<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	 xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" >

<channel>
	<title>Seçil Güngör &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<atom:link href="https://psychologytimes.com.tr/yazar/secilgungor/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<description>Psychology Times Türkiye ve Birleşik Krallık merkezli uluslararası bir psikoloji platformudur.</description>
	<lastBuildDate>Mon, 15 Jun 2026 10:26:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://psychologytimes.com.tr/wp-content/uploads/2025/02/favicon-psychology-150x150.webp</url>
	<title>Seçil Güngör &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Askıda Kalmak</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/askida-kalmak/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=askida-kalmak</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/askida-kalmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Seçil Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Jun 2026 10:26:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[⁠Ruh Sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal yorgunluk]]></category>
		<category><![CDATA[İyileşme]]></category>
		<category><![CDATA[psikolojik dayanıklılık]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh Sağlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/askida-kalmak/</guid>

					<description><![CDATA[Bazı dönemler vardır; insan o günleri anlatırken arka planda büyük felaketler veya sarsıcı olaylar sıralayamaz. Dışarıdan bakıldığında hayatın dekoru yerli yerindedir. İnsan işe gider, mesajlara döner, sorumluluklarını taşır, plan yapar, hatta kimi zaman doğru yerde güler bile. Takvim işler, hayat akıp gider. Ama içeride, kayıtlara geçmeyen başka bir şey daha olabilir: Hayat devam ederken insan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bazı dönemler vardır; insan o günleri anlatırken arka planda büyük felaketler veya sarsıcı olaylar sıralayamaz. Dışarıdan bakıldığında hayatın dekoru yerli yerindedir. İnsan işe gider, mesajlara döner, sorumluluklarını taşır, plan yapar, hatta kimi zaman doğru yerde güler bile. Takvim işler, hayat akıp gider. Ama içeride, kayıtlara geçmeyen başka bir şey daha olabilir: Hayat devam ederken insan askıda kalmıştır.</p>
<p><strong>Askıda kalmak</strong> ne tamamen yere çakılmaktır ne de gerçekten ayakta durabilmektir. Daha çok, bir duygunun, bir yasın ya da uzun süren bir belirsizliğin içinde donup kalmaktır. Ne geçmiş gerçekten geride kalmıştır ne de gelecek tam olarak gelmiştir. İnsan bir noktadan sonra zamanın neresinde durduğunu bile hissedemez. Sadece zamanın içinde sürüklenir. Bir başrol gibi değil de yer yer yalnızca zamana tutunmaya çalışan bir gölge gibi.</p>
<h3>Mezar Taşı Olmayan Kayıplar ve Sessiz Yas</h3>
<p>Bazı kayıpların toprağı yoktur. İnsan onları bir yere gömemez. Zaten hayat durmamış, devam etmektedir. Yas kimi zaman sessizdir; gündelik hayatın içine sızar. Bir mesajın eksikliğinde, yarım kalmış bir konuşmada, artık eskisi gibi olmayan bir ilişkide veya yaklaşan bir vedanın henüz gerçekleşmeden bıraktığı o soğuk gölgede yaşamaya devam eder. Yas her zaman somut bir kayıpla başlamaz; kimi zaman bir insanı henüz kaybetmeden, o gidişin ihtimalinde bile sızı kendini gösterir. Çünkü yas yalnızca ölümle ilgili değildir. Bazen hâlâ yaşayan ama artık eskisi gibi dokunamadığın birinin eksikliğidir. Bazen de insan kendi içinde yavaş yavaş eksilen parçalarının yasını tutar. Ve bazı kayıpların mezar taşı yoktur.</p>
<p>Hayat bazı dönemlerde, arka planda sürekli açık kalmış bozuk bir radyo gibi hissettirir. Net değildir, kelimeler seçilmez ama susmaz. Aynı uğultu, aynı belirsizlik, aynı iç gürültüsü sürer. Ve bir süre sonra insan, hayatta kalabilmek için o sesi duymamayı öğrenir. Kendini sessizliğe değil, gürültüye alıştırır. Ortaya çıkan şey huzur değil, gürültüye uyum sağlamış bir yorgunluktur. İnsan bunu çoğu zaman “baş etmek” sanır. Oysa bazı devam edişler yaşamın tam içinden değil, kıyısından olur. Tam içinde değilsindir ama tamamen dışında da değilsindir. Psikoloji literatüründe zaman zaman <strong>languishing</strong> olarak tanımlanan bu durum, ne tam bir depresyon ne de tam bir iyi oluş halidir; bir tür arada kalmışlık, askıda olma halidir.</p>
<h3>İşlevsellik: Dağılmayı Geciktiren Maske</h3>
<p>Bir sabah uyanırsın, alarmı kapatır, yataktan kalkarsın ve gün başlar. Ama sanki o bedeni hareket ettiren sen değilsindir. Eller çalışır, kelimeler çıkar, sorumluluklar yerine gelir ama içeride “sen” yok gibidir. İşlev vardır ama his yoktur. Yapılan şeyler sürer ama “ben”, o sahneden yavaşça çekilmiştir. İnsan başlangıçta buna bir isim vermek istemez. Çünkü isim vermek yüzleşmektir; yüzleşmek ise o an için taşınan yükü daha da ağırlaştırır. O yüzden uzun süre sadece mekanik olarak devam edilir.</p>
