<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	 xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" >

<channel>
	<title>İrem Gülsün Zengin &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<atom:link href="https://psychologytimes.com.tr/yazar/iremgulsunzengin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<description>Psychology Times Türkiye ve Birleşik Krallık merkezli uluslararası bir psikoloji platformudur.</description>
	<lastBuildDate>Wed, 10 Jun 2026 07:40:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://psychologytimes.com.tr/wp-content/uploads/2025/02/favicon-psychology-150x150.webp</url>
	<title>İrem Gülsün Zengin &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Pazarlık Masasından Özgürlüğe: Dijital Çağın “Yüksek Değerli Kadın” Söylemi Neden Bu Kadar Çekici?</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/pazarlik-masasindan-ozgurluge-dijital-cagin-yuksek-degerli-kadin-soylemi-neden-bu-kadar-cekici/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=pazarlik-masasindan-ozgurluge-dijital-cagin-yuksek-degerli-kadin-soylemi-neden-bu-kadar-cekici</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/pazarlik-masasindan-ozgurluge-dijital-cagin-yuksek-degerli-kadin-soylemi-neden-bu-kadar-cekici/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İrem Gülsün Zengin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2026 07:40:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dijital Psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[ataerkil yapı]]></category>
		<category><![CDATA[dijital çağda kadınlık]]></category>
		<category><![CDATA[kadın stratejileri ve uyum pratikleri]]></category>
		<category><![CDATA[kesişimsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Patriyarkal pazarlık]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoekonomik eşitsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal cinsiyet ve güç ilişkileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/pazarlik-masasindan-ozgurluge-dijital-cagin-yuksek-degerli-kadin-soylemi-neden-bu-kadar-cekici/</guid>

					<description><![CDATA[“Eğer bir adam sana ilk 15 dakika içinde bir şey satın almayı teklif etmiyorsa o doğru hedef değil.” “Erkekler konuşurken onları dinlemek zorunda değilsin, sadece alışverişe gittiğinde ne satın alacağını düşün.” “Bencil olanlar kazanır. Kendini her zaman ilk sıraya koy.” Bugün milyonlarca genç kadının kulaklığında, The Wizard Liz veya Shera Seven gibi dijital ikonların sert, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Eğer bir adam sana ilk 15 dakika içinde bir şey satın almayı teklif etmiyorsa o doğru hedef değil.”</p>
<p>“Erkekler konuşurken onları dinlemek zorunda değilsin, sadece alışverişe gittiğinde ne satın alacağını düşün.”</p>
<p>“Bencil olanlar kazanır. Kendini her zaman ilk sıraya koy.”</p>
<p>Bugün milyonlarca genç kadının kulaklığında, The Wizard Liz veya Shera Seven gibi dijital ikonların sert, tavizsiz ve son derece stratejik ilişki formülleri yankılanıyor. Küresel ekonomik belirsizliklerin, yalnızlaşmanın ve gelecek kaygısının arttığı bir dönemde bu “high-value woman” (yüksek değerli kadın) söylemi, birçok genç kadına bir özgürleşme reçetesi gibi sunuluyor. İlk bakışta bu mesajlar, kadınları daha seçici olmaya, sınır koymaya ve özsaygı geliştirmeye davet ediyor gibi görünse de, bu parıltılı söylemin biraz altını kazıdığımızda, karşımıza yalnızca bireysel güçlenme anlatıları değil, aynı zamanda güvencesizlikle baş etme stratejileri de çıkıyor.</p>
<p>Bu noktada sosyal bilimlerde önemli bir kavram devreye giriyor: <strong>patriyarkal pazarlık</strong>. Deniz Kandiyoti’nin (1988) geliştirdiği bu kavram, kadınların her zaman ataerkil düzeni doğrudan reddetmediğini; çoğu zaman sistemin kurallarını veri kabul ederek bu kurallar içinde kendileri için güvenlik, statü veya avantaj yaratmaya çalıştıklarını anlatır. Geçmişte bu pazarlık çoğunlukla “iyi eş” ve “iyi anne” olma karşılığında korunma ve toplumsal kabul görme biçiminde işlerken, dijital çağda farklı formlara bürünmüş görünmektedir. İlişkileri stratejik bir yatırım alanı olarak görmek, ekonomik güvenceyi partner seçiminde merkezi bir ölçüt haline getirmek ya da ilişkiyi bir güç mücadelesi olarak kurgulamak, bu yeni pazarlığın örnekleri olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Ancak bu fenomenlerin neden bu kadar güçlü karşılık bulduğunu anlamak için bir başka kavrama daha ihtiyaç var: <strong>kesişimsellik</strong>. Kimberlé Crenshaw’ın (1989) ortaya koyduğu bu yaklaşım, insanların yalnızca kadın oldukları için değil; aynı zamanda sınıf, etnik köken, göçmenlik statüsü veya ırk gibi farklı toplumsal konumlarının kesişiminde dezavantaj yaşayabileceklerini ileri sürer. Başka bir deyişle, bazı kadınlar yalnızca cinsiyetlerinden dolayı değil, aynı anda birden fazla kırılgan toplumsal konumda bulundukları için daha yoğun güvencesizlik deneyimlerler.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında, söz konusu figürlerin ürettiği içerikleri yalnızca bireysel tercihler olarak değerlendirmek eksik kalabilir. The Wizard Liz, Doğu Avrupa kökenli bir göçmen olarak Batı Avrupa’da yaşam deneyiminden söz ederken; Shera Seven, Amerika Birleşik Devletleri’nde tarihsel olarak hem ırksal hem de ekonomik eşitsizliklerden en fazla etkilenen gruplardan biri olan Siyah kadınların deneyimlerinden bahsetmektedir. Elbette bu durum onların tüm söylemlerini açıklamaz; ancak sürekli vurguladıkları “korunmasız kalmama”, “kaynaklara erişim sağlama” ve “gücü kaybetmeme” temalarının arkasındaki toplumsal zemini anlamamıza yardımcı olur. Bu kadınların milyonlarca takipçi bulmasının nedeni de yalnızca karizmatik olmaları değil, çağımızın yaygın güvencesizlik hissine tercüman olabilmeleridir.</p>
