<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	 xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" >

<channel>
	<title>leman aziz &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<atom:link href="https://psychologytimes.com.tr/yazar/lemanaziz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<description>Psychology Times Türkiye ve Birleşik Krallık merkezli uluslararası bir psikoloji platformudur.</description>
	<lastBuildDate>Wed, 22 Apr 2026 10:05:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://psychologytimes.com.tr/wp-content/uploads/2025/02/favicon-psychology-150x150.webp</url>
	<title>leman aziz &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hiçbir Şey Yapmama Hakkı Dijital Uyarılma Bağımlılığında Sıkılmanın Devrimci Gücü</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/hicbir-sey-yapmama-hakki-dijital-uyarilma-bagimliliginda-sikilmanin-devrimci-gucu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=hicbir-sey-yapmama-hakki-dijital-uyarilma-bagimliliginda-sikilmanin-devrimci-gucu</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/hicbir-sey-yapmama-hakki-dijital-uyarilma-bagimliliginda-sikilmanin-devrimci-gucu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[leman aziz]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Apr 2026 22:15:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilişsel Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=31145</guid>

					<description><![CDATA[Bir dakikalığına dur. Telefonunu bırak. Pencereden dışarı bak. Şu an hissettiğin o hafif huzursuzluk, o “bir şey kaçırıyorum” hissi, işte tam olarak bundan bahsediyorum. Sıkılmaktan korkuyoruz. Ciddi anlamda, neredeyse ölümden beter bir şeymiş gibi. Metroda boş boş oturmak yerine telefonumuza sarılıyoruz, sırada beklerken haberlere dalıyoruz, tuvalette bile reels izliyoruz. Çünkü boşluk —o gri, sessiz, olaysız [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="container">
<div id="model-response-message-contentr_eb8fea2a9853146e" class="markdown markdown-main-panel stronger enable-updated-hr-color" dir="ltr" aria-live="polite" aria-busy="false">
<p data-path-to-node="2">Bir dakikalığına dur. Telefonunu bırak. Pencereden dışarı bak. Şu an hissettiğin o hafif huzursuzluk, o “bir şey kaçırıyorum” hissi, işte tam olarak bundan bahsediyorum. Sıkılmaktan korkuyoruz. Ciddi anlamda, neredeyse ölümden beter bir şeymiş gibi. Metroda boş boş oturmak yerine telefonumuza sarılıyoruz, sırada beklerken haberlere dalıyoruz, tuvalette bile reels izliyoruz. Çünkü boşluk —o gri, sessiz, olaysız an— içimizi ürpertiyor. Adı var: <b data-path-to-node="2" data-index-in-node="447">kenofobi</b>. Ama ya boşluk sandığımız şey aslında bir doğum kanalıysa? Ya sıkılmak, beynimizin en yaratıcı, en insani haline geçiş için bir anahtarsa? Bu yazıda, “hiçbir şey yapmama hakkı”nı geri almanın neden bir lüks değil, bir direniş biçimi olduğunu konuşacağız. Ve belki, biraz boşluğa düşmeyi öğreneceğiz.</p>
<h2 data-path-to-node="4"><b data-path-to-node="4" data-index-in-node="0">Sıkılmanın Paradoxal Üretkenliği: Monotonluğun Yaratıcılık ve Bilişsel Esneklik Üzerindeki Nörobilişsel Temelleri</b></h2>
<p data-path-to-node="5">Sıkılma, modern psikolojide çoğunlukla olumsuz bir durum olarak ele alınmasına rağmen, son dönem araştırmaları bu duygunun yaratıcılık ve bilişsel esneklik üzerinde paradoxal bir uyarıcı etkisi olabileceğini göstermektedir. Bu alt başlık, monotonluğun bilişsel kaynakların yeniden yapılandırılmasını nasıl tetiklediğini, zihnin alternatif uyarılma arayışının <b data-path-to-node="5" data-index-in-node="359">divergent düşünmeyi</b> nasıl beslediğini ve bu sürecin nöral mekanizmalarını fMRI ve EEG bulguları ışığında incelemektedir. Literatürdeki çelişkili bulgulara rağmen (bazı çalışmalar sıkılmanın yaratıcılığı olumsuz etkilediğini öne sürerken), daha yeni araştırmalar bilişsel başa çıkma stratejileri ile yaratıcılık arasında anlamlı pozitif korelasyonlar tespit etmiş, özellikle sağ superior temporal girus, insula ve posterior singulat korteks aktivasyonlarının bu ilişkide kilit rol oynadığını ortaya koymuştur. Ayrıca, EEG çalışmaları sıkılma durumunda alfa beyin osilasyonlarında anlamlı değişiklikler olduğunu ve bu durumun akıcılık (fluency) boyutunda yaratıcılığı artırabileceğini göstermektedir. Bu bulgular, monotonluğun yalnızca kaçınılması gereken bir durum değil, aynı zamanda bilişsel esnekliğin ve yaratıcı potansiyelin ortaya çıkması için verimli bir zemin olabileceğini düşündürmektedir. Ancak, mevcut ampirik kanıtlar sıkılma ile yaratıcılık arasında net bir nedensellik ilişkisi kurmaktan henüz uzaktır; gelecek araştırmaların bu ilişkinin hangi koşullar altında ortaya çıktığını daha ayrıntılı şekilde haritalandırması gerekmektedir.</p>