<p>İşte bu yüksek işlevsellik, o gri dönemlerin en güvenli örtüsüdür. İnsan işlev gösterdiği sürece kimse fazla soru sormaz. Sen de kendine sormazsın. Oysa işlevsellik her zaman güç değildir; yer yer dağılmayı geciktiren, o kaçınılmaz yüzleşmeyi ertelemeyi mümkün kılan bir savunma biçimidir. O örtünün altında yorgunluk katılaşır. Yaşanması ertelenmiş duygular, adı konulamayan kayıplar, yarım kalmış vedalar ve erken başlamış yaslar birikir. İnsan yer yer taşıdığı şeyin ne olduğunu tam ayırt edemez; sadece ağır olduğunu bilir. Ve bu ağırlık her zaman dramatik değildir; çoğu zaman sessizdir.</p>
<h3>Kendine Uzaklaşmak ve Kopmama Direnci</h3>
<p>Zamanla insan, en çok kendisiyle olan bağını kaybettiğini fark eder. Günler geçer ama insanın içinden geçmez; yalnızca üstünden geçer. Olan biten her şey birikir ama içeride tam bir karşılık bulmaz. Askıda kalmak tam olarak budur. Ne tamamen yok olmak ne de tam anlamıyla var olabilmek. Bir tür yarım görünürlük. İnsan yaşar ama yaşadığını tam hissedemez. Siluet gibi yaşar.</p>
<p>Bazıları bunu unutulmak gibi yaşar. Ama en ağır unutulma, bir başkasının hafızasından silinmek değil; insanın kendi içinde unutulmasıdır. Ne hissettiğini, ne istediğini, canını tam olarak neyin acıttığını kaybetmesidir. Geriye sadece refleksler, görevler ve otomatikleşmiş bir hayat kalır. İnsan, kendi iç hikâyesinin izini kaybeder; ama tamamen yok olmaz, sadece kendine uzaklaşır. Yine de insan devam eder. Çünkü kimi zaman durmak, o belirsizlikle baş başa kalmak devam etmekten daha korkutucu gelir. İlk başlarda bu hareket her zaman bir umut taşımaz; yalnızca dağılmamanın en düşük formudur. Sabit durursa çözüleceğini bildiği için, adeta bir refleksle hareket eder insan. Duygular keskinliğini kaybetmiştir. İnsan bazen yaşadığı için değil, durmayı göze alamadığından adımlarını sürdürür. Ve buna başlangıçta “güç” denmez. Bu yalnızca kopmamış olma halidir; sessiz bir hayatta kalma biçimidir.</p>
<h3>Yarından Az Eksilmek</h3>
<p>Ama bütün bu askıda kalma halinin içinde bile küçük sızıntılar vardır. Dışarıdan önemsiz görünen ama içeride bir şeyi yerinden oynatan küçük anlar… Bir şarkının bir cümlesi, beklenmedik bir sessizlik, kısa süreli bir hafiflik hissi ya da insanın kendi kendine “biraz daha nefes alabiliyorum” demesi. Bunlar büyük dönüşümler değildir. İnsan bir sabah tamamen iyileşmiş olarak uyanmaz. Ama aslında iyileşme dediğimiz şey zaten büyük bir kırılma değil, küçük bir taşıma biçimidir: bugünü dünden biraz daha az eksilerek geçirmek.</p>
<p>Zamanla, o kaçtığımız adımların ötesine geçip yaşadığımız şeye bir isim koyabilmek, acıyı tanıyabilmek ve bu mekanik akışın içinde kendimize biraz şefkat gösterebilmek, askıda kalma halinden yere daha sağlam basmanın ilk adımı olur. Ancak o zaman, yalnızca dağılmamak için attığımız o zoraki adımlar, bizi hayata yeniden bağlayan küçük köprülere dönüşmeye başlar. Çünkü bazı dönemler çözülmek için değil, taşınmak için yaşanır.</p>
<p>Ve belki de en insani gerçek şudur: Bazı anlamlar hemen gelmez. Bazı düğümler tamamen çözülmez. Ama her şeye rağmen devam etmek, ihtimallere açık kalmaktır. İnsan, bugün hissettiği şeyin sonsuza kadar aynı kalacağını gerçekten bilemez. Bazen değişen şey hayatın kendisi değil, ona bakabildiğimiz yerdir. Bazen hiçbir mucize olmaz; sadece yük biraz hafifler, nefes biraz derinleşir ve insan fark etmeden bir adım daha atar. Ve o yükü taşırken atılan her küçük adım, insanı hayata yavaşça yeniden bağlar.</p>
<p>Şimdi sadece derin bir nefes alın. Buradasınız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/askida-kalmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadınlar Neden ‘Delirdi’?</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/kadinlar-neden-delirdi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kadinlar-neden-delirdi</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/kadinlar-neden-delirdi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Seçil Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Apr 2026 22:45:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyal Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=30559</guid>

					<description><![CDATA[Dans, Kahkaha ve Kediler 1518 yazında Strasbourg sokaklarında bir kadın durmaksızın dans etmeye başladı. Günler geçse de ritimden hiç kopmadı. Başlangıçta bunun sadece tuhaf bir davranış olduğunu düşünen insanlar, birkaç gün içinde ona katılmaya başladı ve haftalar sonra dans edenlerin sayısı yaklaşık 400’ü buldu. Salgının eylül ayındaki bitişine dek kimisi yorgunluktan bayılıncaya, kimisi de hayatını [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="container">
<div id="model-response-message-contentr_b3cfdb4b802d3e7b" class="markdown markdown-main-panel stronger enable-updated-hr-color" dir="ltr" aria-live="polite" aria-busy="false">
<h2 data-path-to-node="2"><b data-path-to-node="2" data-index-in-node="0">Dans, Kahkaha ve Kediler</b></h2>