<p>Tam bu noktada mesele <strong>psikolojik</strong> bir boyut kazanıyor. Sağlıklı bir özsaygı geliştirmek ile dünyayı sürekli tehditlerle dolu bir yer olarak algılayıp ilişkileri buna göre kurgulamak aynı şey değildir. Psikoloji literatürü, yoğun incinme ve sömürülme korkusunun bazen aşırı kontrol ihtiyacına dönüşebildiğini göstermektedir. Kişi kendini korumaya çalışırken ilişkiyi karşılıklı güven ve yakınlık alanı olarak değil, sürekli tetikte olunması gereken bir mücadele alanı olarak deneyimlemeye başlayabilir.</p>
<p>Bu nedenle sosyal medyada sıkça karşılaşılan “kimseye ihtiyaç duyma”, “her zaman üstün konumda ol”, “ilk hamleyi asla yapma” veya “duygularını belli etme” gibi tavsiyeler yalnızca özgüven göstergeleri olarak okunamaz. Bunlar aynı zamanda belirli savunma stratejileridir. Savunma stratejileri kısa vadede kişiye kontrol hissi verebilir; ancak uzun vadede ilişkileri karşılıklı güven yerine güç dengeleri üzerinden kurma riskini de beraberinde getirir.</p>
<p>Üstelik burada önemli bir paradoks ortaya çıkar. Bu söylemler kadınlara “gücün onda olduğu” hissini verirken, tanımlanan güç çoğu zaman hâlâ ataerkil sistemin değer verdiği ölçütlere bağlıdır: gençlik, güzellik, arzu edilirlik, ekonomik kaynaklara erişim veya erkeklerin ilgisini yönetebilme becerisi. Dolayısıyla oyun değişmiş gibi görünse de oyunun kuralları büyük ölçüde aynı kalmaktadır.</p>
<p>Sorun da tam olarak burada yatmaktadır. Güvencesiz bir dünyada kadınların kendilerini korumak için çeşitli zırhlar kuşanmasını yargılamak mümkün değildir. Ancak bireysel hayatta kalma stratejileri ile kolektif özgürleşme stratejileri aynı şey değildir. Birincisi mevcut sistem içinde daha avantajlı bir pozisyon elde etmeye çalışırken, ikincisi sistemin ürettiği eşitsizlikleri sorgular.</p>
<p>Gerçek güçlenme yalnızca pazarlık masasında daha iyi bir yer kapmak değildir. Psikolojik açıdan kişinin kendi değerini başkalarının onayından bağımsız hissedebilmesi, sosyolojik açıdan ise güvenli ve adil yaşam koşullarına erişebilmesidir. Bazen mesele masadaki en güçlü kişi olmak değil, insanları sürekli pazarlık yapmaya zorlayan masanın kendisini sorgulayabilmektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/pazarlik-masasindan-ozgurluge-dijital-cagin-yuksek-degerli-kadin-soylemi-neden-bu-kadar-cekici/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vergi Psikolojisi: Algı, Adalet Ve Güven Üzerinden Bir Analiz</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/vergi-psikolojisi-algi-adalet-ve-guven-uzerinden-bir-analiz/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=vergi-psikolojisi-algi-adalet-ve-guven-uzerinden-bir-analiz</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/vergi-psikolojisi-algi-adalet-ve-guven-uzerinden-bir-analiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İrem Gülsün Zengin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 May 2026 22:20:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomik Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=33286</guid>

					<description><![CDATA[Ekonomik psikoloji, bireylerin ve toplumların tüketim, tasarruf, yatırım ve borçlanma gibi ekonomik davranışlarını duygular, algılar, bilişsel önyargılar ve motivasyonlar üzerinden inceleyen disiplinlerarası bir alandır. Temelleri 19. yüzyıl sonlarında Gabriel Tarde ve Thorstein Veblen gibi düşünürlerin klasik ekonominin “Homo Economicus”, yani tam rasyonel insan varsayımını sorgulamasıyla atılmıştır. 20. yüzyılda özellikle George Katona ile gelişen bu alan, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<section class="text-token-text-primary w-full focus:outline-none [--shadow-height:45px] has-data-writing-block:pointer-events-none has-data-writing-block:-mt-(--shadow-height) has-data-writing-block:pt-(--shadow-height) [&amp;:has([data-writing-block])&gt;*]:pointer-events-auto [content-visibility:auto] supports-[content-visibility:auto]:[contain-intrinsic-size:auto_100lvh] R6Vx5W_threadScrollVars scroll-mb-[calc(var(--scroll-root-safe-area-inset-bottom,0px)+var(--thread-response-height))] scroll-mt-[calc(var(--header-height)+min(200px,max(70px,20svh)))]" dir="auto" data-turn-id="request-WEB:ebbe5b01-bf90-48e8-95ae-8c9bfa98d0ec-41" data-turn-id-container="request-WEB:ebbe5b01-bf90-48e8-95ae-8c9bfa98d0ec-41" data-testid="conversation-turn-30" data-scroll-anchor="false" data-turn="assistant">
<div class="text-base my-auto mx-auto pb-10 [--thread-content-margin:var(--thread-content-margin-xs,calc(var(--spacing)*4))] @w-sm/main:[--thread-content-margin:var(--thread-content-margin-sm,calc(var(--spacing)*6))] @w-lg/main:[--thread-content-margin:var(--thread-content-margin-lg,calc(var(--spacing)*16))] px-(--thread-content-margin)">
<div class="[--thread-content-max-width:40rem] @w-lg/main:[--thread-content-max-width:48rem] mx-auto max-w-(--thread-content-max-width) flex-1 group/turn-messages focus-visible:outline-hidden relative flex w-full min-w-0 flex-col agent-turn">