<h2 data-path-to-node="7"><b data-path-to-node="7" data-index-in-node="0">Dopamin Döngüsünün Kısır Döngüsü: Dijital Uyarılma Bağımlılığı ve Duygu Düzenleme Mekanizmalarının Patolojik Etkileşimi</b></h2>
<p data-path-to-node="8">Dijital platformların algoritmik tasarımı, kullanıcıları sürekli yeni uyaranlarla besleyerek dopaminerjik ödül sistemini aşırı uyarılmaya maruz bırakmakta, bu durum giderek daha yüksek eşikli uyarılma ihtiyacı doğurmakta ve “dopamin-scrolling” olarak adlandırılan davranış örüntüsünün yaygınlaşmasına yol açmaktadır. Bu alt başlık, sosyal medya bağımlılığının erken evrelerinde mezolimbik dopamin sistemi aracılığıyla işleyen pozitif pekiştirme mekanizmaları ile geç evrelerinde prefrontal-limbik devre işlev bozukluğu ile karakterize negatif pekiştirme mekanizmaları arasındaki etkileşimi incelemektedir. Bu çift yönlü pekiştirme mekanizması, kullanıcıları yalnızca ödül beklentisiyle değil, aynı zamanda duygusal kaçınma (duygusal boşluk, sıkılma, yalnızlık gibi rahatsız edici durumlardan uzaklaşma) güdüsüyle de platformlara bağlamaktadır. Bu noktada kenofobi (boşluk korkusu) kavramı devreye girer: dijital ekosistem, içsel boşluk hissinden kaçışın en erişilebilir araçlarından birini sunarak, kullanıcıların boşlukla yüzleşme kapasitesini köreltmekte ve bu korkuyu sürekli yeniden üretmektedir. Bunun sonucunda, monotonluk ve duygusal düzenleme arasındaki karmaşık ilişki patolojik bir hal almakta; başlangıçta hafif düzeydeki sıkılma, uzun süreli dijital uyarılma maruziyeti sonucunda irritabilite, huzursuzluk ve artmış tatminsizlik gibi daha şiddetli negatif duygu durumlarına evrilebilmektedir. Bu alt başlık, dijital uyarılma bağımlılığının altında yatan <b data-path-to-node="8" data-index-in-node="1466">nörobiyolojik</b> ve duygu düzenleme mekanizmalarını bütüncül bir çerçevede ele alarak, boşluk korkusunun bu döngüdeki merkezi rolünü ortaya koymayı hedeflemektedir.</p>
<h2 data-path-to-node="10"><b data-path-to-node="10" data-index-in-node="0">“Hiçbir Şey Yapmama Hakkı”nın Felsefi ve Psikolojik Temelleri: Boşluğun Devrimci Potansiyeli ve Aylaklığın Rehabilitasyonu</b></h2>
<p data-path-to-node="11">Kapitalist üretim ilişkilerinin değer sisteminde aylaklık, verimsizlik ve sorumsuzlukla eşanlamlı hale gelmişken, psikoloji ve felsefe disiplinleri bu kavramın yeniden ele alınması gerektiğini göstermektedir. Bertrand Russell’ın “Aylaklığa Övgü” (In Praise of Idleness) başlıklı denemesinde belirttiği gibi, aralıksız çalışma ahlakı bir erdem değil, ekonomik çıkarlara hizmet eden toplumsal bir inşadır ve aylaklık, yansıtma, hayal etme ve hayatı anlamlı kılan şeylerle bağlantı kurma fırsatıdır. Bu alt başlık, “hiçbir şey yapmama hakkı”nı yalnızca bir boş zaman politikası olarak değil, aynı zamanda dijital uyarılma bağımlılığının dayattığı sürekli meşguliyet rejimine karşı bir direniş biçimi olarak konumlandırmaktadır. Bu bağlamda, Felemenkçe <b data-path-to-node="11" data-index-in-node="749">niksen</b> kavramı (amaçsızca bir şey yapmama pratiği) önemli bir ufuk sunar: araştırmalar, amaçsız aylaklık dönemlerinin bilinçdışı karar alma süreçlerini güçlendirdiğini, stres ve tükenmişliği azalttığını ve yaratıcılığı desteklediğini göstermektedir. Dopamin detoksu olarak bilinen pratik ise (her ne kadar terminolojisi bilimsel olarak tartışmalı olsa da), özünde bireyleri yüksek uyarımlı aktivitelerden uzaklaşarak sıkılma ve yalnızlık gibi duygularla yüzleşmeye davet etmektedir. Bu yüzleşme, tam da kenofobinin merkezindeki boşluk korkusunun dönüştürücü bir biçimde ele alınması anlamına gelir: boşluk, doldurulması gereken bir tehdit olmaktan çıkarılıp, yeni anlam üretiminin verimli bir zemini olarak yeniden çerçevelenebilir. Bu alt başlık, aylaklığın ve boşluğun rehabilitasyonunun, dijital uyarılma bağımlılığından kurtulmanın yalnızca bireysel bir terapi meselesi değil, aynı zamanda kolektif bir özgürleşme pratiği olduğunu felsefi ve psikolojik argümanlarla temellendirmeyi amaçlamaktadır.</p>
<h2 data-path-to-node="13"><b data-path-to-node="13" data-index-in-node="0">Sonuç</b></h2>