<p data-path-to-node="3">1518 yazında Strasbourg sokaklarında bir kadın durmaksızın dans etmeye başladı. Günler geçse de ritimden hiç kopmadı. Başlangıçta bunun sadece tuhaf bir davranış olduğunu düşünen insanlar, birkaç gün içinde ona katılmaya başladı ve haftalar sonra dans edenlerin sayısı yaklaşık 400’ü buldu. Salgının eylül ayındaki bitişine dek kimisi yorgunluktan bayılıncaya, kimisi de hayatını kaybedene kadar ritim eşliğinde salınmaya devam etti (Waller, 2009).</p>
<p data-path-to-node="4">Bugün bile tarihe ‘dans vebası’ olarak geçen bu olayın kesin bir nedeni bilinmemektedir. Yıllar içinde mantar zehirlenmesi gibi biyolojik açıklamalar öne sürülse de, bu görüş aylarca süren toplu dansı açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle modern psikoloji, olayı toplumsal stresin kolektif bir dışavurumu olarak değerlendirir ve modern tıp literatüründe de bu durum <b data-path-to-node="4" data-index-in-node="373">kitlesel psikojenik hastalık</b> olarak adlandırılır.</p>
<p data-path-to-node="5">Dans salgının yayıldığı yıllarda da; Strasbourg halkı ağır kıtlık, vergiler ve salgınlarla boğuşmaktaydı. Üstelik 1517’de Martin Luther’in önderliğindeki protesto, tüm Hristiyanlığı derinden sarsmıştı. Ayrıca dönemin halkı arasında yaygın bir inanış vardı: Eğer Aziz Vitus’u kızdırırsanız, sizi durdurulamaz bir dansla cezalandırırdı. O dönem halk bu protestoya karşılık tanrının onları cezalandırdığını ve tüm sorunların bu yüzden başladığını düşünüyordu. Salgının, dans edenlerin Aziz Vitus’a adanmış bir kiliseye götürülmesiyle sona ermesi de dini bir korkunun, kolektif bir psikoza yol açmış olabileceği tezini desteklemektedir (Waller, 2009).</p>
<p data-path-to-node="6">Aşırı stres altındaki insan zihni, baskılardan kurtulmak için kolektif bir trans haline girmiş olabilir; bir kadının başlattığı bu durum, toplumun geri kalanı için bir kaçış kapısına dönüşmüş olabilirdi. Peki kimdi her şeyi başlatan bu kadın? Frau Troffea. Kendisi hakkında başka kayıt bulunmasa da, “dans vebası”nı başlatan kişi olarak anılır. Ancak bu olay, kadınların merkezde olduğu tek örnek olmayacaktır.</p>
<p data-path-to-node="7">Başka bir örnek 1500’ler Fransa’sında meydana gelir. Bir manastırda rahibeler durup dururken kedi gibi miyavlamaya başlar ve bu davranış kısa sürede yayılır. Dini müdahaleler etkisiz kalırken, kırbaç gibi cezalandırılma ve toplum içinde aşağılanma tehditleriyle birlikte davranışın aniden sona ermesi dikkat çekicidir (Gemelli, 2013).</p>
<p data-path-to-node="8">Bu vakalar, başta tuhaf, hatta komik görünse de derin bir psikolojik olguya işaret etmektedir: <b data-path-to-node="8" data-index-in-node="95">histeri</b>. İzole ve baskıcı manastır yaşamı, bastırılmış duygular ve ifade edilemeyen öfke, zihinsel bir kırılma yaratmış olabilirdi. Taş duvarlar arasında yükselen bu sesler, bireysel bir kriz olmanın ötesinde, sesini ve iradesini kaybeden bir grubun başka bir kimliğe bürünerek çevrelerindeki baskıya verdiği pasif-agresif bir yanıttı (Showalter, 1985).</p>
<ol start="16" data-path-to-node="9">
<li>
<p data-path-to-node="9,0,0">ve 17. yüzyıl Avrupa’sı kıtlık, salgın ve ekonomik belirsizlikle doluydu ancak bu kitlesel histeriler yalnızca o yıllara özgü değildi. 1962 yılında Tanganyika’da bir yatılı okulda birkaç kız öğrenci kontrolsüz şekilde gülmesiyle başladı. Kısa sürede diğer öğrencilere yayıldı ve okul kapatılmak zorunda kaldı. Tüm bu örnekler, toplumsal baskı, cinsiyet normları ve bilinçdışının kolektif belirtilerdeki rolünü gösterir (Bartholomew &amp; Wessely, 2002).</p>
</li>
</ol>
<h2 data-path-to-node="10"><b data-path-to-node="10" data-index-in-node="0">Histerinin İsimsiz Kahramanları; Anna O. ve Diğerleri</b></h2>
<p data-path-to-node="11">“Histeri” kavramı, Antik Yunan’daki hystera (rahim) kelimesinden türemiş ve başından beri kadın bedeniyle ilişkilendirilmiştir. Antik tıpta kadınların fiziksel ve psikolojik belirtilerinin rahmin hareketlerinden kaynaklandığı düşünülmüş; bilimsel temeli olmayan bu yaklaşım yüzyıllar boyunca hem tıbbı hem de kadınlara dair toplumsal algıyı etkilemiştir. Böylece histeri, yalnızca bir hastalık değil, kadın bedenini ve zihnini açıklayan bir çerçeveye, toplumsal bilinçdışının yansımasına dönüşmüştür. Özellikle kadınların kamusal alana erişiminin sınırlı olduğu bu süreçte bastırılmış duygular doğrudan ifade edilememiş; bedensel semptomlar ve davranışlar aracılığıyla dışa vuruldukça “histeri” adı altında görmezden gelinmiştir.</p>
<ol start="19" data-path-to-node="12">
<li>
<p data-path-to-node="12,0,0">yüzyılda Jean-Martin Charcot, Salpêtrière Hastanesi’nde histeriyi sistematik olarak inceleyerek onu nörolojik ve psikolojik bir fenomen olarak tanımladı (Charcot, 1887). Onun çalışmalarını izleyen Freud, histeriyi bastırılmış arzular ve çatışmaların bilinçdışı düzeydeki ifadesi olarak yorumladı ancak kadın deneyimini çoğu zaman erkek-merkezli bir çerçevede ele aldı (Freud, 1895/1957).</p>
