<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	 xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" >

<channel>
	<title>Sevda Doğan &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<atom:link href="https://psychologytimes.com.tr/yazar/sevdadogan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<description>Psychology Times Türkiye ve Birleşik Krallık merkezli uluslararası bir psikoloji platformudur.</description>
	<lastBuildDate>Sun, 14 Jun 2026 09:59:21 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://psychologytimes.com.tr/wp-content/uploads/2025/02/favicon-psychology-150x150.webp</url>
	<title>Sevda Doğan &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>PLATON&#8217;UN MAĞARA ALLEGORİSİNDEN DİJİTAL YANKI ODALARINA</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/platonun-magara-allegorisinden-dijital-yanki-odalarina/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=platonun-magara-allegorisinden-dijital-yanki-odalarina</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/platonun-magara-allegorisinden-dijital-yanki-odalarina/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sevda Doğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 14 Jun 2026 09:59:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyal Psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[bilişsel esneklik]]></category>
		<category><![CDATA[mağara allegorisi]]></category>
		<category><![CDATA[ruhsal katılık]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal kutuplaşma]]></category>
		<category><![CDATA[yankı odaları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/platonun-magara-allegorisinden-dijital-yanki-odalarina/</guid>

					<description><![CDATA[Antik Mağaradan Dijital Ekranlara Platon&#8217;un Mağara Alegorisi, ünlü filozofun *Devlet* adlı eserinin 7. kitabında yer alan, felsefe tarihinin bilinen ve en etkileyici metaforlarından biridir. Yaklaşık 2400 yıl önce kaleme alınmış bu kitapta temelde insanın bilgiye ulaşma sürecini, cehaleti, gerçekliğin doğasını ve felsefenin/eğitimin amacını anlatır. Platon&#8217;un mağara alegorisinden dijital yankı odalarına uzanan benzerlikler ve bunun ruhsal [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Antik Mağaradan Dijital Ekranlara Platon&#8217;un Mağara Alegorisi, ünlü filozofun *Devlet* adlı eserinin 7. kitabında yer alan, felsefe tarihinin bilinen ve en etkileyici metaforlarından biridir. Yaklaşık 2400 yıl önce kaleme alınmış bu kitapta temelde insanın bilgiye ulaşma sürecini, cehaleti, gerçekliğin doğasını ve felsefenin/eğitimin amacını anlatır. Platon&#8217;un mağara alegorisinden dijital yankı odalarına uzanan benzerlikler ve bunun ruhsal yansımalarını anlatmaya çalışacağım. O günden bugüne yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen insanlığın hala benzer yanılgılara düşmeye devam etmesi ontolojik bir olgu olabilir mi? Bu durum geçmişimizle derinden bağ kurmaya devam etmenin farklı bir yolu olabilir mi?</p>
<h3>Mağara Alegorisi</h3>
<p>Bir mağara hayal edin. İçinde, çocukluklarından beri elleri, ayakları ve boyunları zincirlenmiş insanlar var. Başlarını sağa sola çeviremiyorlar, sadece karşılarındaki taş duvara bakabiliyorlar. Arkalarında bir ateş yanıyor. Ateşle bu insanlar arasından nesneler geçiyor ve o nesnelerin gölgeleri duvara yansıyor. Tutsaklar —bu yanılsamaları tek ve mutlu bir gerçek olarak kabul ederler— için tek gerçeklik, duvardaki o karanlık gölgelerdir. Hatta o gölgelere isimler veriyorlar, aralarında en iyi gölge tahminini yapanları &#8220;bilge&#8221; ilan ediyorlar. İçlerinden bir tutsak zincirlerinden kurtulup mağaradan dışarı çıktığında, önce güneş ışığı gözlerini acıtır. Gerçek nesneleri gördüğünde, başlangıçta duvardaki gölgelerin daha &#8220;gerçek&#8221; olduğunu sanır. Ancak zamanla güneşin (hakikatin) her şeyi aydınlatan ana kaynak olduğunu anlar. Özgürleşen kişi mağaraya dönüp arkadaşlarına gerçeği anlatmaya çalıştığında, onlar tarafından &#8220;gözleri bozulmuş&#8221; bir deli olarak muamele görür ve hatta öldürülmekle tehdit edilir.</p>
<p>Platon&#8217;un Mağara Alegorisi, yaklaşık 2400 yıl önce kaleme alınmış olmasına rağmen, günümüz dijital toplumunu ve bireysel ruh sağlığını anlamak için hala en etkili araçlardan biridir. Bu metafor, sadece bilgiyle değil, aynı zamanda insanın <strong>gerçeklik algısı</strong> ve bu algının yarattığı psikolojik hapishanelerle ilgilidir. Bugün o antik mağaranın duvarı, cebimizdeki akıllı telefonların ekranlarıdır. Mağaranın içini aydınlatan o ilkel ateş, bugün gözlerimizi alan telefonun mavi ışığıdır. Duvardaki gölgeler ise algoritmaların önümüze düşürdüğü filtrelenmiş, manipüle edilmiş dijital illüzyonlardır. Zincirlerimiz ise elimizden düşürmediğimiz telefonlarımızdır. İnsanlık, kendi rızasıyla cebinde taşıdığı kişisel mağaralara çekilmiş durumda.</p>
<h3>Benzer Düşüncelerin Yarattığı İllüzyon</h3>
<p>Algoritmalar, sadece sevdiğimiz, onayladığımız ve daha önce tıkladığımız içerikleri önümüze getirir. Bu durum, psikolojide <strong>onaylama yanlılığı</strong> olarak adlandırılır. Mağaradaki tutsaklar gibi, biz de sadece kendi görüşlerimizin yansımalarını görürüz. Bu, &#8220;dünya sadece benim düşündüğüm gibi&#8221; sanrısına yol açar.</p>
<h3>Sosyal Medyada Bölünme ve Ruh Sağlığı</h3>
<p>Sosyal medyadaki gri bölgeler yiter. Bir içerik ya beğenilir ya da linç edilir. Klein, nesne ilişkileri kuramı&#8217;na göre bu durum toplumsal ruh sağlığında &#8220;Splitting&#8221; (Bölme) adını verdiğimiz mekanizmayı tetikler. Normal gelişimsel süreçte, ruhsal yaşamın ilk aylarında bir bebek için karmaşık dünyayla baş etme yolu budur. Bebek, anneyi ve dünyayı &#8220;iyi meme&#8221; ve &#8220;kötü meme&#8221; olarak ikiye ayırır. Yetişkinlikte ise bu mekanizma; yoğun kaygı ve belirsizlik anlarında devreye giren, regresif (gerileyici) bir savunma düzeneğidir. Sosyal medya, sürekli bir &#8220;bilgi&#8221; bombardımanı ve &#8220;öz saygı&#8221; tehdidi yaratarak bireyde kronik bir içsel kaygıyı tetikler. Bu kaygıyla baş edemeyen zihnin gelişimsel olarak ekonomik ve kolay olan yolu seçmesi kaçınılmazdır. Böylece bizim gibi olanlar kutsallaştırılırken, ötekiler şeytanlaştırılır.</p>