<p data-path-to-node="14">Sıkılmak bir eksiklik değil, bir kapasitedir. Dijital uyarılmanın her saniyemizi işgal ettiği bu çağda, hiçbir şey yapmama hakkını savunmak bir lüksten öte, hayatta kalma refleksidir. Monotonluk sandığımız o boşluk, aslında beynin kendini yeniden düzenlediği, yaratıcılığın filizlendiği ve duygularımızın sindirildiği verimli bir topraktır. Dopamin döngüsünün bizi sonsuz bir kaydırmaya mahkûm ettiği yerde, kasıtlı bir duraklama en büyük başkaldırıdır. Boşluk korkusu (kenofobi) öğrenilmiş bir tepkidir ve öğrenilmiş olan, öğrenilebilir de. Belki de mesele, boşluğu doldurmaktan vazgeçip onunla nasıl var olacağımızı yeniden öğrenmektir. Bir sonraki can sıkıntısı anında telefonuna uzanmak yerine, birkaç dakika kal. İçindeki o rahatsız edici sessizliğe kulak ver. Çünkü devrim, çoğu zaman, hiçbir şey yapmamaya cesaret edenlerle başlar.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/hicbir-sey-yapmama-hakki-dijital-uyarilma-bagimliliginda-sikilmanin-devrimci-gucu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hafıza Olmadan Öğrenilir mi? Brenda Milner&#8217;ın H.M. İle Keşfi</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/hafiza-olmadan-ogrenilir-mi-brenda-milnerin-h-m-ile-kesfi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=hafiza-olmadan-ogrenilir-mi-brenda-milnerin-h-m-ile-kesfi</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/hafiza-olmadan-ogrenilir-mi-brenda-milnerin-h-m-ile-kesfi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[leman aziz]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Mar 2026 22:05:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nöropsikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=28799</guid>

					<description><![CDATA[Henry Gustav Molaison: Ameliyattan Önceki Hayat Henry, 1926&#8217;da Hartford&#8217;da mutlu denebilecek bir çocukluk yaşadı. Ancak 7 yaşında geçirdiği bisiklet kazası, hayatının seyrini değiştirecek zincirleme reaksiyonu başlattı. Küçük nöbetlerle başlayan epilepsi, ergenlikle birlikte kontrol edilemez hale geldi. Liseden mezun olduğunda, bir tamirci çırağı olarak çalışıyordu ama nöbetler yüzünden işini sürdürmekte zorlanıyordu. 1953&#8217;te, 27 yaşındayken, artık dayanılmaz [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="2">Henry Gustav Molaison: Ameliyattan Önceki Hayat</p>
<p data-path-to-node="3">Henry, 1926&#8217;da Hartford&#8217;da mutlu denebilecek bir çocukluk yaşadı. Ancak 7 yaşında geçirdiği bisiklet kazası, hayatının seyrini değiştirecek zincirleme reaksiyonu başlattı. Küçük nöbetlerle başlayan <b data-path-to-node="3" data-index-in-node="198">epilepsi</b>, ergenlikle birlikte kontrol edilemez hale geldi. Liseden mezun olduğunda, bir tamirci çırağı olarak çalışıyordu ama nöbetler yüzünden işini sürdürmekte zorlanıyordu. 1953&#8217;te, 27 yaşındayken, artık dayanılmaz olan nöbetlerden kurtulma umuduyla Dr. William Scoville&#8217;ın ameliyat masasına yattı. Ne yazık ki bu umut, onu bilim tarihinin en ünlü hastası yapacak trajediye dönüşecekti.</p>
<h2 data-path-to-node="5"><b data-path-to-node="5" data-index-in-node="0">Bilimsel Devrim: Belleğin Anatomisi ve İşlevine Dair Kazanımlar</b></h2>
<p data-path-to-node="6">Henry&#8217;nin beyni, nörobilim tarihinde bir dönüm noktası oldu. Dr. Brenda Milner&#8217;in öncülüğünde yapılan çalışmalar, bellekle ilgili o güne dek sorgulanmayan pek çok kabulü altüst etti.</p>
<p data-path-to-node="7">İlk büyük bulgu, belleğin beyinde belirli bir bölgeye, özellikle <b data-path-to-node="7" data-index-in-node="65">hipokampus</b> yapısına bağımlı olduğuydu. Henry yeni anılar oluşturamıyordu çünkü hipokampusu yoktu. Bellek, sandığımız gibi dağınık bir ağ değildi; kayıt için bu küçük yapıya ihtiyaç vardı.</p>
<p data-path-to-node="8">İkinci devrim, Milner&#8217;in ayna çizimi testiyle geldi. Henry her gün aynı şekli çizdiğini hatırlamasa da, giderek ustalaşıyordu. Bu, iki ayrı bellek sistemi olduğunu kanıtladı: &#8220;ne&#8221; olduğunu bilen bildirsel bellek ile &#8220;nasıl&#8221; yapıldığını bilen prosedürel bellek. Biri ölüydü, diğeriyse capcanlı.</p>
<p data-path-to-node="9">Üçüncüsü, kısa süreli bellek sağlamken, bu bilgilerin uzun süreliye aktarılamaması, bu iki sürecin ayrı mekanizmalar olduğunu gösterdi. Henry bize belleğin tek bir bütün değil, birbirinden bağımsız sistemlerden oluşan bir orkestra olduğunu öğretti.</p>
<h2 data-path-to-node="11"><b data-path-to-node="11" data-index-in-node="0">&#8220;Permanent Present Tense&#8221;: Suzanne Corkin İle Uzun Süreli Çalışmalar</b></h2>
<p data-path-to-node="12">Henry&#8217;nin hayatına tanıklık eden en önemli isim, neredeyse 50 yıl boyunca onunla çalışan nörobilimci Suzanne Corkin oldu. Bu, sıradan bir araştırmacı-hasta ilişkisi değildi; Corkin, Henry&#8217;nin bakımını üstlenmiş, onun sessiz dünyasına açılan bir pencere haline gelmişti.</p>
<p data-path-to-node="13">Corkin&#8217;in 2013&#8217;te yayımladığı &#8220;Permanent Present Tense&#8221; (Sürekli Şimdiki Zaman) adlı kitap, bu eşsiz yolculuğun birinci ağızdan anlatısıdır. Kitabın ismi, Henry&#8217;nin zamansal deneyimini özetler: anıların birikemediği, her anın yepyeni ve yalnız yaşandığı bir şimdiki zaman. Corkin, Henry&#8217;nin günlük yaşamını, kişiliğini ve araştırmalara katılımını tüm samimiyetiyle aktarır.</p>