</li>
</ol>
<p data-path-to-node="13">Bu çerçeveyi somutlaştıran yegane örnek şüphesiz Anna O. vakasıdır. Konuşma bozuklukları, felç benzeri semptomlar ve halüsinasyonlar yaşadığını söyleyerek başvuran Anna O.’nun aslında gerçekte fiziksel bir rahatsızlığı yoktu (Breuer &amp; Freud, 1895/1957). Freud, bu vakayı bireysel bilinçdışı yaklaşımı ile ele aldı; fakat bu yaklaşımı, semptomların anlamını bireyin iç dünyasında aramakta olsa da çoğu zaman kadın olma deneyimini toplumsal bağlamından kopararak bireysel düzeye indirgedi.</p>
<p data-path-to-node="14">Elaine Showalter, histeriyi kadınların ifade edemedikleri deneyimlerin kültürel olarak kodlanmış bir dili olarak tanımlar (Showalter, 1985). Chodorow ve Gilligan’ın da işaret ettiği gibi, “iyi kadın” ideali; itaatkâr, sessiz ve kendini bastıran bir özne yaratmış, bu da bastırılmış duyguların histeri, depresyon ve kolektif krizler olarak geri dönmesine zemin hazırlamıştır (Chodorow, 1978; Gilligan, 1982). Bu açıdan bakıldığında, Anna O.’nun yaşadıkları bireysel bir psikopatolojinin ötesinde aynı zamanda kadınların görünmez toplumsal yüklerinin ve bastırılmış deneyimlerinin bedensel ifadesidir.</p>
<h2 data-path-to-node="15"><b data-path-to-node="15" data-index-in-node="0">Çıldırmış Dünyaya Karşı Kadın</b></h2>
<p data-path-to-node="16">Histeri yalnızca bir tanı değil aynı zamanda kadın deneyiminin görünmez yüklerinin ve bastırılmış duygularının da sessiz çığlığıdır. Kadın bedeni, bir semptom alanından çok daha fazlasıdır: Kültürün, tarihin ve iktidarın izlerini taşıyan canlı bir metindir. Bu yüzden histeriyi anlamak için yalnızca bireyin zihnine değil, onu şekillendiren toplumsal yapıya da bakmak gerekir.</p>
<p data-path-to-node="17">Kontrolsüz her davranış, sadece bireysel bir psikolojik durumu değil; toplumun sessizce bastırdığı kadınların direniş manifestosunu yansıtmaktadır. <b data-path-to-node="17" data-index-in-node="148">Bilinçdışı</b> sadece bireyin arzularının değil, toplumsal normlar ve cinsiyet eşitsizliğinin yarattığı görünmez madalyonun diğer yüzüdür. Özgürlük, dans etmeyi bırakmak değil; bu ritmin kaynağını, baskıyı ve tarih boyunca ezilmiş kadınların yardım çığlığını fark edebilmektir.</p>
<p data-path-to-node="18">Kadın, tarih boyunca görünmeyen bir ritmin peşinde dans etti; bazen sokaklarda, bazen bedeninde, bazen de erkek egemen zihinlerde… Burada dans eden yalnızca birey değildir; bazen kahkaha veya “histeri” diye adlandırılan şey, aslında toplumun görünmeyen psikolojisinin ve kadın deneyiminin sessiz hikâye anlatıcısıdır. Belki de dünya her zaman için biraz çıldırmış olmalıdır ve kadınların ölene dek dans edip kendi hallerine kahkaha atmaktan başka çaresi kalmamıştır.</p>
<h2 data-path-to-node="19"><b data-path-to-node="19" data-index-in-node="0">Kaynakça</b></h2>
<ul data-path-to-node="20">
<li>
<p data-path-to-node="20,0,0">Bartholomew, R. E., &amp; Wessely, S. (2002).</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="20,1,0">Breuer, J., &amp; Freud, S. (1895/1957).</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="20,2,0">Charcot, J.-M. (1887).</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="20,3,0">Chodorow, N. (1978).</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="20,4,0">Gemelli, C. (2013).</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="20,5,0">Gilligan, C. (1982).</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="20,6,0">Showalter, E. (1985).</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="20,7,0">Waller, J. (2009).</p>
</li>
</ul>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/kadinlar-neden-delirdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Unutan Zihin İse Tutunan Kim?</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/unutan-zihin-ise-tutunan-kim/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=unutan-zihin-ise-tutunan-kim</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/unutan-zihin-ise-tutunan-kim/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Seçil Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Mar 2026 23:00:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[⁠Zihin ve Davranış]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=28149</guid>