<h3>Ruhsal Prangalarımız ve Ruhsal Katılık</h3>
<p>İçsel bir perspektiften bu noktaya ışık tutmak gerekirse Platon&#8217;un mağarası sadece bir bilgi problemi değildir; o, insanın inşa ettiği en büyük <strong>psikolojik hapishaneydi</strong>. Ruh sağlığı ekseninde baktığımızda mağara; bireyin içine doğduğu sınırlayıcı inançlar, erken dönem travmaları ve katı savunma mekanizmalarıdır. Çocukluk dönemindeki travmatik yaşantılar kişilik gelişiminde katı bir yapılanmaya dönüşür. Klinik düzeyde nevrotik bir zihni incelediğimizde ne görürüz? Tam bir &#8220;algısal katılık&#8221;. Nevrotik birey, geçmişte yaşadığı bir kırılganlıkla zihninde bir gölge üretir: &#8220;Herkes kötüdür&#8221;, &#8220;Asla sevilmeyeceğim&#8221;, &#8220;Ben başarısızım&#8221;. Tıpkı mağaradaki tutsaklar gibi bakışlarını, düşüncelerini başka yöne çeviremez. Bu gölgeyi tek mutlak gerçeklik ilan eder. Dışarıdaki nesnel, şefkatli ve olasılıklarla dolu gerçekliği, yani güneşi görmeyi reddeder. Çünkü alışılmış bir karanlıkta yaşamak, gözü yakacak bir ışıkla yüzleşmekten daha güvenli gelir. Başka bir tabirle bilindik cehennem, bilinmedik cennetten iyidir anlayışıyla eskinin acı verse de bilindik zindanlarına mahkum ederler kendilerini.</p>
<p>İşte nevroz, insana sahte bir &#8220;seçeneksizlik hissi&#8221; sunar. Birey, kendi zihinsel hapishanesinin duvarındaki hayali düşmanlarla savaşırken, mağaranın dışındaki özgürleşme potansiyelini reddeder. Mağaradaki trajedi, insanların zincirlenmiş olması değildir sadece; duvardaki gölgeleri o kadar çok benimsemişlerdir ki, bir gün biri gelip zincirlerini çözmek istediğinde, o kurtarıcıya öfkeyle saldırmalarıdır. İllüzyonunu korumak için gerçeğe savaş açmaktır nevroz.</p>
<h3>Ruhsal Katılığın Kökeni: Ebeveyn İmgeleri ve Süperego</h3>
<p>Nevrotik kişilik yapılanmasındaki psikolojik katılık, erken çocukluk döneminde içselleştirilmiş olan katı, cezalandırıcı, aşırı kaygılı veya ihmalkar ebeveyn imgeleridir. Esnek bir ruhsal yapı, güvenli bir zemin gerektirir. Aksi bir tutum, çocuğun dünyayı tehlikeli ve tekinsiz bir yer olarak algılamasına yol açar. Bu tehlikeyle baş etmek için de her şeyi kontrol altında tutmaya çalışan katı kurallar geliştirir. Ruhsal yapının ahlaki ve kuralcı olan merci yani <strong>süperego</strong>, bazı bireylerde acımasız ve aşırı talepkardır. İçselleştirilmiş bu otoritenin yaratacağı yoğun suçluluk duygusundan kaçınmak için içgüdüsel olan her şeyi bastırır. Kendi özgürlüğünü ve arzularını kısıtlar. Katılık içsel cezalandırılıyor sakinleştirmek içindir. Bu ruhsal dengesizliğin üstesinden gelebilmek için süperego birtakım savunma mekanizmaları geliştirir.</p>
<h3>Yankı Odaları ile Pekişen Toplumsal Kutuplaşma</h3>
<p>Peki, bu bireysel prangalar topluma yansıdığında ne oluyor? Dijital dünya artık hepimize tek bir ortak mağara sunmuyor. Algoritmalar, her bireyin korkusuna, öfkesine ve ideolojisine göre &#8220;kişiselleştirilmiş mağaralar&#8221; tasarlıyor. Biz buna modern dünyada &#8220;yankı odaları&#8221; diyoruz. Bu durumun devam etmesi empati yeteneğinin körelmesine yol açabilir, din, dil, ırk ve fikir ayrımcılığını körükleyebilir. Çünkü &#8220;öteki&#8221; artık bir insan değildir; o sadece karşı mağaranın duvarındaki korkutucu bir gölgedir. Bu yüzden gerçeklik algımızı kaybediyoruz. Tek doğruyu kendi fikirlerimiz zannedip ötekine karşı yıkıcı, saldırgan bir tutum belirliyoruz. Böylece gitgide birbirimizden uzaklaşıyoruz. Farklı görüşleri duymayan, sürekli kendi &#8220;gölgesini&#8221; alkışlayan bir toplum inşa ediyoruz. Din, dil ve ırk gibi farklılıklarımızı toplumun bir zenginliği olarak görmekten vazgeçip ayrımcılık yapmaya başlıyoruz.</p>
<p>Eğer bu dijital mağaradan kafasını uzatıp, &#8220;Durun, aslında hepimiz insanız, esas gerçek sizin gördüğünüz nefret gölgelerinden ibaret değil&#8221; diyen biri çıkarsa ne olur? Dijital linç kültürüyle, yani modern dünyanın taşlamasıyla susturulmaya, metaforik olarak öldürülmeye çalışılır. Kutuplaşma, farklılıkları zenginlik değil bir tehdit olarak kodlayarak toplumsal barışımızı kökünden dinamitliyor. Farklı bir siyasi görüşe mensup 40 yıllık komşumuzu bir an bile düşünmeden nasıl oluyor da düşman ilan edebiliyoruz? Aynı fikirlerin tabulaştırılması gitgide katı bir zihne ve değişmeyen hastalıklı bir dünya görüşüne sebep oluyor.</p>
<h3>Toplumsal Bölünmenin Psikolojik Altyapısı: Yansıtmalı Özdeşim</h3>
<p>&#8220;Bizim gibi düşünenler, bizim dinimizden olanlar, bizim partimizden olanlar, bizim takımımızı tutanlar&#8221; anlayışı toplumu partizan, bölücü, katı ve anlayışsız gruplara bölüyor. Kendimiz gibi düşünenleri tamamen &#8220;beyaz&#8221; görmekle kendi narsistik kırılganlığımızı tamir etme çalışıyor olabilir miyiz? &#8220;Öteki&#8221; olarak anlamlandırılan kişiyi tamamen &#8220;siyah&#8221; olarak görmek bireyin kendi içindeki yüzleşmekten korktuğu ve kabul edilemez bulduğu gölgelerinin yansıtmalı özdeşim yoluyla dışarı atılmasıdır. Sosyal medya, bu kirli psikolojik atığı boşaltmak için muazzam bir kanal sunar.</p>
<h3>Mağaradan Çıkış Mümkün mü? &#8220;Güneşe Bakma Cesareti Gösterebilecek Miyiz?&#8221;</h3>
<p>Durum ne kadar karanlık görünürse görünsün, Platon bize hikayenin sonunda bir çıkış yolu da gösterir. Ruh sağlığımızı korumak ve toplumsal barışı yeniden inşa etmek için şu soruyu sorma cesareti göstermek gerekir: &#8220;Benim şu an savunduğum şey tek gerçek mi, yoksa sadece kendi dünyama düşen bir yankı mı?&#8221; Bilinçli bir çabayla, konfor alanımızdan çıkıp farklı görüşleri okumak, dinlemek ve o &#8220;öteki&#8221; diye kodlanan insanlarla doğrudan, yalın bir temas kurmanın yolunu açabilir.</p>
<h3>Ruhsal Esneklik ve Özgürleşme İçin Üç Temel Adım</h3>