<div class="flex max-w-full flex-col gap-4 grow">
<div class="min-h-8 text-message relative flex w-full flex-col items-end gap-2 text-start break-words whitespace-normal outline-none keyboard-focused:focus-ring [.text-message+&amp;]:mt-1" dir="auto" tabindex="0" data-message-author-role="assistant" data-message-id="c9947e64-57ca-4879-b7a6-ff9bc52b2e77" data-message-model-slug="gpt-5-5" data-turn-start-message="true">
<div class="flex w-full flex-col gap-1 empty:hidden">
<div class="markdown prose dark:prose-invert wrap-break-word w-full dark markdown-new-styling">
<p data-start="69" data-end="518">Ekonomik psikoloji, bireylerin ve toplumların tüketim, tasarruf, yatırım ve borçlanma gibi ekonomik davranışlarını duygular, algılar, bilişsel önyargılar ve motivasyonlar üzerinden inceleyen disiplinlerarası bir alandır. Temelleri 19. yüzyıl sonlarında <span class="hover:entity-accent entity-underline inline cursor-pointer align-baseline"><span class="whitespace-normal">Gabriel Tarde</span></span> ve <span class="hover:entity-accent entity-underline inline cursor-pointer align-baseline"><span class="whitespace-normal">Thorstein Veblen</span></span> gibi düşünürlerin klasik ekonominin “Homo Economicus”, yani tam rasyonel insan varsayımını sorgulamasıyla atılmıştır.</p>
<p>20. yüzyılda özellikle <span class="hover:entity-accent entity-underline inline cursor-pointer align-baseline"><span class="whitespace-normal">George Katona</span></span> ile gelişen bu alan, 1980’lerden itibaren davranışsal iktisat çatısı altında daha güçlü bir konuma ulaşmıştır. Bunun temel nedeni, insanların gerçek hayatta çoğu zaman duygusal süreçler, sosyal etkiler ve bilişsel sınırlılıklar altında karar vermesidir. Klasik ekonomik modellerin yetersiz kaldığı nokta tam olarak budur.</p>
<p data-start="904" data-end="1226">Ekonomik krizler, enflasyon, işsizlik ve gelir belirsizliği gibi süreçler bireylerde kaygı ve güvensizlik yaratırken, ekonomik kararları da doğrudan etkiler. Bu nedenle ekonomik psikoloji; psikoloji ile ekonominin birleşiminden yararlanarak daha gerçekçi analizler ve daha etkili ekonomik politikalar geliştirmeyi amaçlar.</p>
<p data-start="1228" data-end="1352">Bu noktada <strong data-start="1239" data-end="1260">vergi psikolojisi</strong>, <strong data-start="1262" data-end="1279">adalet algısı</strong> ve <strong data-start="1283" data-end="1292">güven</strong> kavramları ekonomik davranışların merkezine yerleşmektedir.</p>
<h2 data-section-id="11xigr7" data-start="1354" data-end="1415"><span role="text"><strong data-start="1357" data-end="1415">Vergi Sadece Ekonomik Değil, Psikolojik Bir Deneyimdir</strong></span></h2>
<p data-start="1417" data-end="1591">Vergi konusunda da ekonomik psikoloji kendine özgü bir bakış açısına sahiptir. Klasik iktisat vergiyi teknik bir çerçevede ele alır: oranlar, matrahlar ve yasal düzenlemeler…</p>
<p data-start="1593" data-end="1872">Ancak ekonomik psikolojiye göre vergi yalnızca teknik bir sistem değildir; bireyin zihninde oluşan bir algı üzerinden anlam kazanır. Bu nedenle bir vergi sistemi matematiksel olarak ne kadar tutarlı olursa olsun, bireyler onu adil bulmuyorsa sistemin işleyişi zayıflamaya başlar.</p>
<p data-start="1874" data-end="2069"><span class="hover:entity-accent entity-underline inline cursor-pointer align-baseline"><span class="whitespace-normal">Benno Torgler</span></span>’ın çalışmalarında da vurgulandığı gibi, bireyin vergiye yaklaşımı çoğu zaman ekonomik hesaplardan çok, sisteme duyduğu güven ve adalet algısıyla ilişkilidir.</p>
<p data-start="2071" data-end="2129">Bu noktada “vergi adaleti” kavramı belirleyici hâle gelir.</p>
<h2 data-section-id="s6emdb" data-start="2131" data-end="2168"><span role="text"><strong data-start="2134" data-end="2168">Vergi Adaleti Ve Algı Meselesi</strong></span></h2>
<p data-start="2170" data-end="2223">Vergi adaleti teorik olarak iki temel ilkeye dayanır:</p>
<h3 data-section-id="mkq31n" data-start="2225" data-end="2245"><span role="text"><strong data-start="2229" data-end="2245">Yatay Adalet</strong></span></h3>
<p data-start="2247" data-end="2330">Benzer ekonomik koşullara sahip bireylerin benzer vergi yükü taşımasını ifade eder.</p>
<h3 data-section-id="sb1obp" data-start="2332" data-end="2352"><span role="text"><strong data-start="2336" data-end="2352">Dikey Adalet</strong></span></h3>
<p data-start="2354" data-end="2442">Gelir ve ödeme gücü farklı olan bireylerin farklı oranlarda vergilendirilmesini öngörür.</p>
<p data-start="2444" data-end="2673">Ancak bu ilkelerin varlığı tek başına yeterli değildir. Çünkü insanlar sistemi yalnızca kurallara göre değil, kendi algıları üzerinden değerlendirir. Aynı vergi sistemi bir kişi için “adil”, başka biri için “eşitsiz” görünebilir.</p>
<p data-start="2675" data-end="2805">Bu algının nasıl oluştuğunu anlamak için vergi ile devlet arasındaki ilişkiyi bir tür psikolojik denge üzerinden düşünmek gerekir.</p>
<h2 data-section-id="1a7tm9a" data-start="2807" data-end="2852"><span role="text"><strong data-start="2810" data-end="2852">Adams’ın Denge Teorisi Ve Vergi Algısı</strong></span></h2>