					<description><![CDATA[“Şimdi gerçekten ilk kez uyanıyorum.” “Hayır… az önce değil.” “Şimdi. Bu sefer gerçekten uyandım.” Clive Wearing günlüğüne bu cümleleri defalarca yazdı. Her sayfada aynı iddia, her satır bir öncekini inkâr ediyor. Clive bir müzikolog ve orkestra şefiydi; eşini seven bir adam olarak normal bir yaşam sürdürüyordu. 1985 yılında nadir görülen herpes ensefalit (uçuk virüsü) geçirdi. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="1">“Şimdi gerçekten ilk kez uyanıyorum.” “Hayır… az önce değil.” “Şimdi. Bu sefer gerçekten uyandım.” Clive Wearing günlüğüne bu cümleleri defalarca yazdı. Her sayfada aynı iddia, her satır bir öncekini inkâr ediyor. Clive bir müzikolog ve orkestra şefiydi; eşini seven bir adam olarak normal bir yaşam sürdürüyordu. 1985 yılında nadir görülen herpes ensefalit (uçuk virüsü) geçirdi. Bu hastalık, beyninin özellikle hipokampüs bölgelerine ciddi hasar vererek geçmiş anılarını silmiş (retrograd amnezi) ve yeni anılar oluşturmasını imkânsız hâle getirmişti (anterograd amnezi) (Cavaco et al., 2012). Bilinci artık yalnızca 20–30 saniyelik aralıklarla çalışıyor, her an yeniden uyanıyor gibiydi. Zaman, onun için anlamını yitirmişti; az önce ya da dün kiminle konuştuğu belirsizdi. Günlüğüne yazdığı cümleleri saniyeler içinde unutuyor, yine de yazmaya devam ediyordu (Sacks, 2007). Bir röportajda Clive durumunu şöyle özetlemişti: “Hiçbir düşüncem yok. Gece ile gündüz arasında fark yok. Ölü gibiyim… Düşünme yetimi kaybettim.” Ama bu hikâye burada bitmiyordu; hafızası hasarlı olsa da müziği hâlâ yerindeydi. Piyanonun başına geçtiğinde eserleri eksiksiz çalıyor, bir orkestrayı yönetebiliyordu; geçen zamanı ya da neden orada olduğunu hatırlayamasa da…Çünkü <b data-path-to-node="1" data-index-in-node="1256">prosedürel hafıza</b> (beceri belleği) hipokampal sistemden bağımsız çalışabiliyordu (Cavaco et al., 2012). Bu nedenle müzik onun için bir hatıra değil, korunmuş kimlik alanıydı. Daha da etkileyici olan ise farkındalığıydı; “Beynimin hasarlı olduğunu biliyorum” diyordu (McComas, 2022). Yeni yaşadıklarını hatırlayamayan birinin hafıza kaybını fark edebilmesi şu soruyu doğurur: İnsan yalnızca anılarından mı ibarettir?</p>
<p data-path-to-node="2">Oysa Clive’de anılar tutunamıyor, her deneyim saniyeler içinde dağılıyordu. Buna rağmen varlık hissi bütünüyle silinmemişti. Çünkü benlik tek bir anıda saklanmaz; öz-farkındalık ve duygusal süreklilikle sürer. Bu durum, benliğin yalnızca hatıralarla değil, kurulan bağlarla da devam ettiğini gösterir. Eğer insan yalnızca hafızasından ibaretse, Clive artık “biri” olmamalıydı. Oysa hâlâ oradaydı ve bu boşlukta biri daha vardı; Deborah Wearing. Eşi her odaya girdiğinde Clive, ayağa fırlayıp karısına sarılır; “Seni ne zamandır görmedim!” der ve hemen ekler; ‘‘Çok güzelsin!’’ Beş dakika sonra aynı yoğunluk yeniden yaşanır; çünkü az önce olanlar silinmiştir. Belki de insanı ayakta tutan her zaman hafıza değildir. Clive geçmişini unutmuştu, ama tutkusu hâlâ canlıydı; çünkü hayatını ritimle bağlamıştı.</p>
<h2 data-path-to-node="4"><b data-path-to-node="4" data-index-in-node="0">Parçalanmış Bir Dünya</b></h2>
<p data-path-to-node="5">Yıl 1943. II. Dünya Savaşı. Bir asker olan Lev Alexandrovich Zasetsky, cephede başından vuruldu. Kurşun beynin; görme, okuma ve mekansal algılarını yöneten sol parietal-oksipital bölgesini parçalamıştı. Yani savaştan uyandığında dünya yıkılmamıştı ama onun dünyası paramparça olmuştu. Aslında sağ tarafı hâlâ işliyordu; kolu, bacağı, kasları çalışıyordu. Ancak beyninin aldığı hasar nedeniyle sağ tarafını hissedemiyor, göremiyor ve ona aitmiş gibi deneyimleyemiyordu. Nesneleri parçalar hâlinde algılıyor, onları anlamlı bütünlere dönüştüremiyordu. Örneğin “Kalem” sözcüğünü okuyabiliyor ama zihninde o nesnenin tamamını canlandıramıyordu ve bu durum kimi zaman <b data-path-to-node="5" data-index-in-node="663">görsel agnozi</b> (nesneyi görüp tanıyamama) ile aleksi (okuma bozukluğu) belirtileriyle birlikte ilerleyebiliyordu. Bu tablo nöropsikoloji de uzaysal ihmal olarak adlandırılmaktadır; Bedenin ya da dünyanın bir yarısının zihinsel farkındalığın dışına düşmesi gibi… Lev artık sağlıklı bir bedenin içinde, parçalanmış bir bilinçle yaşamaya mahkûmdu. Yine de hafızası tamamen kaybolmamıştı; geçmişinden izler vardı ve onlara ulaşmak kırık cam parçalarını birleştirmek kadar zordu. Çoğu insan bu noktada vazgeçerdi ama o vazgeçmedi. Yirmi yıl boyunca günlük tuttu, harfleri tıpkı bir çocuk gibi yeniden öğrendi ve bazen bir sayfa günlerce sürmesine rağmen yazdı. Çünkü kimliğini kaybetmek istemiyordu. Onun hikâyesini dünyaya taşıyan nöropsikolog Alexander Luria, bu mücadeleyi The Man with a Shattered World kitabında anlattı (Kaczmarek et al., 2003). Parçalanmış dünyasına rağmen Lev, tüm benliğiyle ayaktaydı ve yıllar süren günlüklerinden birine yazdığı sözler, kendi parçalanışının acısını gözler önüne seriyordu; “Keşke savaş hiç olmasaydı&#8230;”</p>
<h2 data-path-to-node="7"><b data-path-to-node="7" data-index-in-node="0">Ben Dediğimiz</b></h2>
<p data-path-to-node="8">Kendimizi yaşantılarımızla bağladığımız hikayelerimizle tanımlarız; “Ben buyum çünkü bunları yaşadım.’’ Fakat hikaye her zaman için kırılgandır. Basit bir travma, enfeksiyon veya tek bir virüs bile dağılmamıza yeter. Clive ve Lev’ de tam manasıyla parçalanmıştı. Peki her şey parçalandığında geriye ne kalır? Clive zamanı, Lev ise algısal bütünlüğünü kaybetmişti. Buna rağmen insan yalnızca hatırlayan bir varlık değildir. Tüm zihni dağılmış olsa da hâlâ “ben” diyebilir. Hafıza kırılabilir, dil dağılabilir, mekân çökebilir; ama direnç varsa insan hala orada yaşamaya devam eder. Bu yüzden bu iki vakanın bize öğrettiği en sarsıcı gerçek; Zihnin parçalandığında değil ancak direnme iradesi sustuğunda insanın kaybolacağıdır. Peki direnç neye tutunur?</p>