<p>Psikolojik katılığı onarmanın en iyi yolu psikolojik esnekliğimizi geliştirmekle mümkündür. Bunun için, sorumluluk alıp eyleme geçmek gerekir. Belirsizliği kapsayıp gri alanları korumak için, karşımızdakini &#8220;iyi&#8221; ya da &#8220;kötü&#8221; olarak bölmek yerine, onun hem kusurlu hem de sevilebilir olduğunu görebilmek ruhsal olgunlaşmanın ilk adımıdır. Düşünceleri birleştirmekten vazgeçerek katı bir zihnin her düşünceyi mutlak bir gerçek sandığı yanılgısından kurtulabiliriz. Bunun için zihni bir nehir, düşünceleri de onun üstünde düşen bir yaprak olarak görmek gerekir. Böylece düşüncelerin zihinden akıp gitmesine izin vermiş oluruz. Yaşamsal kaçınmayı bırak</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/platonun-magara-allegorisinden-dijital-yanki-odalarina/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YALNIZ ANNELER, GÖRÜNMEZ BABALAR</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/yalniz-anneler-gorunmez-babalar/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=yalniz-anneler-gorunmez-babalar</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/yalniz-anneler-gorunmez-babalar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sevda Doğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 May 2026 22:45:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çift ve Aile Terapisi]]></category>
		<category><![CDATA[annelik işlevi]]></category>
		<category><![CDATA[Babalık işlevi]]></category>
		<category><![CDATA[içsel aile sistemleri]]></category>
		<category><![CDATA[modern ebeveynlik]]></category>
		<category><![CDATA[ruhsal rahim]]></category>
		<category><![CDATA[tek ebeveynlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=34282</guid>

					<description><![CDATA[Babalık işlevi, çocuğun toplumsal yönünü simgelerken, onu annenin göğsünden çekip alan ve öteki ile tanıştıran bir işlev de görür. Baba, anne ile çocuk arasındaki büyüleyici ama bir o kadar da yutucu olan ilişkiyi böler. Bu durum, simbiyotik çemberin arasına girerek çocuğa dünyadaki her şeyin annesinden ibaret olmadığını, onun dışında da bir hayatın, bir arzunun ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Babalık işlevi</strong>, çocuğun toplumsal yönünü simgelerken, onu annenin göğsünden çekip alan ve öteki ile tanıştıran bir işlev de görür. Baba, anne ile çocuk arasındaki büyüleyici ama bir o kadar da yutucu olan ilişkiyi böler. Bu durum, simbiyotik çemberin arasına girerek çocuğa dünyadaki her şeyin annesinden ibaret olmadığını, onun dışında da bir hayatın, bir arzunun ve bir toplumsal düzenin var olduğunu gösteren gücü simgeler. Eğer baba araya girip bu &#8216;ilahiyane&#8217; birleşmeyi kesintiye uğratmazsa, çocuk annenin narsisistik bir uzantısı olarak kalma riskiyle karşı karşıya gelir. Babalık işlevi, çocuğun bakışlarını annenin göğsünden alıp dış dünyanın geniş ufuklarına çevirmesini sağlar; bu, bağımlılıktan bireyselliğe geçişin ilk ve en sert adımıdır. Ömür boyu sürecek bu yolculuk, ayrılma-bireyleşme için çıkılan yoldaki psikolojik doğumun da başlangıcıdır.</p>
<p><strong>Annelik işlevi</strong>, öyle güçlü bir duygudur ki Kral Arthur&#8217;un kılıcı gibi ilahi bir gücü simgeler. Efsaneye göre, İngiltere Kralı öldüğünde arkasında bir varis bırakmaz. Bir gün kilisenin bahçesinde, bir taşın içine saplanmış kılıç belirir. Üzerinde ise şu yazar: &#8220;Bu kılıcı taştan çıkaran kişi, tüm Britanya&#8217;nın haklı doğmuş kralıdır.&#8221; Ülkenin en güçlü şövalyeleri ve soyluları kılıcı yerinden oynatamaz bile. Ancak genç ve mütevazı bir seyis olan Arthur, bir ihtiyaç anında kılıcı hiç zorlanmadan çekip çıkarır. Bu an, onun sıradan bir genç değil, ilahi bir iradeyle seçilmiş bir lider olduğunu kanıtlar. Annelik de bazı yönleriyle taştan kılıcı çıkaran Arthur gibi spiritüel bir gücü temsil eder. Anneliğin &#8216;her şeye gücü yetme&#8217; ilizyonundan bebeği çıkarabilmesi için hata yapabilen bir insan olduğunu bebekle ayrışma sürecinde istemeden de olsa ona tattırması gerekir.</p>
<p><strong>Anneliğin iki farklı yüzü</strong> vardır. Bir bebeği anne karnında istenen duygularla dokuz ay boyunca beslemek ne kadar hayatiyse, doğum sonrası özellikle ilk üç ayda da aynı bakımın sürmesi o kadar önemlidir. Henüz anne karnındayken annesinin mırıldandığı ezgileri dinleyerek doğuma hazırlanan bir fetüsün, ilerleyen yaşlarında aynı şarkıları notalara ihtiyaç duymadan çalabilmesi bir tesadüf olamaz. Bu simbiyotik bağlılığın sebep olduğu aşırı yakınlık, yaşamsal olmasının yanı sıra doğum sonrası dengelenmediği takdirde ağır ruhsal yaralanmalara yol açabilir. İnsan canlısının hayatı boyunca tutunacağı bu yüce anne sevgisi, çocukluk döneminde yaşamsal bir öneme sahip olsa da simbiyotik bağın yetişkinlikte de sürmesi, maalesef hastalıklı bir yapışıklığa evrilir. &#8220;Öteki&#8221; (baba) tarafından kesintiye uğratılmayan bu aşırı bağlılık, anneliğin ilahiyane yönünün babalık işlevini de bütünüyle gölgeleyerek yok etmesi anlamına gelir.</p>
<p><strong>Ruhsal rahim</strong> kavramını Donald Winnicott, fiziksel kucaklamanın ötesinde bir duygusal alan olarak tanımlar. Bebek, dünyayı başlangıçta parçalanmış ve kaotik algılar. Ruhsal rahim (bakım veren figür), bu parçaları bir arada tutan bir sınır görevi görür. Bebeğin ihtiyaçlarının tutarlı şekilde karşılanması, onda &#8220;var olmaya devam ediyorum&#8221; hissi yaratır. Ruhsal rahim, psikanalitik literatürde bireyin fiziksel doğumundan sonra içine doğduğu, zihinsel ve duygusal gelişimini sağlayan &#8220;ikinci rahim&#8221; olarak tanımlanır. Biyolojik rahim bebeği fiziksel olarak nasıl koruyor ve besliyorsa, ruhsal rahim de bebeğin ham duygularını işleyen ve ona bir &#8220;benlik&#8221; kazandıran psikolojik çevre sunar. Çocuğun ruhsal anlamda çocuk kalmasını sağlayan kısıtlı bir alan değil, aksine kendi sınırlarını ve kapasitesini belirlemesine olanak tanıyan öznel bir alandır.</p>
<p>İlişkilerin &#8216;kısır&#8217; kalması, aslında beklenen o ruhsal doğumun henüz gerçekleşmediğinin bir işaretidir. Tıpkı biyolojik doğumdaki sancılı bekleyiş gibi, ruhsal olgunluk da göğüslenmesi gereken zorlu süreçleri beraberinde getirir. Çiftler arasındaki anlaşmazlıklar çözülemez bir düğüme dönüştüğünde, orada artık iki yetişkinin sağduyulu karşılaşmasından değil; çocuk ve yetişkin ego durumlarının çatışmasından söz etmek gerekir.</p>