<p data-start="2854" data-end="3003"><span class="hover:entity-accent entity-underline inline cursor-pointer align-baseline"><span class="whitespace-normal">John Stacey Adams</span></span>’ın geliştirdiği denge teorisine göre bireylerin motivasyonu, verdikleri ile aldıkları arasındaki uyuma dayanır.</p>
<p data-start="3005" data-end="3199">Bireyler ödedikleri vergiler ile karşılığında aldıkları kamu hizmetlerini karşılaştırır. Eğer bu iki unsur arasında makul bir denge hissediliyorsa, vergi ödemek daha kabul edilebilir hâle gelir.</p>
<p data-start="3201" data-end="3428">Ancak bu denge bozulduğunda — örneğin ödenen vergi yüksek ama alınan hizmet yetersiz algılanıyorsa — bireyde psikolojik bir rahatsızlık oluşur. Bu rahatsızlık zamanla vergiye karşı mesafeye, öfkeye ve hatta dirence dönüşebilir.</p>
<p data-start="3430" data-end="3607">İnsan zihni ekonomik ilişkileri yalnızca rakamsal olarak değerlendirmez. Adalet hissi zedelendiğinde, teknik olarak doğru olan sistem bile birey tarafından meşru görülmeyebilir.</p>
<h2 data-section-id="vn0g2x" data-start="3609" data-end="3644"><span role="text"><strong data-start="3612" data-end="3644">Vergi Ve Bilişsel Önyargılar</strong></span></h2>
<p data-start="3646" data-end="3828">Vergiye verilen tepkiler tamamen rasyonel değildir. İnsan zihni karmaşık ekonomik gerçeklikleri basitleştirerek anlamaya çalışır. Bu süreçte çeşitli bilişsel eğilimler devreye girer.</p>
<p data-start="3830" data-end="4076">Örneğin kayıptan kaçınma eğilimi, vergi ödemeyi psikolojik olarak daha ağır hissettirebilir. Aynı miktardaki vergi maaştan otomatik kesildiğinde daha az fark edilirken, toplu ödeme şeklinde yapıldığında çok daha yoğun bir kayıp hissi yaratabilir.</p>
<p data-start="4078" data-end="4133">Burada değişen şey miktar değil, deneyimleme biçimidir.</p>
<p data-start="4135" data-end="4326"><span class="hover:entity-accent entity-underline inline cursor-pointer align-baseline"><span class="whitespace-normal">Daniel Kahneman</span></span> ve <span class="hover:entity-accent entity-underline inline cursor-pointer align-baseline"><span class="whitespace-normal">Amos Tversky</span></span>’nin geliştirdiği beklenti kuramı da insanların kayıplara kazançlardan daha güçlü tepki verdiğini göstermektedir.</p>
<p data-start="4328" data-end="4448">Bu nedenle vergi, birey için yalnızca ekonomik bir yük değil; aynı zamanda psikolojik bir kayıp olarak da algılanabilir.</p>
<h2 data-section-id="15z4gwy" data-start="4450" data-end="4509"><span role="text"><strong data-start="4453" data-end="4509">Mali İllüzyon: Gerçekten Çok Algılanan Şey Önemlidir</strong></span></h2>
<p data-start="4511" data-end="4721">İnsanlar vergi yükünü değerlendirirken çoğu zaman nominal, yani gözlerinin önünde duran rakamlara odaklanır. Oysa asıl belirleyici olan reel yük, yani bu verginin kişinin gerçek alım gücünü nasıl etkilediğidir.</p>
<p data-start="4723" data-end="4971">Bu iki düzey arasındaki fark ekonomik psikolojide “mali illüzyon” olarak adlandırılır. <span class="hover:entity-accent entity-underline inline cursor-pointer align-baseline"><span class="whitespace-normal">Richard Thaler</span></span>’ın çalışmalarında da görüldüğü üzere insanlar çoğu zaman gerçekte olanı değil, kendilerine nasıl sunulduğunu değerlendirir.</p>
<p data-start="4973" data-end="4999">Bunu daha somut düşünelim:</p>
<p data-start="5001" data-end="5268">Bir kişinin maaşından alınan vergi oranı %20’den %18’e düşürülsün. İlk bakışta bu olumlu görünür. “Vergi yüküm azaldı” hissi oluşur. Ancak aynı dönemde enflasyon yükselmiş, kira ve gıda fiyatları ciddi biçimde artmışsa kişinin satın alma gücü aslında düşmüş olabilir.</p>
<p data-start="5270" data-end="5472">Yani kâğıt üzerinde vergi yükü azalırken, gerçek yaşamda hissedilen ekonomik baskı artmıştır. Buna rağmen çoğu insan bu karmaşık hesabı yapmaz; zihni daha kolay olanı seçer ve görünen yüzdeye odaklanır.</p>
<h2 data-section-id="vzoy6k" data-start="5474" data-end="5513"><span role="text"><strong data-start="5477" data-end="5513">Vergiyle Kurulan Duygusal İlişki</strong></span></h2>
<p data-start="5515" data-end="5575">Vergiyle kurulan ilişkinin önemli bir boyutu da duygusaldır.</p>
<p data-start="5577" data-end="5754">Vergi, birçok birey için zamanla olumsuz duygularla ilişkilendirilen bir kavrama dönüşebilir. Bunun temel nedeni, vergi ödeme deneyiminin çoğu zaman kayıp hissiyle eşleşmesidir.</p>
<p data-start="5756" data-end="5967">Bu deneyim tekrarlandıkça vergi yalnızca ekonomik bir yük değil, aynı zamanda psikolojik bir rahatsızlık kaynağı hâline gelir. Bazı bireyler yüksek vergi ödemeyi “çabanın cezalandırılması” olarak yorumlayabilir.</p>
<p data-start="5969" data-end="6195">Özellikle gelir düzeyiyle yaşam standartları arasında belirgin bir uyumsuzluk hissedildiğinde, bireyin sisteme yönelik güveni zedelenmeye başlar. Ve bu noktada vergi teknik bir mesele olmaktan çıkıp duygusal bir anlam kazanır.</p>
<h2 data-section-id="148wdhr" data-start="6197" data-end="6231"><span role="text"><strong data-start="6200" data-end="6231">Vergi Ahlakı Ve Sosyal Etki</strong></span></h2>
<p data-start="6233" data-end="6351">Bu noktada “vergi ahlakı” devreye girer. Vergi ahlakı, bireyin vergi ödeme konusundaki içsel motivasyonunu ifade eder.</p>
<p data-start="6353" data-end="6556">Eğer birey vergiyi toplumsal katkının bir parçası olarak görüyorsa, denetim olmasa bile ödeme eğilimi yüksek olur. Ancak sistemin adil olmadığına inanıyorsa, vergi kaçırmayı daha kolay meşrulaştırabilir.</p>