<p data-path-to-node="14">Yıllar ilerledikçe, Henry&#8217;nin beyni başka bir sırrı daha açığa çıkardı. Yaşlanmayla birlikte Alzheimer izleri de taşıdığı görüldü. Bu sayede, hasarlı bir beyinde dahi nörodejeneratif hastalıkların izleri sürülebiliyordu. Henry, ölümünden sonra bile bilime ışık tutmaya devam ediyordu.</p>
<h2 data-path-to-node="16"><b data-path-to-node="16" data-index-in-node="0">Brenda Milner&#8217;ın Henry Gustav Molaison Vakası&#8217;na Yaptığı Öncü Katkılar</b></h2>
<p data-path-to-node="17">Nöropsikolog Brenda Milner&#8217;ın H.M. vakasıyla çalışmaları, modern bellek biliminin temel taşlarını döşemiştir. Milner&#8217;ın bu vakayla tanışması, 1955 yılında Montreal Nöroloji Enstitüsü&#8217;nden Wilder Penfield ile birlikte sundukları iki amnezik hasta (P.B. ve F.C.) üzerine yaptıkları sunum sonrasında, Hartford&#8217;lu beyin cerrahı William Scoville&#8217;in kendilerini davet etmesiyle gerçekleşti.</p>
<p data-path-to-node="18">Milner, H.M.&#8217;yi ilk ziyaretinde çarpıcı bir tabloyla karşılaştı: Hasta, günlük olayları neredeyse yaşandıkları anda unutuyor, kendi yaşını küçük tahmin ediyor, yeni tanıştığı kişilerin isimlerini hemen unuttuğu için özür diliyor ve durumunu &#8220;rüyadan uyanmak gibi&#8230; her gün kendi başına&#8221; sözleriyle tanımlıyordu. Ancak Milner&#8217;ın dehası, bu ağır amneziye rağmen H.M.&#8217;nin genel zeka ve algısal yetilerinin bozulmamış olduğunu fark etmesinde yatıyordu.</p>
<p data-path-to-node="19">Milner&#8217;ın en önemli buluşu, ayna çizimi testiyle geldi. H.M.&#8217;den bir yıldızın dış hatlarını, sadece aynadaki yansımasını izleyerek çizmesi istendi. H.M. her gün bu görevi daha önce hiç yapmadığını söylese de, üç günlük pratik sonucunda performansı belirgin şekilde iyileşti ve hata sayısı azaldı. Bu bulgu, belleğin tek bir sistem olmadığını, &#8220;bildirsel (açık) bellek&#8221; ile &#8220;<b data-path-to-node="19" data-index-in-node="374">prosedürel bellek</b>&#8221; olarak iki farklı sistemden oluştuğunu kanıtladı. H.M. yeni olayları (açık bellek) kaydedemiyor ancak motor beceriler (örtük bellek) edinebiliyordu.</p>
<p data-path-to-node="20">Milner ayrıca, H.M.&#8217;nin kısa süreli belleğinin sağlam olduğunu, sürekli tekrarla bilgileri 15 dakikaya kadar koruyabildiğini, ancak dikkati dağıldığında her şeyi unuttuğunu gösterdi. Bu bulgu, kısa süreli ve uzun süreli belleğin farklı mekanizmalar olduğunu ortaya koydu. Milner&#8217;ın Scoville ile birlikte 1957&#8217;de yayımladığı makale, nörobilim tarihinin en çok atıf alan çalışmalarından biri haline geldi ve modern bellek araştırmalarının çağını başlattı.</p>
<h2 data-path-to-node="22"><b data-path-to-node="22" data-index-in-node="0">Ölümünden Sonra Alevlenen Tartışmalar: Etik ve Rıza Sorunsalı</b></h2>
<p data-path-to-node="23">Henry&#8217;nin 2008&#8217;deki ölümüyle kimliği kamuoyuna açıklandığında, ardında yalnızca bilimsel miras değil, ağır etik sorular da bıraktığı görüldü. İlk soru aydınlatılmış onamdı: 27 yaşındaki Henry, ameliyatın riskleri konusunda yeterince bilgilendirilmiş miydi? Daha da karmaşığı, hafızası olmayan bir birey, yıllar süren araştırmalara katılmak için geçerli onam vereebilir miydi?</p>
<p data-path-to-node="24">İkinci soru yarar ve zarar dengesiyle ilgiliydi. Ameliyat epilepsisini durdurmuştu ama onu bağımsız yaşayamayan, sürekli bir &#8220;şimdiki an&#8221;a mahkûm etmişti. Luke Dittrich&#8217;in gün yüzüne çıkardığı yayınlanmamış anketlerde Henry&#8217;nin korku, hayal kırıklığı ve öfke ifade ettiği görüldü. Sanılanın aksine iç dünyası hiç de dingin değildi.</p>
<p data-path-to-node="25">Tüm bunlar, rahatsız edici bir soruyu beraberinde getirir: Bilimsel ilerlemenin bedeli olarak bireysel acılar ne ölçüde kabul edilebilir? Henry&#8217;nin trajedisi bu soruyu belleğimize kazıdı.</p>
<h2 data-path-to-node="27"><b data-path-to-node="27" data-index-in-node="0">Sonuç: Henry Gustav Molaison&#8217;ın Bilime ve Etik Anlayışa Mirası</b></h2>
<p data-path-to-node="28">Henry Gustav Molaison, bilim tarihine bir vaka numarası olarak girdi ama ardında çok katmanlı bir miras bıraktı. Onun beyni, modern nörobilimin temel taşlarından biri oldu. Belleğin farklı türleri olduğunu, hipokampusun yeni anılar için vazgeçilmez olduğunu ona borçluyuz. Nöropsikoloji ve bilişsel sinirbilim, Henry sayesinde bugünkü halini aldı.</p>
<p data-path-to-node="29">Ancak mirası yalnızca bilimsel değil. Henry&#8217;nin hikâyesi, tıp etiğinde bir dönüm noktasıdır. Aydınlatılmış onamın önemi, hassas gruplarla çalışmanın sorumluluğu, araştırmacı-hasta ilişkisinin sınırları… Tüm bu tartışmalar, onun yaşadıkları sayesinde derinlik kazandı. Bugün etik kurulların titizliğinde Henry&#8217;nin gölgesini görmek mümkün.</p>