<p><strong>İlişkilerde denge</strong> sağlamak önemlidir. Nitekim insanın başına ne gelirse dengesizlikten gelir; ancak annenin vaktinde geri çekilmesi ve babanın onun bıraktığı boşluğu ebeveynlik rolüyle doldurması sayesinde çocuk simbiyotik çemberden kurtulup sağlıklı bir öznelliğe adım atabilir. Babanın dış dünyayı temsil eden rolü, sağlıklı bir çocukluğun ve özgür bir bireyin gerçek doğumudur. Kişinin kendi öznelliğini kazanması; ebeveynleriyle olan bağını yetişkin bir zemine taşımasından ve bu ruhsal doğumla kendi varlığını dünyaya getirmesinden geçer.</p>
<p>Çocuk, anne-babasından sonra üçüncü ebeveyni olarak anılan bu ikisi arasındaki ilişkide büyür. Ebeveynlerin ilişkisindeki olgunluk ya da çiğlik, çocuk benliğin kaderini belirler. Hiçbir çocuk onların hatalı davranışlarının sorumlusu olmadığı gibi ilişkiyi kurtaran rolüne de bürünmemelidir. Çocuğa yarabandı muamelesi yapanlar, böylece üzerini örtükleri sorunlarına acımasızca çocuklarını şahit etmiş olmuyorlar mı? Peki, bu dengesizlik çocuklar için fazlaca yaralayıcı değil mi?</p>
<p><strong>Tek ebeveynlik</strong> günümüzde ebeveynliğin sınırları, ne yazık ki ağırlıklı olarak anne tarafından belirlenen kurallara sıkışmış durumdadır. Özellikle tek ebeveynli ailelerde, çocuğun duygusal ve fiziksel tüm gereksinimlerini tek bir kişinin göğüslemesi, kaynakların paylaşımı noktasında yetersizliklere yol açabilmektedir. Oysa ebeveynlik, özünde paylaşılan bir sorumluluk olmalıdır; ancak bu şekilde, anne ve babanın ortak tercihiyle dünyaya gelen bir insanın gelişimi için gereken tüm kaynaklar eksiksiz sağlanabilir. Kadim bir Afrika atasözünün de vurguladığı gibi: &#8220;Bir çocuğu yetiştirmek için bir köy gerekir.&#8221; Bu söz, geçmişteki mahalle ve köy kültürünün, ebeveynlerin omuzlarındaki yükü nasıl paylaştığını ve çocuğun yetişme sürecini kolektif bir dayanışmaya dönüştürdüğünü en iyi şekilde anlatır. Sağlıklı bir nesil, sadece iki kişinin değil, bu sorumluluğu paylaşan bir sistemin ürünüdür.</p>
<p><strong>Modern ebeveynlik</strong> ise, eskiden geleneksel köylerin yerini günümüzün &#8220;modern köylerine&#8221; bıraktığı bir süreçtir. Ahırlardaki hayvanların yerini evcil dostlarımız, geniş avlulu evlerin yerini ise daralan 1+1 dairelere hapsolan çekirdek veya tek ebeveynli yaşamlar aldı. Bahçelerde peşinden koştuğumuz o ele avuca sığmaz keçiler, yerini kucağımızdaki uysal kedilere bıraktı. Ancak bu fiziksel daralma, ruhsal bir boşluğu da beraberinde getirdi; ait olma ve değer görme gibi yaşamsal ihtiyaçlarımızın karşılanamaması, hepimizi sanal dünyanın tekinsiz köşelerine savurdu. Biz ebeveynler, kendi ruhsal boşluklarımızda yönümüzü bulmaya çalışırken; siber çeteler, sanal kumar tacirleri ve uyuşturucu baronları en kıymetlilerimizi, çocuklarımızı elimizden almaya başladı. Sokakları tehlikeli bulup onları &#8220;güvende olsunlar&#8221; diye evlerimize, dizimizin dibine oturttuk. Oysa yanımızda sandığımız o çocuklar, ellerindeki telefonun soğuk ışığında, gözlerindeki o asıl pırıltıyı günbegün kaybettiler. Evin duvarları arasında koruduğumuzu sandığımız evlatlarımız, dijital dünyanın sınırsız ve kontrolsüz karanlığında aslında hiç olmadıkları kadar yalnız ve savunmasız kaldılar.</p>
<p><strong>İçsel ebeveyn sistemleri</strong> de önemlidir. Babalık işlevi, &#8216;dünyayı tek başıma sırtlarım&#8217; diyen annelik işlevine ortak olmalıdır. Evin içindeki sevgi ve sıcaklığın kaynağı nasıl annenin varlığıysa, dış dünyaya, sokağa çıktığımızda içimizde hissettiğimiz güvenin kaynağı da babanın varlığı olmalıdır. Bu içsel öğretiler, ancak bir araya geldiklerinde varoluşsal bir anlam ve bütünlük hissi yaratabilir; böylece sağlıklı bir ruhsal yapı için gereken &#8220;içsel ebeveyn sistemi&#8221; kurulmuş olur. Peki, anneyi tek başına &#8220;kutsal&#8221; bir makama konumlandırmak, farkında olmadan babanın makamını küçültmek anlamına gelmiyor mu? Sadece anneliği yücelten toplumsal anlayışımız, kadını özgün kimliğinden koparıp yalnızca &#8220;anne olmak için yaratılmış bir canlıya&#8221; mı dönüştürüyor? Eğer öyleyse, bu durum babanın işlevini de değersizleştirip onu sistemin dışına itmiyor mu?</p>
<p>Anneler Günü&#8217;nü kutladığımız bu Mayıs ayında; bir çocuğu canından çok severek büyüten tüm annelerimize selam olsun. Ancak o annelerin ellerinden tutan, saçlarını okşayan ve bu muazzam sorumluluğu omuzlayan babalarımıza da bir selam borçluyuz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/yalniz-anneler-gorunmez-babalar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Acıdan Kimlik Örmek</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/acidan-kimlik-ormek/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=acidan-kimlik-ormek</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/acidan-kimlik-ormek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sevda Doğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Apr 2026 22:45:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[⁠Ruh Sağlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=30473</guid>

					<description><![CDATA[Lacan’ın kuramında kimlik, ana akım psikolojinin aksine sağlam ve bütünleşik bir yapı değil; bir yanılsama, bir kurgu ve öznenin kendisini &#8220;başkasının&#8221; üzerinden inşa etme çabasıdır. Lacan, kimlik kavramını özellikle Ayna Evresi ve Üç Düzen (İmgesel, Simgesel, Gerçek) üzerinden açıklar. Ayna evresinde bebeğin motor becerileri henüz gelişmemişken annenin bakışında gördüğü yansıma bütüncül ve pürüzsüzdür. Benlik imgesi [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="container">
<div id="model-response-message-contentr_866ee9b5cdad3855" class="markdown markdown-main-panel stronger enable-updated-hr-color" dir="ltr" aria-live="polite" aria-busy="false">