<p data-start="6558" data-end="6652">Bu gerekçelendirmeler bireyin kendi davranışını etik açıdan kabul edilebilir görmesini sağlar.</p>
<p data-start="6654" data-end="6911">Bununla birlikte bireyler bu kararları tamamen tek başına vermez. Sosyal çevre önemli bir referans noktasıdır. <span class="hover:entity-accent entity-underline inline cursor-pointer align-baseline"><span class="whitespace-normal">Robert Cialdini</span></span>’nin çalışmalarında da görüldüğü gibi, insanlar çevresindeki normlara göre davranış geliştirmeye eğilimlidir.</p>
<p data-start="6913" data-end="7089">Eğer bir toplumda vergi kaçırmanın yaygın olduğu düşünülüyorsa, bireysel uyum azalır. Buna karşılık vergi ödemenin toplumsal norm hâline geldiği toplumlarda gönüllü uyum artar.</p>
<p data-start="7091" data-end="7198">Bu durum vergi davranışının yalnızca bireysel değil, aynı zamanda sosyal bir süreç olduğunu göstermektedir.</p>
<h2 data-section-id="1is6ymb" data-start="7200" data-end="7254"><span role="text"><strong data-start="7203" data-end="7254">Vergi Psikolojisinin Merkezindeki Kavram: Güven</strong></span></h2>
<p data-start="7256" data-end="7337">Özetle vergi psikolojisinin merkezinde aslında tek bir kavram durmaktadır: güven.</p>
<p data-start="7339" data-end="7405">Devlete, kurumlara ve sürecin kendisine duyulan temel güven hissi…</p>
<p data-start="7407" data-end="7594">Bu güven varsa insanlar vergi ödemeyi yalnızca bir zorunluluk olarak değil, ortak bir düzenin parçası olarak görmeye daha yatkın olur. Ancak güven zedelendiğinde denklem değişmeye başlar.</p>
<p data-start="7596" data-end="7736">Çünkü mesele yalnızca “vergi veriliyor mu verilmiyor mu” değildir. İnsanlar, verdiklerinin gerçekten bir karşılık üretip üretmediğine bakar.</p>
<p data-start="7738" data-end="7928">Özellikle büyük ölçekli aktörlerin vergi yüklerinden kaçabildiğine dair yaygın bir kanaat oluşurken, küçük esnafın veya ücretli çalışanların yükünün daha görünür olması bu dengeyi bozabilir.</p>
<p data-start="7930" data-end="8144">Aynı durum, yıllarca toplanan vergilerin afet gibi kritik anlarda beklenen korumayı sağlayamadığı düşünüldüğünde de ortaya çıkar. İnsanlar bu deneyimleri yalnızca ekonomik değil, psikolojik olarak da değerlendirir.</p>
<h2 data-section-id="1is29xh" data-start="8146" data-end="8158"><span role="text"><strong data-start="8149" data-end="8158">Sonuç</strong></span></h2>
<p data-start="8160" data-end="8267">Vergi psikolojisi bize şunu gösteriyor: İnsanlar yalnızca rakamlara değil, hissettiklerine göre davranıyor.</p>
<p data-start="8269" data-end="8552">Şeffaflık, hesap verebilirlik ve açık iletişim güçlendikçe bireyin sisteme duyduğu güven de artıyor. Ancak insanlar gördükleriyle kendilerine anlatılanlar arasındaki farkın açıldığını düşündüğünde, vergi ortak bir katkı olmaktan çıkıp tek taraflı bir fedakârlık gibi algılanabiliyor.</p>
<p data-start="8554" data-end="8727">Ve tam da bu nedenle, vergi sisteminin sürdürülebilirliği yalnızca ekonomik kurallara değil; adalet algısına, güven duygusuna ve toplumsal psikolojiye de bağlı hâle geliyor.</p>
<h2 data-section-id="jn780k" data-start="8729" data-end="8744"><span role="text"><strong data-start="8732" data-end="8744">Kaynakça</strong></span></h2>
<ul data-start="8746" data-end="9467" data-is-last-node="" data-is-only-node="">
<li data-section-id="ttb8ge" data-start="8746" data-end="8906">Adams, J. S. (1965). <em data-start="8769" data-end="8798">Inequity in Social Exchange</em>. In L. Berkowitz (Ed.), <em data-start="8823" data-end="8867">Advances in Experimental Social Psychology</em> (Vol. 2, pp. 267–299). Academic Press.</li>
<li data-section-id="5ky0eg" data-start="8908" data-end="9060">Alm, J., &amp; Torgler, B. (2006). “Culture Differences and Tax Morale in the United States and Europe.” <em data-start="9011" data-end="9043">Journal of Economic Psychology</em>, 27(2), 224–246.</li>
<li data-section-id="1cbsitq" data-start="9062" data-end="9158">Cialdini, R. B. (2006). <em data-start="9088" data-end="9129">Influence: The Psychology of Persuasion</em> (Rev. ed.). Harper Business.</li>
<li data-section-id="vh2ft3" data-start="9160" data-end="9284">Kahneman, D., &amp; Tversky, A. (1979). “Prospect Theory: An Analysis of Decision Under Risk.” <em data-start="9253" data-end="9267">Econometrica</em>, 47(2), 263–291.</li>
<li data-section-id="72hbu8" data-start="9286" data-end="9386">Thaler, R. H. (1985). “Mental Accounting and Consumer Choice.” <em data-start="9351" data-end="9370">Marketing Science</em>, 4(3), 199–214.</li>
<li data-section-id="gq1x0c" data-start="9388" data-end="9467" data-is-last-node="">Torgler, B. (2007). <em data-start="9410" data-end="9441">Tax Compliance and Tax Morale</em>. Edward Elgar Publishing.</li>
</ul>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="z-0 flex min-h-[46px] justify-start"></div>
</div>
</div>
</section>