<p data-path-to-node="30">Ama tüm bunların ötesinde, Henry bir insandı. Anıları silinmiş olsa da hüzünlü gülümsemesi, sabrı ve bilime armağan ettiği elli yıl, unutulmaması gereken asıl mirastır. Onun hayatı, bilginin bedeli üzerine sonsuza dek soracağımız soruların da kaynağı olacak.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/hafiza-olmadan-ogrenilir-mi-brenda-milnerin-h-m-ile-kesfi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kontrol Kavramı ve Psikolojideki Yeri</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/kontrol-kavrami-ve-psikolojideki-yeri/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kontrol-kavrami-ve-psikolojideki-yeri</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/kontrol-kavrami-ve-psikolojideki-yeri/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[leman aziz]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Feb 2026 22:15:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilişsel Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=26221</guid>

					<description><![CDATA[İnsanoğlu için belirsizlik, evrimsel bir tehdittir; bu yüzden zihnimiz dünyayı öngörülebilir kılmak adına &#8220;kontrol algısına&#8221; tutunur. Psikolojide bu, sadece bir istek değil, psikolojik dayanıklılığın temel direğidir. Ancak bu ihtiyaç bazen sınırları aşar Psikolog Ellen Langer, 1970’lerde &#8220;Kontrol Yanılsaması&#8221; kavramını ortaya attığında, insan rasyonalitesine dair büyük bir gerçeği de ifşa etti: İnsanlar, sonucunu tamamen şansın belirlediği [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="1">İnsanoğlu için belirsizlik, evrimsel bir tehdittir; bu yüzden zihnimiz dünyayı öngörülebilir kılmak adına &#8220;kontrol algısına&#8221; tutunur. Psikolojide bu, sadece bir istek değil, psikolojik dayanıklılığın temel direğidir. Ancak bu ihtiyaç bazen sınırları aşar Psikolog Ellen Langer, 1970’lerde &#8220;Kontrol Yanılsaması&#8221; kavramını ortaya attığında, insan rasyonalitesine dair büyük bir gerçeği de ifşa etti: İnsanlar, sonucunu tamamen şansın belirlediği durumlarda bile kendi becerilerinin süreci etkilediğine inanma eğilimindedir. Langer’ın klasikleşen deneylerinde, deneklerin piyango biletlerini kendileri seçtiklerinde, biletlerin başkası tarafından verildiği duruma kıyasla çok daha yüksek fiyatlar talep ettikleri görülmüştür. Bu durumun temel özelliği; seçim yapma, aşinalık ve sürece dahil olma gibi unsurların, aslında kontrol edilemez olanı &#8220;yönetilebilir&#8221; gibi göstermesidir. Tarihsel olarak bu yanılsama, belirsizliğin yarattığı varoluşsal kaygıyı dindirmek için geliştirdiğimiz bilişsel bir kalkan, zihnimizin kaosa karşı inşa ettiği bir savunma hattıdır. Aslında direksiyonun bizde olduğunu sanmak, uçsuz bucaksız kaygı denizinde uydurduğumuz en ikna edici hikâyedir.</p>
<h2 data-path-to-node="3"><b data-path-to-node="3" data-index-in-node="0">Beynin Güvenlik İllüzyonu ve Mükemmeliyetçilik Kıskacı</b></h2>
<p data-path-to-node="4">Beynimiz, belirsizliği bir hayatta kalma tehdidi olarak algılar; bu yüzden &#8220;kontrol hissi&#8221;, <b data-path-to-node="4" data-index-in-node="92">amigdala</b> korku alarmını susturan en güçlü yatıştırıcıdır. Kontrol edebildiğimize inandığımızda kendimizi güvende hissederiz. Ancak mükemmeliyetçilik bu doğal ihtiyacı patolojik bir döngüye dönüştürür. Mükemmeliyetçi zihin, hata payını sıfıra indirmek için her değişkeni yönetmeye çalışır; fakat hayatın doğasındaki kaosu kontrol etmeye çalışmak, dev dalgaları elleriyle durdurmaya benzer. Bu beyhude çaba, kaçınılmaz bir başarısızlık hissi ve beraberinde kronik bir kaygı doğurur. Kontrol arzusu arttıkça esneklik azalır; esneklik azaldıkça, en küçük bir belirsizlik bile zihinsel bir felakete dönüşür.</p>
<h2 data-path-to-node="6"><b data-path-to-node="6" data-index-in-node="0">Davranışsal ve Bilişsel Mekanizmalar</b></h2>
<p data-path-to-node="7">Neden imkansızı denetlemeye çalışırız? Motivasyonel açıdan bu, &#8220;öz-yeterlilik&#8221; hissini koruma çabasıdır; çaresizlik hissi ruhsal bir yıkım yarattığı için zihin, kontrol yanılsamasını bir yaşam destek ünitesi gibi kullanır. Bilişsel düzeyde ise beynimiz, karmaşık verileri işlerken &#8220;doğrulama yanlılığı&#8221; gibi kısayollara başvurur. Rastlantısal olaylar arasında sahte neden-sonuç ilişkileri kurarak kaosu evcilleştirdiğimize inanırız. Örneğin; sadece uğurlu kalemiyle sınava girdiğinde kazanan bir öğrenci, başarısını kalemine atfederek tesadüfü bir kurala dönüştürür. Zihin, kontrolsüz bir evrende figüran olmaktansa, kendi yarattığı bu küçük senaryonun başrolü olmayı seçerek kaygıyı geçici olarak bastırır.</p>