<p data-path-to-node="9">Boşlukta direnilmez. Hiçliğe karşı savaşılmaz. Direnç tek başına ayakta kalmaz. Bir şeye yönelir. Lev de Clive da farklı şekillerde yıllarca günlük tuttular, hayatlarını anlattılar. Çünkü o satırlarda dünyaya tutunmaya çalışan bağlar vardı, anlatacakları hikayeleri. Hikâyemiz; bizlere kim olduğumuzu anlatır ama bağlarımız; kim olarak kalacağımızı belirler. Hafıza bu durumda süreklilik sağlayabilir ancak kalıcılığı bağlarımız sağlar. Bu yüzden tüm yaşadıklarımız ve yaşayacaklarımız bir günde kaybolabilir ancak bir yüz gördüğümüzde içimiz hâlâ kıpırdıyorsa, bir dokunuş tanıdık geliyorsa, insan orada yaşamaya devam eder. Bu yüzden; Eğer bir gün insanlığımızı korumak zorunda kalırsak, onu anılarımızda değil; tuttuğumuz ellerde aramalıyız. Çünkü her şeyimizle dağılabiliriz ama bağlarımız da koparsa, <b data-path-to-node="9" data-index-in-node="806">benliğimizin son kalesi</b> düşer, Belki de benliğimiz anılarımızda değil; birbirimize ve kendimize olan bağlarımızda saklıdır.</p>
<h2 data-path-to-node="11"><strong>KAYNAKÇA</strong></h2>
<p data-path-to-node="11">Kaczmarek, B. L. J., Code, C., &amp; Wallesch, C.W. (2003). The fractionation of mental life: Luria’s study of Lieutenant Zasetsky. In C. Code, C.W. Wallesch, Y. Joanette &amp; A. R. Lacours (Eds.), Classic cases in neuropsychology: Volume II (pp. xx–xx). Psychology Press Cavaco, S., Feinstein, J. S., van Twillert, H., &amp; Tranel, D. (2012). Musical memory in a patient with severe anterograde amnesia. Journal of Clinical and Experimental Neuropsychology, 34(2), 193–211. <a class="ng-star-inserted" href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3919540/" target="_blank" rel="noopener" data-hveid="0" data-ved="0CAAQ_4QMahgKEwiK8YzRmJ-TAxUAAAAAHQAAAAAQnAk">https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3919540/</a> McComas, A. J. (2022). Clive Wearing and Henry Molaison reconsidered. In Aranzio’s seahorse and the search for memory and consciousness (pp. 261–266). Oxford University Press. <a class="ng-star-inserted" href="https://doi.org/10.1093/oso/9780192868244.003.0040" target="_blank" rel="noopener" data-hveid="0" data-ved="0CAAQ_4QMahgKEwiK8YzRmJ-TAxUAAAAAHQAAAAAQnQk">https://doi.org/10.1093/oso/9780192868244.003.0040</a> Sacks, O. (2007, September 24). The Abyss: Music and amnesia. The New Yorker. <a class="ng-star-inserted" href="https://www.newyorker.com/magazine/2007/09/24/the-abyss" target="_blank" rel="noopener" data-hveid="0" data-ved="0CAAQ_4QMahgKEwiK8YzRmJ-TAxUAAAAAHQAAAAAQngk">https://www.newyorker.com/magazine/2007/09/24/the-abyss</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/unutan-zihin-ise-tutunan-kim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tehlikeyi Yanlış Yerde Arıyoruz: Gözümüzün Önündeki Tehlike</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/tehlikeyi-yanlis-yerde-ariyoruz-gozumuzun-onundeki-tehlike/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=tehlikeyi-yanlis-yerde-ariyoruz-gozumuzun-onundeki-tehlike</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/tehlikeyi-yanlis-yerde-ariyoruz-gozumuzun-onundeki-tehlike/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Seçil Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Feb 2026 23:00:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[⁠Suç Psikolojisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=25275</guid>

					<description><![CDATA[Bir suç dosyası kapandığında ya da beklenmedik bir adli olay gündeme geldiğinde sıkça şu cümle duyulur: “Böyle biri olduğunu asla düşünmezdik.” Bu ifade çoğu zaman korkudan çok zihinsel bir şaşkınlığı yansıtır. Asıl soru şudur: Bu tehlikeyi nasıl fark edemedik? Çünkü birçok durumda sorun, tehlikenin hiç var olmaması değil; yanlış yerde aranmasıdır. Tehlike Algısı İnsan zihni [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="1">Bir suç dosyası kapandığında ya da beklenmedik bir adli olay gündeme geldiğinde sıkça şu cümle duyulur: “Böyle biri olduğunu asla düşünmezdik.” Bu ifade çoğu zaman korkudan çok zihinsel bir şaşkınlığı yansıtır. Asıl soru şudur: Bu tehlikeyi nasıl fark edemedik? Çünkü birçok durumda sorun, tehlikenin hiç var olmaması değil; yanlış yerde aranmasıdır.</p>
<h2 data-path-to-node="2"><b data-path-to-node="2" data-index-in-node="0">Tehlike Algısı</b></h2>
<p data-path-to-node="3">İnsan zihni belirsizlik karşısında hızlı karar verebilmek için bilişsel kestirme yolları kullanır (Kahneman, 2011). Bu mekanizmalar çoğu günlük durumda işlevseldir; her sabah aynı güzergâhı seçmek veya daha önce memnun kaldığımız bir hizmete yönelmek gibi kararlar zihinsel yükü azaltır böylelikle en basit tercihler için uzun analizlere gerek kalmaz. Ancak bu pratik düşünme biçimi, risk değerlendirmesi söz konusu olduğunda sistematik algı hatalarına yol açabilir.</p>