<div class="pointer-events-none -mt-px h-px translate-y-[calc(var(--scroll-root-safe-area-inset-bottom)-14*var(--spacing))]" aria-hidden="true"></div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/vergi-psikolojisi-algi-adalet-ve-guven-uzerinden-bir-analiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cinsel Suç Davranışının Çok Boyutlu Analizi: Adli Psikoloji Çerçevesi</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/cinsel-suc-davranisinin-cok-boyutlu-analizi-adli-psikoloji-cercevesi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=cinsel-suc-davranisinin-cok-boyutlu-analizi-adli-psikoloji-cercevesi</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/cinsel-suc-davranisinin-cok-boyutlu-analizi-adli-psikoloji-cercevesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İrem Gülsün Zengin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Apr 2026 21:30:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Adli Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=30084</guid>

					<description><![CDATA[Cinsel suçlar, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde ciddi sonuçlar doğuran, çok boyutlu ve karmaşık davranışlardır. Adli psikoloji literatürü, bu suçları tek bir nedene veya tek tip fail profiline indirgemekten özellikle kaçınır. Nitekim araştırmalar, cinsel suç işleyen bireylerin homojen bir grup olmadığını; farklı motivasyonlar, kişilik özellikleri, gelişimsel süreçler ve çevresel etkilerin birleşimiyle ortaya çıkan heterojen [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="container">
<div id="model-response-message-contentr_2dcdc4c579d82910" class="markdown markdown-main-panel stronger enable-updated-hr-color" dir="ltr" aria-live="polite" aria-busy="false">
<p data-path-to-node="1">Cinsel suçlar, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde ciddi sonuçlar doğuran, çok boyutlu ve karmaşık davranışlardır. Adli psikoloji literatürü, bu suçları tek bir nedene veya tek tip fail profiline indirgemekten özellikle kaçınır. Nitekim araştırmalar, cinsel suç işleyen bireylerin homojen bir grup olmadığını; farklı motivasyonlar, kişilik özellikleri, gelişimsel süreçler ve çevresel etkilerin birleşimiyle ortaya çıkan <b data-path-to-node="1" data-index-in-node="423">heterojen</b> bir yapı sergilediklerini göstermektedir.</p>
<h2 data-path-to-node="2"><b data-path-to-node="2" data-index-in-node="0">Peki Bu Farklı Kategoriler Nelerdir?</b></h2>
<p data-path-to-node="3">İncelenen ampirik bulgular, Birleşik Krallık’ta cinsel suçlardan hüküm giymiş bireyler üzerinde yürütülen psikometrik değerlendirmelere dayalı olarak, beş ayrı gizil (latent) profilin tanımlanabildiğini göstermektedir (Gillespie ve Elliott, 2023). Bu profiller; dinamik risk faktörleri, suç geçmişi ve bilişsel özellikler temelinde farklılaşmaktadır.</p>
<p data-path-to-node="4">Birinci profil, Düşük Psikolojik Bozulma (Low Psychological Impairment; LPI) olarak adlandırılmakta olup, tüm ölçümlerde düşük puanlarla karakterizedir. Bu gruptaki bireyler belirgin bir psikopatoloji sergilememektedir. Örneklemin yaklaşık %51,4’ünü oluşturan bu profilin dikkat çekici yönü, sosyal beğenirlik puanlarının görece yüksek olmasıdır. İleri analizler, bu gruptaki bireylerin en az üçte birinin, yanıt çarpıtma eğilimleri nedeniyle gerçekte daha yüksek risk profillerine ait olabileceğine işaret etmektedir.</p>
<p data-path-to-node="5">İkinci profil, Dürtüsel (Impulsive) grup olarak tanımlanmakta ve yüksek düzeyde dürtüsel dikkatsizlik ile öne çıkmaktadır. Bu bireyler, diğer gruplara kıyasla daha düşük bilişsel performans (ör. IQ) ve daha geniş kapsamlı bir genel suç geçmişine sahiptir. Sadece cinsel suçlara özgü olmayan, yaygın antisosyal davranış örüntüleri sergileyen bu grup, “genel” suç profili ile uyumludur.</p>
<p data-path-to-node="6">Üçüncü profil, Çarpık Düşünceye Sahip (Distorted Thinker) bireylerden oluşmaktadır. Bu grupta tecavüz mitlerini kabul etme ve çocuklara yönelik cinselliğe ilişkin bilişsel çarpıtmalar belirgindir. Demografik olarak daha ileri yaşta olan bu bireylerin toplam suç sayıları görece düşüktür. Bununla birlikte, çocuklara yönelik suçlar, kadınlara yönelik cinsel suçlar ve çocuk cinsel istismarı içeren materyaller (Indecent Images of Children) ile ilişkili suçlarda daha yüksek yoğunlaşma gözlenmektedir. Bu bulgu, bilişsel çarpıtmaların suç türü tercihi ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir.</p>
<p data-path-to-node="7">Dördüncü profil, Tecavüz Odaklı (Rape Preoccupied) olarak adlandırılmakta olup, yoğun tecavüz fantezileri ve çocuk dışı cinsel içeriklere yönelik obsesif düşünceler ile karakterizedir. Örneklemin yalnızca %8,1’ini oluşturmasına rağmen, en yüksek risk ve ihtiyaç düzeyine sahip grup olarak değerlendirilmektedir. Bu bireyler genellikle yetişkin mağdurları hedef almakta ve kapsamlı bir cinsel suç geçmişi sergilemektedir.</p>
<p data-path-to-node="8">Beşinci profil, Çocuk Fantezisi Odaklı (Child Fantasist) bireyleri kapsamaktadır. Bu grupta çocuklara yönelik cinsel fanteziler belirgin düzeydedir. Bilişsel açıdan birinci profil olan Düşük Psikolojik Bozulma grubuna kıyasla daha yüksek işlevsellik sergileyen bu bireyler genellikle daha ileri yaştadır ve geniş bir genel suç geçmişine sahip değildir. Ancak suç davranışı, ağırlıklı olarak çocuklara yönelik cinsel istismar ve çocukların cinsel istismarını içeren materyaller ile ilişkili suçlarda yoğunlaşmaktadır. Bu profil, literatürde sıklıkla tercihli pedofilik yönelim ile ilişkilendirilen, görece “yüksek işlevli” bir örüntü olarak değerlendirilmektedir.</p>