<p data-path-to-node="2"><b data-path-to-node="2" data-index-in-node="0">Lacan’ın kuramında</b> kimlik, ana akım psikolojinin aksine sağlam ve bütünleşik bir yapı değil; bir yanılsama, bir kurgu ve öznenin kendisini &#8220;başkasının&#8221; üzerinden inşa etme çabasıdır. Lacan, kimlik kavramını özellikle Ayna Evresi ve Üç Düzen (İmgesel, Simgesel, Gerçek) üzerinden açıklar. Ayna evresinde bebeğin motor becerileri henüz gelişmemişken annenin bakışında gördüğü yansıma bütüncül ve pürüzsüzdür. Benlik imgesi bebeğin o aynada gördüğü yabancı simgeyle örtüşür. En baştan beri kimlik yabancı bir yapıdır. İmgesel aşama, kimlik aşamasının ilk durağıdır. Birey kendisi için kusursuz ve narsistik bir benlik tasarlar. İdeal ben tamamlanmışlık ilizyonudur. Ona göre benlik (ego) savunma mekanizmasıdır. Çünkü özenin içindeki boşluğu ve parçalanmışlığı gizler. Simgesel ve öteki bireyin kendini topluma ve ötekine göre şekillendirme evresidir. &#8220;İnsanın arzsuzu ötekinin arzusudur.&#8221; Yani kim olduğumuz ve neyi istediğimiz ötekinin bakışıyla kurulur. Kimliğin imkansızlığı bölünmüş özne evresinde, özne hiçbir zaman tam ve bütün değildir. Özne her zaman eksik ve arzulayandır. Ona göre kimlik varoluşsal boşluğu kapatan bir yama gibidir.</p>
<h2 data-path-to-node="3"><b data-path-to-node="3" data-index-in-node="0">“Büyük Öteki” Olarak Kader ve Toplum</b></h2>
<p data-path-to-node="4">Lacan&#8217;ın en çarpıcı kavramlarından biri olan <b data-path-to-node="4" data-index-in-node="45">Jouissance</b>, acı ve tatminin iç içe geçtiği, öznenin kendi yıkımından bilinçdışı zevk duyduğu karanlık bir tatmindir. Lacan&#8217;a göre ayna ötekinin gözünde kurulan eksik ve kusurlu bir tasarımdır. Öteki, toplumsal parçayı, &#8216;Büyük Öteki&#8217; ise toplumun tümünü etkileyen kuşaklar öncesine dayanan olaylar, kolektif bilinçdışı olarak adlandırılan yapıyı temsil eder. Savaşlar, göç, sürgün, afetler gibi toplumun tümünü kitlesel olarak etkileyen olaylar geçmiş nesillerin ruhunu bugüne taşıyarak aktarılır. Bu etkileniş toplumsal bir kimlik tasarımına evrilir.</p>
<h2 data-path-to-node="5"><b data-path-to-node="5" data-index-in-node="0">Bilinçdışı Duyulan Arabesk Haz</b></h2>
<p data-path-to-node="6">Arabesk kültüründe birey, aynaya baktığında (veya toplumun ona tuttuğu aynada) &#8220;terk edilmiş&#8221;, &#8220;yıkılmış&#8221; ve &#8220;gariban&#8221; bir suret görür. Bu kimlik her ne kadar acı verici gibi görünse de benliğin parçalanıp bölünmesi tehdidinin önüne geçer. Acı çeken kadın/adam imgesine sarılmak hayali bir bütünlük hissi sağlarken, acı çekmek tutkal gibi benlik parçalarını bir arada tutan yapıcı bir işlev görür. Bilinçdışı düzeyde kişinin canını yakmasına rağmen vazgeçemediği her neyse, o durumdan sağladığı ikincil kazanç zamanla yıkıcı bir hazza dönüşür. Acı veren bu deneyime duyulan bilinçdışı meyil (Jouissance), suçluluk hisseden benliğin cezalandırılmasıyla kişiyi kısa süreliğine rahatlatsa da; nihayetinde onu aynı arabesk döngünün içinde hapsolmuş, acıklı bir yaşama mecbur eder. Arabesk bir şarkıda geçen &#8220;Kaderimse çekerim, çekmekle bitmez&#8221; denilen dertlerle sıkı sıkıya kurulan bağlılık kişiyi içsel boşluğun karanlığında boğulmaktan alıkoyar.</p>
<h2 data-path-to-node="7"><b data-path-to-node="7" data-index-in-node="0">Türk Türkülerinde Lacancı Arabesk Yaşam</b></h2>
<p data-path-to-node="8">Türk kültüründe arabesk yaşam Lacancı anlamda Jouissance&#8217;nın ete kemiğe bürünmüş halidir. Arebeskin Babası Müslüm Gürses&#8217;in &#8220;Küskünüm&#8221; şarkısını ele alalım. &#8220;Her şey boş, anlamsız şimdi gözümde / Bin öfke, bin nefret her bir sözümde / Her şey boş, anlamsız şimdi gözümde / Yılların çilesi belli yüzümde / Aynada baktığım yüze küskünüm&#8230;&#8221; Arabeskin Kraliçesi Bergen, &#8220;Acıların Kadını&#8221; şarkısında olduğu gibi diğer tüm şarkılarına da acılarına tutunan, sanki kendi yıkımını seyretmekten haz duyan bir tarafını bırakmamış mıdır? &#8220;Yıllar yılı dert yolunda / Ne ilk ne de sonuncuyum / Kahrediyor hayat beni / Acıların kadınıyım&#8230;&#8221; Neşet Ertaş, &#8220;Ah Yalan Dünya&#8221; şarkısında dünyanın geçiciliğine vurgu yapsa da esas çektiği acıların iç dünyasına yurt yaptığını türküleriyle dillendirmemiş midir? Bozkırın Tezenesi türkülerinde kullandığı Garip mahlasıyla aslında neyi anlatmak istemiştir? &#8220;Hep sen mi ağladın, / Hep sen mi yandın? / Ben de gülemedim yalan dünyada / Sen beni gönlümce mutlu mu sandın? / Ömrümü boş yere çalan dünyada / Ah yalan dünya, yalan dünya / Yalandan yüzüme gülen dünya&#8230;&#8221;</p>
<h2 data-path-to-node="9"><b data-path-to-node="9" data-index-in-node="0">Türkülerin Varoluşsal Anlatısı</b></h2>
<p data-path-to-node="10">Türküler acıyı bir mülk gibi sahiplenir. Türküler, &#8220;Tanrım beni baştan yarat&#8221; ya da &#8220;Kader diyemezsin, sen kendin ettin&#8221; diyerek sürekli bir sitem içerir. Aslında özne, arzuya kavuşmayı değil arzunun imkansızlığını arzular. Küskünüm diyen özne içsel boşluğun yarattığı yaralara adeta acılardan bir koza örer. Bu koza benliğin savunma mekanizması olarak işlev görür. Şarkılarımız, türkülerimiz bireysel yastan çıkarak varoluşsal bir bakışla yasın evrensel halini kucaklar. Benlik yas tutarak bütünlük kazanır, onunla parçalanıp yok olmaktan korunur, kendi parçalanmışlığını bu kederli anlatıyla yamayarak yok olmaktan korunur. Bu perspektifte yas, kaybedilen bir nesnenin ardından tutulan geçici bir keder değil; varlığın en esaslı nişanesidir. Acı, burada bir yıkım aracı değil; dağılmakta olan benliği bir arada tutan, ona süreklilik ve anlam kazandıran tek gerçektir.</p>
<h2 data-path-to-node="11"><b data-path-to-node="11" data-index-in-node="0">Anadolu Mirası Yas</b></h2>
<p data-path-to-node="12">Ah Anadolu ağlayan analarla dolu derdi bir hocam; bizi biz yapan türkülerimiz, şarkılarımız, nenelerimizin dilindeki ağıtlar, dizlerini döven analarımız, kavuşamayanların hikayelerini dinlediğimiz çocukluk hatıralarımız bize hep ne söyledi? Bitmeyen yas hali, savaşlarla, açlıkla, kıtlıkla dolu geçmiş yaşantıların bugüne kalan mirasıydı. Peki hayatta kalabilmenin koşulunun acıklı bir hale bürünmekten geçtiğini öğrenmenin bedeli hem aynı mirası yarına aktarmak hem de kederi bugüne çağırmak olmuyor mu? Acılarına tutunanlar tanıdık olanın güvenli olduğunu varsaydıkları için yeniye, daha iyiye gözlerini kapatmaktadırlar. Böylece keder, yalnızca bir duygu olmaktan çıkıp kolektif bir kimliğe dönüşür. Anadolu&#8217;nun o kadim ve ağrılı hafızası, bize mutluluğu bir tür &#8220;ihanet&#8221; gibi kodlamıştır. &#8220;Çok güldük, başımıza bir şey gelecek&#8221; kaygısı, aslında kökleri derinlerde olan bir savunma mekanizmasıdır. Bu döngünün içine hapsolarak acıyı yaşamaya devam etmek mutlu olmayı kendimize yakıştıramadığımız anlamına gelmiyor mu? Oysa yas, tutup bitirilmesi gereken sağlıklı bir süreçtir; omuzda bir ömür taşınması gereken bir yük değildir. Bu mirası reddetmek atalarımıza saygısızlık değil, aksine gelecek nesillere bıraktığımız kötü bir geçmiştir.</p>