<h2 data-path-to-node="4"><b data-path-to-node="4" data-index-in-node="0">Bilişsel Yanılgılar: Hata Değil, Alışkanlık</b></h2>
<p data-path-to-node="5">Bilişsel yanılgılar, beynin bilgiyi hızlı işleyebilmek için otomatik olarak kullandığı düşünme alışkanlıklarıdır (Tversky &amp; Kahneman, 1974). Bunlar bilinçli hatalar değil, zihnin karmaşık durumlarla başa çıkma yoludur. Zihin, rahatsız edici çelişkilerle karşılaştığında bu yollarla kendini dengede tutmaya çalışır. Bu nedenle günlük hayatta rahatsızlık hissi çoğu zaman hızlı ve “mantıklı” açıklamalarla bastırılır. Ancak bu açıklamalar riski ortadan kaldırmaz; sadece fark edilmesini geciktirir.</p>
<p data-path-to-node="6">Suç psikolojisi bağlamında adli vakalarda sıkça karşılaşılan yanılgılar şunlardır:</p>
<h2 data-path-to-node="7"><b data-path-to-node="7" data-index-in-node="0">“Tanıdığım insan Bana Zarar Vermez”</b></h2>
<p data-path-to-node="8"><b data-path-to-node="8" data-index-in-node="0">Tanıdıklık Yanılgısı</b>: Tanıdık kişi ve durumlara daha fazla güven atfetme eğilimi, bireyin güven duygusunu davranıştan çok ilişki yakınlığına dayandırmasına neden olur (Zhou, Vohs &amp; Baumeister, 2009). Güncel suç istatistikleri, ağır suçların önemli bir kısmının mağdurun önceden tanıdığı kişiler tarafından işlendiğini göstermektedir (UNODC, 2023). Buna rağmen zihin, şüpheli davranışları; “abartıyorumdur” diye bastırma, “bizi tanıyor”, “bize yabancı değil” ya da rahatsızlık hissinin “ayıp olur” gerekçesiyle görmezden gelme eğilimindedir.</p>
<h2 data-path-to-node="9"><b data-path-to-node="9" data-index-in-node="0">“Bu Benim Başıma Gelmez”</b></h2>
<p data-path-to-node="10"><b data-path-to-node="10" data-index-in-node="0">Karşılaştırmalı İyimserlik Yanılgısı</b>: Olumsuz olayların kişinin başına gelme ihtimalini olduğundan düşük değerlendirme eğilimi yanılgısıdır (Sharot, 2011). “Bana olmaz” düşüncesi kaygıyı geçici olarak azaltır; ancak aynı zamanda riski artırarak bireylerin <b data-path-to-node="10" data-index-in-node="256">mağduriyet</b> olma olasılıklarını olduğundan daha düşük algılamalarına neden olur. Bu yanılgı; tanımadığı bir bağlantıya tıklamayı güvenli görmek, duygusal ilişkilerde manipülatif davranışları önemsememek ya da dolandırıcılık uyarılarını “başkalarının başına gelir” diye geçiştirmek gibi günlük durumlarda belirginleşir.</p>
<h2 data-path-to-node="11"><b data-path-to-node="11" data-index-in-node="0">Tehlikenin Sessiz Sinyalleri</b></h2>
<p data-path-to-node="12"><b data-path-to-node="12" data-index-in-node="0">Normalite Yanılgısı</b>: Modern suç psikolojisi, büyük ihlallerden önce çoğu zaman küçük rahatsızlık sinyallerinin bulunduğunu göstermektedir. Ancak normalite yanılgısı, bu sinyallerin zamanla alışıldık hâle gelmesine yol açar; tekrar eden sınır ihlalleri olağan kabul edilir ve zihin tehlikeyi değerlendirmek yerine onu açıklamayı tercih eder. İlk başta rahatsız eden davranışlar zamanla normalleşir: Küçük aşağılamaların şaka sayılması, sınırların yavaş yavaş aşılmasına alışılması, duygusal olarak görmezden gelinmenin normal kabul edilmesi ya da etik dışı davranışların “büyütülecek bir şey değil” benzeri düşünce ve davranış kalıplarıyla normalleştirilmesi olarak görünebilir. Bu örneklerin ortak noktası, tehlikenin inkâr edilmesi değil; açıklanarak zihinsel olarak tolere edilir hâle getirilmesidir.</p>
<h2 data-path-to-node="13"><b data-path-to-node="13" data-index-in-node="0">Küçük Sinyallerin Gücü</b></h2>
<p data-path-to-node="14">Risk psikolojisi, tehlikenin çoğu zaman ani kırılmalarla değil, tekrar eden küçük rahatsızlıklarla kendini gösterdiğini ortaya koyar (Vaughan, 1996). Zihin bu sinyalleri açıklayarak belirsizliği azaltır; fakat bu rahatlama, riski ortadan kaldırmaz, yalnızca görünmez kılar; normalleştirir. İşte asıl tehlike de tam olarak burada başlar. Bu nedenle önemli olan, suç davranışlarından önce, gündelik hayatta bu küçük sinyaller karşısında zihnin nasıl devreye girdiğini fark edebilmektir. Bu nedenle büyük analizlerden önce, küçük farkındalık müdahaleleri daha koruyucu olabilir.</p>
<h2 data-path-to-node="15"><b data-path-to-node="15" data-index-in-node="0">İlk Rahatsızlık Hissini Bastırmamak</b></h2>
<p data-path-to-node="16">Günlük hayatta tehlike, çoğu zaman travmatik bir biçimde ortaya çıkmaz; bir sohbetin tonundaki hafif bir tutarsızlık, küçük bir sınır ihlali veya yalnızca “içime sinmedi” hissiyle kendini gösterebilir. Zihin bu sinyalleri genellikle “abartıyorumdur” ya da “kötü niyet yoktur” gibi açıklamalarla hızla bastırma eğilimindedir. Farkındalık temelli psikolojik yaklaşımlarda önerilen, rahatsızlık hissini hemen bir sonuca bağlamak yerine kısa bir süre gözlemlemektir; çünkü risk çoğu zaman tek bir olaydan değil, tekrar eden küçük uyumsuzluklardan anlaşılır. Bu noktada şu soruyu sormak yeterli olabilir: “Bu his tek seferlik mi, yoksa zaman içinde tekrar ediyor mu?”</p>