<h2 data-path-to-node="9"><b data-path-to-node="9" data-index-in-node="0">Bu Suçlar Öngörülebilir Midir?</b></h2>
<p data-path-to-node="10">Literatüre göre (Knight ve Sims-Knight, 2011; Fazel et al., 2006) cinsel şiddet ve tekrar suç işleme (residivizm) riskini artıran etmenler beş temel başlıkta toplanabilir:</p>
<ol start="1" data-path-to-node="11">
<li>
<p data-path-to-node="11,0,0"><b data-path-to-node="11,0,0" data-index-in-node="0">Durumsal faktörler:</b> Suçun gerçekleşme anında etkili olan değişkenlerdir. Alkol kullanımı, bilişsel kontrolün zayıflaması ve davranış inhibisyonunun azalması nedeniyle riski artırır. Kadınların nötr veya dostane davranışlarını yanlış yorumlama gibi çarpık algılar da tetikleyici olabilir. Bazı çalışmalarda pornografik içeriklere maruz kalmanın, özellikle saldırgan cinsel senaryoları pekiştirdiği durumlarda etkili olabileceği belirtilmektedir.</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="11,1,0"><b data-path-to-node="11,1,0" data-index-in-node="0">Kişilik ve davranış özellikleri:</b> Dürtüsellik, düşük özdenetim ve antisosyal eğilimler önemli risk göstergeleridir. Hiperseksüalite ya da duygusal bağ olmadan cinsel ilişki kurma eğilimi de bu grupta yer alır. Empati eksikliği, suçluluk duygusunun düşük olması ve duygusal soğukluk (callous-unemotional özellikler) riski artıran diğer unsurlardır. Daha ağır olgularda psikopatik özelliklerle birlikte görülür.</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="11,2,0"><b data-path-to-node="11,2,0" data-index-in-node="0">Bilişsel ve tutumsal faktörler:</b> Kadınlara yönelik düşmanca tutumlar, ilişkiyi güç mücadelesi olarak görme ve tecavüz mitlerini benimseme bu başlık altındadır. Bu tür inançlar, saldırgan davranışın meşrulaştırılmasını kolaylaştırır.</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="11,3,0"><b data-path-to-node="11,3,0" data-index-in-node="0">Gelişimsel ve çevresel faktörler:</b> Çocuklukta istismar, ihmal ve güvensiz aile ortamı önemli risk etkenleridir. Erken dönem travmalar, ilerleyen yaşlarda dürtü kontrolü ve ilişki kurma biçimlerini olumsuz etkileyebilir.</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="11,4,0"><b data-path-to-node="11,4,0" data-index-in-node="0">Suç geçmişi ve demografik özellikler:</b> Daha önce cinsel veya şiddet suçları işlemiş olmak, genç yaş ve istikrarsız ilişki yapıları <b data-path-to-node="11,4,0" data-index-in-node="130">residivizm</b> riskinin artmasıyla ilişkilidir. Mağdurun faille ilişkisiz olması da bazı çalışmalarda önemli bir gösterge olarak ele alınmaktadır.</p>
</li>
</ol>
<h2 data-path-to-node="12"><b data-path-to-node="12" data-index-in-node="0">Bu Suçlar Engellenebilir Midir?</b></h2>
<p data-path-to-node="13">Suç önleme müdahaleleri güncel literatürde yalnızca bireysel düzeyde tedaviye dayalı yaklaşımlarla sınırlı görülmemekte, bunun yerine çok düzeyli ekolojik bir çerçevede ele alınmaktadır (Casey ve Lindhorst, 2009). Bu yaklaşım, birey, akran grubu, topluluk ve daha geniş toplumsal bağlamdaki risk faktörlerinin eş zamanlı olarak hedeflenmesini önerir. Akran ve topluluk düzeyinde sosyal norm kampanyaları yanlış norm algılarını düzeltirken, seyirci müdahaleleri bireylere riskli durumlarda güvenli şekilde müdahale etme becerisi kazandırır. Erkeklerin dahil edildiği programlar geleneksel masküliniteyi dönüştürmeyi amaçlarken, klinik müdahalelerde bilişsel-davranışçı teknikler, duygu düzenleme becerileri ve bazı durumlarda farmakolojik yaklaşımlar kullanılmaktadır. Etkili önleme programları; çoklu strateji kullanımı, topluluk katılımı, kültürel uyum, teorik temellilik, güçlü yönleri destekleme ve yapısal eşitsizlikleri ele alma gibi kriterlere dayanır. Genel olarak amaç, bireysel davranış değişiminin ötesinde toplumsal normları ve şiddeti mümkün kılan yapıları dönüştürmektir.</p>
<p data-path-to-node="14">Bu veriler, cinsel şiddetin tek bir nedene indirgenemeyecek kadar çok katmanlı bir olgu olduğunu; bireysel, ilişkisel, toplumsal ve yapısal düzeylerde eşzamanlı risk faktörleriyle ortaya çıktığını göstermektedir. Etkili müdahale, yalnızca cezai süreçlere değil, erken önleme, eğitim, klinik müdahaleler ve toplumsal norm değişimini içeren <b data-path-to-node="14" data-index-in-node="339">bütüncül</b> politikalarla mümkündür. Aksi halde mevcut artış eğilimi kırılması güç bir döngü olarak devam edecektir.</p>
<h2 data-path-to-node="16"><b data-path-to-node="16" data-index-in-node="0">Kaynakça</b></h2>
<p data-path-to-node="17">Casey, E. A., &amp; Lindhorst, T. P. (2009). Toward a multi-level, ecological approach to the primary prevention of sexual assault: Prevention in peer and community contexts. <i data-path-to-node="17" data-index-in-node="171">Trauma, Violence, &amp; Abuse</i>, 10(2), 91-114.</p>
<p data-path-to-node="18">Fazel, S., Sjöstedt, G., Långström, N., &amp; Grann, M. (2006). Risk factors for criminal recidivism in older sexual offenders. <i data-path-to-node="18" data-index-in-node="124">Sexual Abuse: A Journal of Research and Treatment</i>, 18(2), 159-167.</p>
<p data-path-to-node="19">Gillespie, S., &amp; Elliott, I. (2023). Latent profiles identified from psychological test data for people convicted of sexual offences in the UK. <i data-path-to-node="19" data-index-in-node="144">The British Journal of Psychiatry</i>, 223, 555-561. <a class="ng-star-inserted" href="https://doi.org/10.1192/bjp.2023.126" target="_blank" rel="noopener" data-hveid="0" data-ved="0CAAQ_4QMahgKEwjXzr231OCTAxUAAAAAHQAAAAAQlwU">https://doi.org/10.1192/bjp.2023.126</a>.</p>