<h2 data-path-to-node="13"><b data-path-to-node="13" data-index-in-node="0">Mutluluğun Sırrı</b></h2>
<p data-path-to-node="14">Mutluluğun sırrını arayanlar hep bir mucize beklemektedirler. Halbuki Lacan gibi birçok psikolog şunu yaparsan mutlu olursun gibi kişisel bir gelişim rehberi sunmak yerine dışarıdan sunulacak mutluluktan ziyade <b data-path-to-node="14" data-index-in-node="211">içsel farkındalığa</b> adım adım yaklaşmanın daha sahici bir yaşamı karşılayacağını bunun da içsel bir refah getireceğini savunur. Lacan&#8217;a göre sağlıklı kimlik bir yanılsamadır. Psikanalizde arzusuna sadık bir kimlik için önerilenler ötekinin arzusundan özgürleşmekle başlar. Lacan, &#8220;bu isteklerim benim için mi yoksa başkasını memnun etmek için mi bunu arzuluyorum&#8221; sorusuyla yüzleşmek gerektiğini söyler. Böylece büyük ötekinin (toplum, aile, ebeveynler) senaryosuna çıkıp kendi eksikliğini sahiplenerek özdeki arzuya ulaşılır. Kendini tam, kusursuz veya her şeyi çözmüş biri olarak görme çabasından vazgeçmek gerekir. Sağlıklı kimlik, kendi içindeki o boşlukla barışık olmaktır. &#8220;Ben eksiğim ve bu eksiklik benim arzumun yakıtıdır&#8221; diyebilen özne, hayali bütünlük peşinde koşup hüsrana uğramaktan kurtulur. Bireyler genellikle hayatlarını belli bir &#8220;hayal&#8221; veya &#8220;kurgu&#8221; (fantazi) üzerine kurar (Örn: &#8220;Şu kişi beni sevse her şey düzelecek&#8221; veya &#8220;Şu statüye erişince tam olacağım&#8221;). Lacan bu ana fantaziden vazgeçmenin esas özgürlük alanı sağlayacağına inanır. Seni sen kılan semptomu yok etmeye çalışmak yerine onu kabullenerek ve bir sanat eserine ya da bir mesleki başarıya dönüştürerek kendi arzuna sadık kalabilirsin. Acılarımızı bütün parçamız olarak görmekten vazgeçip bu sadece küçük bir parçam diyerek özneleşebilirsek acıyla ördüğümüz kozadan çıkabiliriz.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/acidan-kimlik-ormek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İçsel Evimiz Erik Ağacı</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/icsel-evimiz-erik-agaci/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=icsel-evimiz-erik-agaci</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/icsel-evimiz-erik-agaci/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sevda Doğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 23:50:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[⁠Ruh Sağlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=28039</guid>

					<description><![CDATA[Ne Güzeldi Çocukluk Çocukluğumuzun dallarında saklambaç oynayarak geçtiği o erik ağacı&#8230; Dalları tomurcuğa durduğunda yiyeceğimiz o ilk eriğin heyacanıyla patlayacak beyaz erik çiçeklerini beklerdik. Okuldan her dönüşte mahalledeki çocuklarla buluşma yerimizdi eriğin altı. Yeryüzündeki bulut tarlamızdı, gündüz düşlerine daldığımız, aşk mektupları yazdığımız, ayrılık acılarımızı, yalnızlığımızı, aşk sancılarımızı açtığımız sırdaşımızdı erik ağacı. Sadece bizi de değil [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2 data-path-to-node="1"><b data-path-to-node="1" data-index-in-node="0">Ne Güzeldi Çocukluk</b></h2>
<p data-path-to-node="2">Çocukluğumuzun dallarında saklambaç oynayarak geçtiği o erik ağacı&#8230; Dalları tomurcuğa durduğunda yiyeceğimiz o ilk eriğin heyacanıyla patlayacak beyaz erik çiçeklerini beklerdik. Okuldan her dönüşte mahalledeki çocuklarla buluşma yerimizdi eriğin altı. Yeryüzündeki bulut tarlamızdı, gündüz düşlerine daldığımız, aşk mektupları yazdığımız, ayrılık acılarımızı, yalnızlığımızı, aşk sancılarımızı açtığımız sırdaşımızdı erik ağacı. Sadece bizi de değil mis kokusuyla yüzlerce arıyı, börtü böceği de cezbedip kendine çekerdi. Mahalledeki kadınlara ne demeli; kekini fırından çıkarıp bol naneli kısırını koca bir demlik çaydanlıkla beraber alelacele ayağına geçirdiği naylon terliklerle kapıp gelenlerin de buluştuğu yerdi erik altı. Onu uzaktan görenler her türden canlıya nasıl da sevgiyle kucak açtığını hayranlıkla izlerken yıllanmış erik ağacını yumuşak kalpli koca kolları olan dev bir babaya benzetirlerdi.</p>
<h2 data-path-to-node="3"><b data-path-to-node="3" data-index-in-node="0">Biz Sokak Çocukları</b></h2>
<p data-path-to-node="4">Biz sokak çocukları için evimizin arkasında salınan bu ağacın varlığı; belki de &#8216;ben sizin için buradayım&#8217; diyecek bir yetişkinin eksikliğini, ruhumuza nazikçe unutturmaya yarıyordu. Ondandır bu koca yürekli erik ağacını her halimize şahit eder, onun mevsimler geçtikçe değişip dönüşen gövdesini merakla izlerdik. Sonbaharda dökülen yapraklarıyla onu hüzünlü bir babaya benzetirdik, sert kışlarda güya öfkesini gizleyen çatık kaşlı bir baba, ilkbahara doğru filizlenen tomurcuklarıyla yeniden umutlanan ve nihayet yaz mevsimi geldiğinde neşesinden herkesi etrafına toplayan güleç bir baba gibiydi bizim evin arkasındaki emektar erik ağacı.</p>
<h2 data-path-to-node="5"><b data-path-to-node="5" data-index-in-node="0">Daldaki Erikler</b></h2>
<p data-path-to-node="6">Erikleri dalda ilk fark eden, poşete doldurduğu bir avuç tuzla onun kollarına koşardı. En rahat oturulan, en taze ve en bol meyveli dalı kapabilenimiz, o günün en şanslısı sayılırdı. Eriği tuza bandıra bandıra yediğimizde ağzımızı kamaştıran o ekşi tat; yüzümüzde beliren muzip bir gülümseme ve içimizden taşan o saf coşkuyla, daldaki tahtına kurulmuş vakur bir duruştu bizim çocukluğumuz. Aksi kocakarıların durmadan söylenmesine aldırmaz ne kadar çocuk varsa mahallede erik ağacının kollarına koşardık; çünkü bir o vardı bizi koruyup kollayan. Kimsenin eriğine de benzemezdi onunkinin tadı, eve her gelen misafir de o sebeple illa bir poşet toplar giderdi. Ne güzeldi çocukluğumuz, benimle birlikte mahalledeki tüm çocukların doymak bilmez bir arzuyla ağaçtaki son erik de tatlanana kadar doyasıya eriklerini yediğimiz yerdi erik ağacı.</p>