<h2 data-path-to-node="9"><b data-path-to-node="9" data-index-in-node="0">Kontrol Yanılsaması Kaygıyı Nasıl Etkiler?</b></h2>
<p data-path-to-node="10">Her şeyi kontrol etme iddiası, kulağa bir güç gösterisi gibi gelse de psikolojik maliyeti oldukça ağırdır. Yüksek kontrol ihtiyacı, zihni sürekli bir &#8220;tetikte olma&#8221; (hypervigilance) haline hapseder. Bu durum, özellikle <b data-path-to-node="10" data-index-in-node="219">ruminasyon</b> ve obsesif düşüncelerle doğrudan bağlantılıdır. Kişi, geçmişteki kontrol edemediği olayları tekrar tekrar analiz ederek &#8220;Neyi farklı yapabilirdim?&#8221; sorusuna takılıp kalır veya gelecekteki her türlü mikro risk için senaryolar üretir. Ancak hayatın doğal akışı bu katı planlara uymadığında, kontrol kaybı hissi bir panik dalgasına dönüşür. Sonuç; zihnin kendi yarattığı güvenlik kalesinde, kontrol etmeye çalıştığı ihtimallerin esiri olmasıdır.</p>
<h2 data-path-to-node="12"><b data-path-to-node="12" data-index-in-node="0">Günlük Hayatta Kontrol Yanılsamasına Örnekler</b></h2>
<p data-path-to-node="13">Kontrol yanılsaması laboratuvardan çıkıp hayatımızın her alanına sızar. Bir taraftarın, tuttuğu takım gol atsın diye toteme başvurması veya &#8220;şanslı&#8221; çoraplarını giymesi, tamamen rastlantısal bir sürece müdahale etme çabasının masum bir örneğidir. Ancak bu yanılsama, finansal kararlarda çok daha riskli bir hal alır. Yatırımcılar, karmaşık piyasa verilerini aşırı analiz ederek geleceği &#8220;öngördüklerine&#8221; ve riski tamamen yönettiklerine inanabilirler. Kendi seçtiğimiz hisse senetlerine, başkasının tavsiye ettiklerinden daha fazla güvenmemiz, Langer’ın piyango deneyiyle aynı kökten beslenir. İster spor sahasında ister borsa ekranında olsun; şansın olduğu her yerde zihnimiz, belirsizliği ehlileştirmek için küçük ritüeller ve sahte nedensellikler inşa eder.</p>
<h2 data-path-to-node="15"><b data-path-to-node="15" data-index-in-node="0">Kontrol Algısını Sağlıklı Hale Getirme Yolları</b></h2>
<p data-path-to-node="16">Kaygıyla baş etmenin yolu, daha fazla kontrol değil, kontrolün sınırlarını kabul etmektir. Bilişsel yeniden yapılandırma teknikleri, zihnimize şu soruyu sormayı öğretir: &#8220;Bu durum gerçekten benim etki alanımda mı?&#8221; Eğer cevap hayırsa, <b data-path-to-node="16" data-index-in-node="235">Mindfulness</b> devreye girer; düşünceleri değiştirmeye çalışmadan, sadece birer bulut gibi geçişlerini izlemek, zihinsel kasılmayı gevşetir. Reinhold Niebuhr’un meşhur &#8220;Huzur Duası&#8221;nda belirttiği gibi; değiştirebileceğimiz şeyler için cesaret, değiştiremeyeceklerimiz için kabullenme gerekir. Steven Hayes’in “Zihninden Çık Hayatına Gir” kitabında vurguladığı gibi, kontrol çabası bir bataklığa benzer; çırpındıkça batarız. Oysa kontrolü esnetmek, &#8220;bırakmak&#8221; ya da vazgeçmek değil, enerjiyi sadece değiştirilebilen somut eylemlere odaklamaktır. Kontrol yanılsamasından vazgeçtiğimizde, beynimizdeki o kronik &#8220;tehdit&#8221; alarmı susar. Bırakmanın psikolojisi, bize belirsizliğin içinde de güvende olunabileceğini fısıldar. Esneklik kazanan bir zihin, hayatın sürprizlerine karşı kırılmak yerine eğilmeyi öğrenir; bu da kaygının panzehridir.</p>
<h2 data-path-to-node="18"><b data-path-to-node="18" data-index-in-node="0">Sonuç</b></h2>
<p data-path-to-node="19">Kontrol yanılsaması, doğası gereği iki ucu keskin bir kılıçtır. Hafif dozda kullanıldığında; özgüveni artıran, bizi harekete geçiren ve zorluklar karşısında dayanıklılık sağlayan bir &#8220;psikolojik bağışıklık&#8221; işlevi görür. Ancak bu yanılsama bir &#8220;mutlak hakimiyet&#8221; iddiasına dönüştüğünde, beraberinde yıkıcı bir kaygı yükü getirir. Araştırmalar gösteriyor ki; kontrol edemeyeceği değişkenlerin sorumluluğunu omuzlarına alan birey, aslında bitmeyecek bir yas sürecine girer. Kaygı ile olan bu paradoksal ilişkide temel mesele, kontrol hissinin kendisi değil, bu hissin katılığıdır. Eğer bu illüzyonu hayatın kaosuna karşı esnek bir kalkan olarak kullanabilirsek, zihinsel sağlığımızı koruyabiliriz. Ancak illüzyonun gerçekliğin yerini almasına izin verirsek, her belirsizlik bir tehdit haline gelir. Son tahlilde, sağlıklı bir zihin; etki edebildikleri için sorumluluk alan, şansın payını kabul eden ve geri kalan her şey için &#8220;bırakmanın&#8221; hafifliğini keşfeden zihindir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/kontrol-kavrami-ve-psikolojideki-yeri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güven, Güvensizlik, Kaygı ve Korku – Gündelik Hayat ve Toplumsal Karşılaşmalar</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/guven-guvensizlik-kaygi-ve-korku-gundelik-hayat-ve-toplumsal-karsilasmalar/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=guven-guvensizlik-kaygi-ve-korku-gundelik-hayat-ve-toplumsal-karsilasmalar</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/guven-guvensizlik-kaygi-ve-korku-gundelik-hayat-ve-toplumsal-karsilasmalar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[leman aziz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Jan 2026 23:18:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[⁠Ruh Sağlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=23282</guid>