<h2 data-path-to-node="17"><b data-path-to-node="17" data-index-in-node="0">Tanıdık Olmanın Güvenli Anlamına Gelmediğini Hatırlamak</b></h2>
<p data-path-to-node="18">Birçok risk değerlendirmesi hatası, tehlikeyi yalnızca “yabancı” olana atfetmekten kaynaklanır. Oysa tanıdık ilişkilerde sınırlar daha kolay ihlal edilir; çünkü güven, sorgulanmadan varsayım hâline gelir. Bu durum özellikle iş, aile ve duygusal ilişkilerde belirgindir. Buradaki psikolojik müdahale, güveni reddetmek değil; güvenin kişilere değil, davranışlara dayalı bir süreç olduğunu hatırlamaktır. Bir durumu değerlendirirken şunu denemek yardımcı olabilir: “Bunu yapan kişi kim?” yerine “Bu davranış bende ne hissettiriyor?”</p>
<h2 data-path-to-node="19"><b data-path-to-node="19" data-index-in-node="0">İlk Yargıdan Sonra Bilinçli Bir Duraklama</b></h2>
<p data-path-to-node="20">Modern psikoloji, sağlıklı değerlendirmenin çoğu zaman ilk yargıdan hemen sonra verilen kısa bir duraklamayla mümkün olduğunu gösterir. Bu duraklama, <b data-path-to-node="20" data-index-in-node="150">otomatik</b> düşünceden bilinçli değerlendirmeye geçiş sağlar. Amaç, her kararı uzun analizlerle zorlaştırmak değil; önemli anlarda zihne ikinci bir bakış fırsatı tanımaktır. Hızlı yargıdan sonra kendinize sorun: “Bunu başkası söyleseydi ne düşünürdüm?”</p>
<h2 data-path-to-node="21"><b data-path-to-node="21" data-index-in-node="0">Açıklamaların Rahatlatıcı mı, Aydınlatıcı mı Olduğunu Sorgulamak</b></h2>
<p data-path-to-node="22">Zihin belirsizliği sevmez. Rahatsız edici durumlarda, olan biteni hızla açıklamak ister. Ancak bazı açıklamalar gerçeği anlamaya değil, yalnızca zihinsel rahatlamayı amaçlar. “Yanlış anlamışımdır”, “Büyütülecek bir şey yok” gibi düşünceler çoğu zaman yatıştırıcıdır; ancak her zaman aydınlatıcı değildir. Psikolojik farkındalık burada, açıklamanın işlevini sorgulamayı önerir. Eğer bir açıklama davranışı daha iyi anlamamıza yardımcı olmuyorsa, yalnızca kaygıyı bastırıyor olabilir. Kendinize şunu sormak fark yaratır: “Bu açıklama durumu netleştiriyor mu, yoksa sadece beni rahatlatıyor mu?”</p>
<h2 data-path-to-node="23"><b data-path-to-node="23" data-index-in-node="0">Farkındalıkla Hareket Etmek</b></h2>
<p data-path-to-node="24">Tehlike çoğu zaman saklanmaz, apaçık gözümüzün önündedir ancak sorun riski fark etmemek değil; fark edildiği hâlde açıklayıp geçmektir. Bu yüzden tehlikeyi yanlış yerde ararız: uzakta, yabancı olanda, sıra dışı olanda. Oysa tehlike, çoğu zaman gündelik hayatın içindedir. Güvende kalmak daha şüpheci olmakla değil, zihnin neyi ne zaman normalleştirdiğini fark edebilmekle başlar. Tehlikeyi doğru değerlendirmek bir içgüdü değil; öğrenilebilen ve geliştirilebilen bir zihinsel beceridir. Çünkü tehlike saklanmıyor; biz onu yanlış yerde arıyoruz.</p>
<h2 data-path-to-node="26"><b data-path-to-node="26" data-index-in-node="0">Kaynakça</b></h2>
<p data-path-to-node="27">Tversky, A., &amp; Kahneman, D. (1974). Judgment under uncertainty: Heuristics and biases. <i data-path-to-node="27" data-index-in-node="87">Science</i>, 185(4157), 1124–1131.</p>
<p data-path-to-node="28">Zhou, X., Vohs, K. D., &amp; Baumeister, R. F. (2009). The symbolic power of wealth: Money as cue, motivator, and regulator. <i data-path-to-node="28" data-index-in-node="121">Journal of Personality and Social Psychology</i>, 97(5), 765–781.</p>
<p data-path-to-node="29">United Nations Office on Drugs and Crime. (2023). <i data-path-to-node="29" data-index-in-node="50">Global study on homicide</i>. United Nations.</p>
<p data-path-to-node="30">Kahneman, D. (2011). <i data-path-to-node="30" data-index-in-node="21">Thinking, Fast and Slow</i>. Farrar, Straus and Giroux.</p>
<p data-path-to-node="31">Thompson, W. C., &amp; Scurich, N. (2019). Cognitive bias in forensic science. <i data-path-to-node="31" data-index-in-node="75">Forensic Science International</i>, 297, 101–107.</p>
<p data-path-to-node="32">Van Prooijen, J.-W. (2018). <i data-path-to-node="32" data-index-in-node="28">The Psychology of Conspiracy Theories</i>. Routledge.</p>
<p data-path-to-node="33">De Becker, G. (1997). <i data-path-to-node="33" data-index-in-node="22">The Gift of Fear</i>.</p>
<p data-path-to-node="34">Felson &amp; Clarke (2010). <i data-path-to-node="34" data-index-in-node="24">Routine Activities Theory</i>.</p>
<p data-path-to-node="35">Sharot, T. (2011). <i data-path-to-node="35" data-index-in-node="19">The optimism bias</i>.</p>
<p data-path-to-node="36">Vaughan (1996). <i data-path-to-node="36" data-index-in-node="16">The Challenger Launch Decision</i>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/tehlikeyi-yanlis-yerde-ariyoruz-gozumuzun-onundeki-tehlike/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