<h2 data-path-to-node="7"><b data-path-to-node="7" data-index-in-node="0">Evimiz Erik Ağacı</b></h2>
<p data-path-to-node="8">Çocuk dediğin oyundan sıkılır mı? Bitmeyen bir arzuyla evcilik oynadığımız yerdi erik ağacı. Haşmetli dalları hepimiz için ayrı birer yuva olurdu, kuşatırdı hepimizi çepeçevre. Sahi ev neydi? Evcilik oynarken daldığımız hayal ötesi dünyada konak olmuştu bize erik ağacı. Her birimize bir rol düşerdi evdekilerden, başka türlü nasıl anlatırdık çocuk derdimizi? Kimimiz anne, kimimiz çocuk ve erik ağacı da baba&#8230; Sahi, ağzı dili olmayan sade bir ağaç insana nasıl ev olurdu, peki öyleyse eğer insan ne zaman insana ev olurdu, ev neydi, yuva neydi, ev ne zaman yuvaya dönüşürdü?</p>
<h2 data-path-to-node="9"><b data-path-to-node="9" data-index-in-node="0">Esas Evimiz Neresi?</b></h2>
<p data-path-to-node="10">Kimileri yüzlerce metrekarelik evlerine sığamazken biz sokak çocukları erik ağacının dallarını koskoca köşke çevirerek onun dallarını evimiz bellemiştik. Öyleyse ev de dam da etrafı çevrili dört duvarla açıklanamayacak kadar içsel bir algıydı. Ev dediğimiz mekan, betonun soğukluğu veya çatının yüksekliğiyle değil, ruhun kendine yer bulabildiği o görünmez uçsuz bucaksız <b data-path-to-node="10" data-index-in-node="372">aidiyet hissi</b>ydi. Dört duvarın sınırlayamadığı bu aidiyet hissi, evin bir mekândan ziyade, insanın kendi iç dünyasını dışarıya yansıttığı içsel bir yaşantıydı.</p>
<h2 data-path-to-node="11"><b data-path-to-node="11" data-index-in-node="0">Terapideki Dönüşüm</b></h2>
<p data-path-to-node="12">Terapide danışanın kişiliğinin dönüşümü de bir parça erik ağacının çiçekten meyveye dönmesine benzer. Depresyon, panik atak, sosyal fobi, bağımlılıklar ve daha bir çok sayabileceğimiz kaygıyla ilişik bozukluklar bilinç dışının insana değişip dönüşmesi için ilettiği birer mesajdır. Evsizlerin kendini bulduğu yeni bir kapıdır terapi. Ne kadar kalabalık bir çevrede yaşarsan yaşa nihayetinde kendini ait hissettiğin yerdir terapi odası. Bir dost meclisi gibi sıcak, bir anne gibi şefkatli, bir baba gibi sınırlayıcı haliyle sadece terapistin varlığında vücut bulan bir anlam değil aynı zamanda terapi odasının ruhunu da içe alan bir algıdır terapi.</p>
<h2 data-path-to-node="13"><b data-path-to-node="13" data-index-in-node="0">Erik Ağacından Terapiye</b></h2>
<p data-path-to-node="14">Tıpkı çocukken dallarına sığındığımız o erik ağacı gibi, terapi odasının ruhunu da içe alan, insanı kökleriyle barıştırıp meyve vermeye hazırlayan, sarsılmaz ve güvenli bir yer algısıdır terapi. Sınırları belirgin olan terapi; sadece terapistin odadaki fiziksel varlığıyla vücut bulan kısıtlı bir anlam değil, aynı zamanda o dört duvarın ruhunu, sessizliğini ve güvenini danışanın kendi iç dünyasına nakşettiği, dış dünyadaki tüm yabancılaşmalara karşı insanın kendine sığındığı o kadim ve dönüştürücü algının ta kendisidir.</p>
<h2 data-path-to-node="15"><b data-path-to-node="15" data-index-in-node="0">Bedenin Dur Çağrısı</b></h2>
<p data-path-to-node="16">Bugün deneyimlenen ve baş etmesi zor görünen kaygı bozuklukları, yıllanmış yanlış algıların bir dökümüdür. Bu güçlükler aslında, insanın kendi dönüşümünü gerçekleştirmek isteyen yanının yükselttiği bir imdat çağrısıdır. Terapist; danışanın yaşadığı bu zorlu <b data-path-to-node="16" data-index-in-node="258">somatizasyon</b> sürecinin aslında zihin, beden ve ruhun dönüşüm arzusundan doğan bir &#8216;çiçeklenme&#8217; olduğunu danışana içgörü ile sunar. Danışan ise bu sancılı terapi sürecine tıpkı o çocukluğumuzdaki erik ağacının zamanı geldiğinde meyveye döneceğine duyduğumuz inanç gibi bağlılık duyarsa; işte değişim ve dönüşüm tam da o anda başlar.</p>
<h2 data-path-to-node="17"><b data-path-to-node="17" data-index-in-node="0">Erik Ağacından Terapiye</b></h2>
<p data-path-to-node="18">Çocukken dallarına tutunup dünyayı seyrettiğimiz o erik ağacı, aslında ruhumuzun inşa ettiği ilk güvenli limandı; aslında var olan yetişkinlerin yokluğunda yolumuzu aydınlatan bir dolunaydı. O eski ağacın gölgesini, şimdi bir terapi odasının sessizliğinde ve şefkatli sınırlarında yeniden buluyoruz. Dün bir ağaç gövdesine yüklediğimiz &#8216;ev&#8217; anlamı, bugün bir terapistin rehberliğinde kendi içimize kurduğumuz o sarsılmaz yuvaya dönüşüyor; böylece çocukluğun yarım kalan oyunları, terapinin sağaltıcı ikliminde çiçek açıp meyve vermeye kaldığı yerden devam ediyor.</p>
<h2 data-path-to-node="19"><b data-path-to-node="19" data-index-in-node="0">Terapiden İyileşmeye Doğru</b></h2>
<p data-path-to-node="20">O haşmetli erik ağacı, aslında bize hayat boyu sürdüreceğimiz bir beceriyi de kazandırdı. Ev, sadece dışarıda inşa edilen bir yapı değil, insanın kendi içinde yeşerttiği bir aidiyet iklimiydi. Terapi odasında dökülen her gözyaşı ve filizlenen her inanç, bizi çocukluğumuzun o güvenli gölgesine bir adım daha yaklaştırdı. Nihayetinde biz sokak çocukları anladık ki; insan ancak içindeki çocukla barıştığında kendi <b data-path-to-node="20" data-index-in-node="413">içsel ebeveyn</b>ine sahip olabilirdi. Yaralarını şefkatle sarmayı öğrendiğinde kendine gerçek bir &#8216;ev&#8217; bulabilirdi. Ve işte o zaman, tıpkı o çocukluğumuzdaki erik ağacı gibi, başka ruhlara da meyve veren, sığınılacak huzurlu bir &#8216;yuva&#8217;ya dönüşebilirdi.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/icsel-evimiz-erik-agaci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gidenin Ardından: Kendi Boşluğuna Düşmek</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/gidenin-ardindan-kendi-bosluguna-dusmek/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=gidenin-ardindan-kendi-bosluguna-dusmek</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/gidenin-ardindan-kendi-bosluguna-dusmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sevda Doğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Feb 2026 23:35:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[⁠Ruh Sağlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=25203</guid>