					<description><![CDATA[Güven, yalnızca bireyler arası bir ahlaki beklenti değil; aynı zamanda toplumsal düzenin sürdürülebilirliği için temel bir mekanizmadır, yani toplumsal ilişkiler içinde inşa edilen dinamik bir süreçtir. Sosyolojik literatürde güven; belirsizlik koşullarında karşı tarafın davranışlarına dair olumlu beklenti olarak tanımlanır. Güvensizlik ise bu beklentinin askıya alınması değil, çoğu zaman sürekli tetikte olma halidir. Güvensizlik ise yalnızca [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="1">Güven, yalnızca bireyler arası bir ahlaki beklenti değil; aynı zamanda toplumsal düzenin sürdürülebilirliği için temel bir mekanizmadır, yani toplumsal ilişkiler içinde inşa edilen dinamik bir süreçtir. Sosyolojik literatürde güven; belirsizlik koşullarında karşı tarafın davranışlarına dair olumlu beklenti olarak tanımlanır. Güvensizlik ise bu beklentinin askıya alınması değil, çoğu zaman sürekli tetikte olma halidir. Güvensizlik ise yalnızca güvenin yokluğu değildir; aktif bir beklenti biçimi olarak bireylerin davranışlarını yeniden şekillendirir. İnsanlar, potansiyel tehditleri önceden hesaplamaya yönelir ve bu durum sosyal ilişkilerde mesafeyi artırır. Geç modern toplumlarda (geleneksel yapılar yerine daha esnek, parçalı ve bireysel kimliklerin inşa edildiği, kültür ve yaşam tarzı çeşitliliğinin arttığı, statü ve aidiyetin daha mikro düzeyde tanımlandığı ancak aynı zamanda dini ve geleneksel yapıların da varlığını sürdürdüğü karmaşık yapılar) güven, yüz yüze ilişkilerden ziyade soyut sistemlere (devlet, hukuk, uzmanlık alanları) yönelmiştir. Ancak bu sistemlerde yaşanan krizler, bireyleri kalıcı bir güvensizlik rejimi içine sürükler. Böylece güven, istikrarlı bir zemin olmaktan çıkar; duruma, mekâna ve aktöre göre sürekli yeniden müzakere edilir.</p>
<p data-path-to-node="2">Güvensizliğin artışı çoğu zaman kaçınılmaz bir modernlik sonucu olarak sunulur. Ancak bu durum eleştirel biçimde sorgulanmalıdır. Güvensizlik, her ne kadar bireyleri koruyucu gibi görünse de, <b data-path-to-node="2" data-index-in-node="192">toplumsal dayanışmayı</b> zayıflatan, empatiyi azaltan ve kolektif çözümleri zorlaştıran bir etkiye sahiptir. Bu nedenle mesele, güvensizliği tamamen ortadan kaldırmak değil; hangi koşullarda üretildiğini ve kimlerin çıkarına hizmet ettiğini görünür kılmaktır.</p>
<h2 data-path-to-node="3"><b data-path-to-node="3" data-index-in-node="0">Kaygı ve Korku: Modernliğin Süreğen Duyguları</b></h2>
<p data-path-to-node="4">Kaygı ve korku sıklıkla eşanlamlı kullanılsa da, toplumsal düzeyde farklı işlevlere sahiptir. Korku, belirli bir nesneye ya da duruma yöneliktir; kaygı ise klasik anlamda belirli bir tehdide yönelmez; aksine sürekli ve nesnesiz bir tedirginlik üretir. Modern toplumlarda risklerin öngörülemezliği, kaygıyı kalıcı bir duygu haline getirmiştir.</p>
<p data-path-to-node="5">İş güvencesizliği, sağlık tehditleri, dijital gözetim ve çevresel krizler gibi faktörler, bireylerin geleceği sürekli olarak problemli bir alan olarak algılamasına neden olur. Ekonomik kırılganlık, toplumsal hareketlilik, gelecek belirsizliği ve performans baskısı, kaygıyı istisnai bir durum olmaktan çıkarıp norm haline getirir.</p>
<p data-path-to-node="6">Kaygı, bireysel bir psikolojik sorun gibi görünse de, aslında yapısal eşitsizlikler ve kurumsal güvensizliklerle beslenir. Bu nedenle kaygı, yalnızca bireysel baş etme stratejileriyle çözülemez. Eleştirel yaklaşımlar, kaygının <b data-path-to-node="6" data-index-in-node="227">depolitize</b> edilerek bireyin sorumluluğuna yüklendiğini; böylece yapısal sorunların görünmez kılındığını vurgular.</p>
<p data-path-to-node="7">Korku, kaygıdan farklı olarak somut bir tehdit algısına dayanır; ancak bu tehdit her zaman nesnel değildir. Toplumsal düzeyde korku, medya söylemleri, siyasal diskurlar ve güvenlik politikaları aracılığıyla inşa edilir ve yönlendirilir.</p>
<p data-path-to-node="8">Modern toplumlarda korku, yalnızca tehlikeye karşı bir tepki değil, aynı zamanda davranışları düzenleyen bir araç haline gelmiştir. “Riskli gruplar”, “tehlikeli alanlar” ve “şüpheli bedenler” üzerinden kurulan korku anlatıları, toplumsal mesafeyi artırır.</p>
