görülür. Sorunu çözmek yerine, duygulardan kaçmak için yemek bir kalkan olarak kullanılır. Sosyal destek aramak yerine içe çekilme eğilimi gösteren bu bireyler, <b data-path-to-node="15" data-index-in-node="260">kaçınma</b> odaklı stratejilere hapsolurlar (Soukup ve ark., 1990, akt. Doğruel, 2020). Bu durum, kişiyi sosyal dünyadan koparırken yeme ataklarını daha da derinleştirir.</p>
<p data-path-to-node="16">Tıkanırcasına yeme bozukluğu sadece bir &#8220;irade sorunu&#8221; değildir. O; genetiğin, mükemmeliyetçi bir ailenin, acımasız bir toplumun ve yönetilemeyen stresin bir kesişim kümesidir. Bu çok boyutlu yapıyı anlamak, sadece mideyi değil, ruhu da doyurmanın ilk adımıdır. Stresle başa çıkma becerilerimizi yiyeceklerin ötesine taşıyabildiğimizde, o durdurulması güç &#8220;kar topu&#8221; erimeye başlayacaktır. Şu unutulmamalıdır ki bir durum bizim için artık bir sorunsa ilk adım sorunu çözmeye karşı bilinçli ve dirençsiz istektir, ilk adım atıldığında sorunun kordonunu arayışa çıkarız. Sorun ile yüzleşildiğinde soruna; sen neden buradasın değil, sen nasıl buraya geldin ve seni burada bana hissettiren ne idi? Sorusu sorulduğunda, belkide kendinizi ve eşlikçinizi keşfetmiş onunla bir barış yolunda anlaşmaya çıkabilmeyi başarmışsınız demektir.</p>
<h2 data-path-to-node="17"><b data-path-to-node="17" data-index-in-node="0">Kaynakça</b></h2>
<p data-path-to-node="18">Doğruel, E. (2020). Tıp fakültesi öğrencilerinde yeme tutumları ile algılanan stres ve stresle başa çıkma arasındaki ilişkinin incelenmesi [Yüksek lisans tezi, Bursa Uludağ Üniversitesi]. YÖK Ulusal Tez Merkezi. (Tez No. 633391).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/ruhun-acligi-tikanircasina-yeme-stres-ve-kisirdongunun-anatomisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