					<description><![CDATA[Yas, illaki ölen biri ardından tutulmaz; insanın sevdiklerine karşı hissettiği ilgi, değer ve önemin içten içe azalması da ilişkideki dengeleri değiştireceğinden yas sebebidir. Ya da tam tersi beklediğimiz ilgi ve değeri görememek, içimizdeki kayıp duygusunu canlı tutar. Bu durum insanı tahammül edilmesi çok güç gerçeklerle yüzleşmeye iter. İnsan ruhsallığının duyumladığı varlık, tek başınalığı hazmedemeyecek kadar [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="1">Yas, illaki ölen biri ardından tutulmaz; insanın sevdiklerine karşı hissettiği ilgi, değer ve önemin içten içe azalması da ilişkideki dengeleri değiştireceğinden yas sebebidir. Ya da tam tersi beklediğimiz ilgi ve değeri görememek, içimizdeki kayıp duygusunu canlı tutar. Bu durum insanı tahammül edilmesi çok güç gerçeklerle yüzleşmeye iter. İnsan ruhsallığının duyumladığı varlık, tek başınalığı hazmedemeyecek kadar acı veren bir yerden konuşur. Yokluk sancısı (yas) gidenin Ben&#8217;de yarattığı boşluğun başka hiçbir şeyle ikame edilemeyeceği gerçeğiyle çaresizce yüzleşmektir.</p>
<h2 data-path-to-node="3"><b data-path-to-node="3" data-index-in-node="0">Psikodinamik Bakışa Göre Yas</b></h2>
<p data-path-to-node="4">Otto Rank&#8217;a göre insan hayatındaki ilk ve en büyük yas doğum travmasıdır. Ana rahmindeki o &#8220;bütünlük&#8221; ve &#8220;cennet&#8221; hissinden kopuş, insanın yaşadığı ilk yas ve ilk ayrılık kaygısıdır. Hayatımızda yaşadığımız her kayıp (bir yakının ölümü, terk edilme, bir dönemin bitişi), bilinçdışında bu ilk travmayı (doğum anındaki kopuşu) tetikler. Ona göre yas tutmak, sadece ölen kişiye duyulan özlem değil, aynı zamanda o kişiyle kurulan &#8220;<b data-path-to-node="4" data-index-in-node="428">simbiyotik</b>&#8221; (bir olma) bağının kopmasıyla ortaya çıkan derin bir <b data-path-to-node="4" data-index-in-node="493">varoluşsal</b> korkudur.</p>
<p data-path-to-node="5">Otto Rank, hayatı sürekli bir ayrılma ve bireyselleşme süreci olarak görür (sütten kesilme, okula başlama, evden ayrılma vb.). Ölüm veya kayıp karşısında tutulan yas, sancılı bir &#8220;psikolojik yeniden doğum&#8221; fırsatıdır. Yaşanan nevrozlar kişinin ayrıldığı nesneden kopmayı, tek başınalığı reddettiği için bedenin gösterdiği bir tepkidir. Sağlıklı olan yas ise anneyle kurulan simbiyotik bağdan koparak yaşamın devamında karşılaşılan güçlüklere yönelik bireysel bir tutum sergilemekle, yani benliğin yeniden inşasıyla mümkündür.</p>
<h2 data-path-to-node="7"><b data-path-to-node="7" data-index-in-node="0">Simbiyotik Bağın Yetişkinliğe Taşınması</b></h2>
<p data-path-to-node="8">Bağımlılıktan koparak kendine ait bir düzen inşa etmek, hangi ilişki içinde olursa olsun bir duruş, bir tutum sergilemek, toplumsal bağdan kopmadan; ancak kendine ait dünya görüşü üzerine yükselen bir yaşamda yer tutabilmek bu sağlıklı yasın çıktılarıdır. Öyleyse sürekli bir ilişki yürütememek, hiç evlenememek veya evlilik ilişkisi içindeki bireysel bir kimlik geliştirememek anne rahminden beri kurduğumuz bir zamanlar hayati öneme sahip olan ancak artık zarar verici boyutlara taşınmış o simbiyotik bağın hala sürmesi durumu olabilir mi?</p>
<p data-path-to-node="9">Kimliğin sağlıklı gelişmediği ilişkilerdeki kayıp aslında o ilk sevgi nesnesinden ayrılıkla başlayan, babanın yokluğu (ölümü veya ihmali) ile devam eden hastalıklı ilişkiler sarmalında gelişir. Çünkü ruhsal düzlemde sağlıklı ilişkilerin temeli, babanın çocuğun elinden tutarak (ruhsal birliktelik) annenin ölümcül sevgisinden kurtarması ile atılır. Anne babanın birlikteliği ile rahme düşen cenin yine anne babanın birlikteliği ile toplumsal bir canlı olarak yaşam sürebilir. Buraların sekteye uğraması günlük yaşantıda karşılaşılan irili ufaklı sorunların da temelini oluşturur.</p>
<h2 data-path-to-node="11"><b data-path-to-node="11" data-index-in-node="0">Ruha Şifa Yas</b></h2>
<p data-path-to-node="12">Yas tutmak, gerektiğinde ve dozunda yaşandığında ruhsal bir onarım süreci, yokluğun getirdiği yeni gerçekliğe sağlıklı bir adaptasyondur. Bu süreçte veda, bir &#8216;siliniş&#8217; değil, ilişkinin biçim değiştirmesidir. Çünkü giden, sadece fiziksel düzlemde bizden uzaklaşır; geride bıraktığı hatıralar ve yaşanmışlıklar, onun varlığının birer tecellisi olarak zihnimizde yaşamaya devam eder. Yas, işte bu dışsal yokluğu, içsel bir varlığa dönüştürme ve sevileni kendi benliğimizin bir parçası kılarak yaşatma sanatıdır.</p>
<h2 data-path-to-node="14"><b data-path-to-node="14" data-index-in-node="0">Yas Tutmak Ama Kime?</b></h2>
<p data-path-to-node="15">İnsanlar sevdikleriyle kurduğu bağ üzerine kendini güvende ve &#8220;ölümsüz&#8221; hisseder. Sevilen kişinin kaybı neticesinde bu yanılsama çöker. Gidenin yokluğu kendi benliğimizdeki ona atfedilen yeri boş bırakır. Bu boşluğa tahammül edemeyenlerin yası gidenin yokluğunda ziyade yaslanacak bir varlıktan yoksun kalmanın sancısıyla kendi benliklerindeki anlamsızlığadır.</p>
<h2 data-path-to-node="17"><b data-path-to-node="17" data-index-in-node="0">Varoluşsal Yas</b></h2>
<p data-path-to-node="18">Varoluşsal yasın en çarpıcı örneklerine, sevginin azaldığı veya tükendiği sancılı ilişkilerde rastlanır. Sevgi yoksunluğunu hissetmesine rağmen gidemeyenler, yaşantısını konumlandırdığı yerde bir çöp gibi evden atılması gereken fazlalık olarak yaşam sürmeyi kendilerine layık görürler. Buna benzer yaşantılara sahip birçok çiftle karşılaşmışsınızdır. Defalarca aldatılmasına rağmen gidemeyenler, şiddetin her türlüsüne maruz kalmasına rağmen hayatına devam edenler sadece çocuklarına iyilik yaptığı için mi aslında kayboldukları ilişkiye kendilerini zincirlemeye mecbur hissederler?</p>
<p data-path-to-node="19">Otto Rank’ın işaret ettiği gibi; kendi iradesini sahiplenmekten korkan kişi, varoluşunun yükünü partnerine devreder. Kendi benliğini ötekinin varlığında eritir. Bu yüzden ayrılık anında yaşanan kriz, sadece bir &#8216;özlem&#8217; değil, ödünç verilmiş bir kimliğin iadesiyle baş başa kalmanın <b data-path-to-node="19" data-index-in-node="282">dehşetidir</b>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/gidenin-ardindan-kendi-bosluguna-dusmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