<p data-path-to-node="9">Eleştirel perspektifler, korkunun yönetilme biçiminin demokratik alanı daraltabileceğini ve güvensizlik kültürünü kalıcılaştırdığını savunur. Böylece korku, koruyucu değil, ayrıştırıcı bir işlev üstlenir.</p>
<h2 data-path-to-node="10"><b data-path-to-node="10" data-index-in-node="0">Gündelik Hayatta Güvensizlik Deneyimleri</b></h2>
<p data-path-to-node="11">Güven ve güvensizlik, büyük toplumsal yapılar kadar mikro düzeydeki gündelik karşılaşmalarda da üretilir. Hatta gündelik hayat, güvensizlik duygusunun en görünür olduğu alandır. Toplu taşıma kullanımı, kamusal mekânlarda yabancılarla kurulan kısa süreli etkileşimler ya da dijital platformlardaki karşılaşmalar, mikro düzeyde risk hesaplamalarını beraberinde getirir. Bu karşılaşmalarda beden dili, görünüm, dil kullanımı ve sosyal kimlikler, güvenin anlık olarak kurulmasında belirleyici olur. Ancak bu hızlı değerlendirmeler çoğu zaman stereotiplere ve önyargılara dayanır. Örneğin bireyler, tanımadıkları birine yardım ederken ya da kamusal alanda iletişime girerken potansiyel zarar ihtimalini göz önünde bulundurur. Bu durum, gündelik hayatın daha kontrollü, daha mesafeli ve daha temkinli yaşanmasına yol açar. Gündelik hayatta güvensizlik döngüsünü şöyle toparlayabiliriz:</p>
<p data-path-to-node="12">Belirsizlik → Kaygı → Kontrol davranışları → Sosyal mesafe → Güvensizliğin normalleşmesi</p>
<p data-path-to-node="13">Eleştirel analizler, gündelik güvensizlik pratiklerinin toplumsal eşitsizlikleri yeniden ürettiğini gösterir. Böylece güven, ahlaki bir erdemden çok, sosyal sermayeyle ilişkili bir ayrıcalık haline gelir.</p>
<h2 data-path-to-node="14"><b data-path-to-node="14" data-index-in-node="0">Toplumsal Karşılaşmalar ve “Öteki” Algısı</b></h2>
<p data-path-to-node="15">Toplumsal karşılaşmalar, özellikle “biz” ve “öteki” ayrımının belirginleştiği alanlarda güvensizlik üretir. Göçmenler, etnik azınlıklar ya da farklı yaşam tarzlarına sahip bireyler, sıklıkla potansiyel risk unsurları olarak kodlanır.</p>
<p data-path-to-node="16">Bu süreçte korku, yalnızca bireysel deneyimlere değil; medya söylemleri, siyasal diskurlar ve kültürel temsiller aracılığıyla yeniden üretilir. Sonuç olarak güvensizlik, toplumsal sınırları sertleştiren ve karşılaşmaları çatışmalı hale getiren bir işlev görür.</p>
<p data-path-to-node="17">Geç modern toplumlar sıklıkla “<b data-path-to-node="17" data-index-in-node="31">risk toplumu</b>” olarak tanımlanır. Risklerin çoğu artık doğrudan deneyimlenemez; uzmanlar, istatistikler ve olasılıklar aracılığıyla öğrenilir. Bu durum bireyleri, sürekli olarak kendi güvenliğini yönetmekle yükümlü aktörler haline getirir.</p>
<p data-path-to-node="18">Bu bağlamda kaygı, yalnızca bastırılması gereken bir duygu değil; yönetilmesi beklenen bir toplumsal kapasite olarak görülür. Güvenlik politikaları, kişisel gelişim söylemleri ve psikolojik dayanıklılık vurguları bu sürecin parçasıdır.</p>
<h2 data-path-to-node="19"><b data-path-to-node="19" data-index-in-node="0">Kurumlar, Medya ve Güvensizlik Döngüsü</b></h2>
<p data-path-to-node="20">Kurumlara duyulan güven, toplumsal istikrarın temel unsurlarından biridir. Ancak son yıllarda siyaset, hukuk, sağlık ve medya gibi alanlarda yaşanan krizler, kurumsal güvenin aşınmasına yol açmıştır.</p>
<p data-path-to-node="21">Medya, bu süreçte hem bilgilendirici hem de kaygı ve korkuyu artırıcı bir rol oynar. Sürekli kriz dili, belirsizlik algısını derinleştirir ve bireylerde kontrol kaybı hissi yaratır. Bu durum, kurumsal güvensizliği pekiştirirken, alternatif bilgi kaynaklarına yönelimi artırır.</p>
<p data-path-to-node="22">Eleştirel literatür, güvensizliğin yalnızca kurumların başarısızlığıyla değil, şeffaflık eksikliği ve katılım kanallarının daralmasıyla ilişkili olduğunu vurgular.</p>
<p data-path-to-node="23">Dijitalleşme, güven ve güvensizlik ilişkilerini yeni bir boyuta taşımıştır. Sosyal medya ve dijital platformlar, bir yandan bağlantı ve görünürlük sağlarken, diğer yandan gözetim, veri güvenliği ve mahremiyet kaygılarını artırır.</p>
<p data-path-to-node="24">Bu bağlamda kaygı ve korku, yalnızca fiziksel değil, dijital varoluşa da yönelir. Algoritmik denetim ve sürekli izlenme hissi, bireylerde özdenetim ve otosansür davranışlarını güçlendirir.</p>
<p data-path-to-node="25">Eleştirel yaklaşımlar, dijital alanın nötr olmadığını; belirli duyguları teşvik eden duygusal rejimler ürettiğini savunur. Güven, burada bireysel tercihten çok, teknolojik ve politik tasarımların sonucu haline gelir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/guven-guvensizlik-kaygi-ve-korku-gundelik-hayat-ve-toplumsal-karsilasmalar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