<p data-path-to-node="20">Knight, R. A., &amp; Sims-Knight, J. (2011). <i data-path-to-node="20" data-index-in-node="41">Risk factors for sexual violence.</i></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/cinsel-suc-davranisinin-cok-boyutlu-analizi-adli-psikoloji-cercevesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Öğretmenin Ardından: Şiddetin Gölgesinde Büyüyen Bir Kuşak</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/bir-ogretmenin-ardindan-siddetin-golgesinde-buyuyen-bir-kusak/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=bir-ogretmenin-ardindan-siddetin-golgesinde-buyuyen-bir-kusak</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/bir-ogretmenin-ardindan-siddetin-golgesinde-buyuyen-bir-kusak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İrem Gülsün Zengin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Mar 2026 00:09:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[⁠Suç Psikolojisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=27591</guid>

					<description><![CDATA[Geçtiğimiz günlerde Türkiye, bir öğretmenin öğrencisi tarafından öldürülmesiyle sarsıldı; vefat eden öğretmen Fatma Nur Çelik biyoloji öğretmeni olarak İstanbul’da bir okulda görev yapmaktaydı ve henüz 17 yaşında olduğu belirtilen bir öğrencisi tarafından bıçaklanarak hayatını kaybetti. Olayın nedeni şu an için bilinmiyor. Bu bilinmezlik, yaşananın ağırlığını hafifletmiyor. Bir öğretmenin, sorumluluğunu taşıdığı bir öğrenci tarafından öldürülmesi, eğitim [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="2">Geçtiğimiz günlerde Türkiye, bir öğretmenin öğrencisi tarafından öldürülmesiyle sarsıldı; vefat eden öğretmen Fatma Nur Çelik biyoloji öğretmeni olarak İstanbul’da bir okulda görev yapmaktaydı ve henüz 17 yaşında olduğu belirtilen bir öğrencisi tarafından bıçaklanarak hayatını kaybetti. Olayın nedeni şu an için bilinmiyor. Bu bilinmezlik, yaşananın ağırlığını hafifletmiyor. Bir öğretmenin, sorumluluğunu taşıdığı bir öğrenci tarafından öldürülmesi, eğitim ortamlarının güvenliği, gençlerin ruh sağlığı ve toplumdaki şiddet iklimi üzerine daha derin bir sorgulamayı zorunlu kılıyor.</p>
<p data-path-to-node="3">Son yıllarda Türkiye’de şiddetin farklı biçimlerde daha sık karşımıza çıktığı yönünde güçlü bir algı var. Akran zorbalığına dair haberler artıyor, aile içi şiddet vakaları gündemden düşmüyor, sağlık çalışanlarına yönelik saldırılar sıradanlaşma riski taşıyor. Trafikte, hastanede, okulda öfkenin daha hızlı yükseldiğini hissediyoruz. Elbette her olay kendi bağlamında değerlendirilmelidir ve bu vakada sebep henüz bilinmediği için kesin yorum yapmak doğru olmaz. Yine de bir psikolog olarak bireysel eylemlerin toplumsal atmosferden bağımsız düşünülemeyeceğini hatırlamakta fayda olduğunu düşünüyorum.</p>
<h2 data-path-to-node="4"><b data-path-to-node="4" data-index-in-node="0">Sosyal Öğrenme ve Şiddet Şemaları</b></h2>
<p data-path-to-node="5">Sosyal öğrenme kuramı bu noktada bizlere önemli bir çerçeve sunuyor. Çocuklar ve gençler davranış kalıplarını büyük ölçüde gözlem yoluyla edinirler. Ev içinde sorunların nasıl çözüldüğünü, yetişkinlerin öfkeyle nasıl baş ettiğini izlerler. Eğer çatışmalar konuşarak değil de bağırarak ya da fiziksel güç kullanarak çözülüyorsa, bu durum ilişkilerle ilgili temel bir şema oluşturur. Kamusal alanda sert ve tehditkâr bir dilin yaygınlaşması da benzer bir etki yaratır. Zamanla şiddet, başvurulmayacak bir yol olmaktan çıkar; seçeneklerden biri gibi algılanmaya başlar.</p>
<h2 data-path-to-node="7"><b data-path-to-node="7" data-index-in-node="0">Ergenlik Dönemi ve Duygusal Düzenleme</b></h2>
<p data-path-to-node="8">Gelişim psikolojisi açısından bakıldığında ise 17 yaş, hâlâ önemli bir dönüşüm dönemidir. Dürtü kontrolü, sonuçları uzun vadeli değerlendirme ve risk analizi gibi işlevler ergenlik boyunca gelişmeye devam eder. Ergenler yoğun duygular yaşar; hayal kırıklıkları daha keskin hissedilir, adaletsizlik algısı güçlüdür. Bu durum suçu meşrulaştırmaz, fakat <b data-path-to-node="8" data-index-in-node="351">duygusal düzenleme</b> becerilerinin ne kadar kritik olduğunu gösterir. Bir genç öfkesini nasıl ifade edeceğini, sınırlarını nasıl koyacağını, yardım istemeyi nerede öğrenecek? Okulda erişilebilir bir psikolojik danışman var mı? Evde açık bir iletişim mümkün mü? Bu soruların yanıtı çoğu zaman ergenin yoğun duygulara karşılık verdiği tepki üzerinde oldukça belirleyicidir.</p>
<h2 data-path-to-node="9"><b data-path-to-node="9" data-index-in-node="0">Akran Zorbalığı ve Benlik Algısı</b></h2>
<p data-path-to-node="10">Okul ortamında <b data-path-to-node="10" data-index-in-node="15">akran zorbalığı</b> da ciddi bir tetikleyici olma riski taşıyor. Zorbalık yalnızca fiziksel saldırı şeklinde ortaya çıkmıyor bazen dışlama, alay, sosyal medya üzerinden küçük düşürme gibi biçimlerine de rastlıyoruz. Akran onayına en çok ihtiyaç duyduğu dönemde akranları tarafından sürekli değersizleştirilen gençler, yoğun bir öfke ve utanç duyarlar. Bazı durumlarda şiddet, kırılgan benlik algısını korumak için başvurulan bir araç haline gelebilir. Güçlü görünmek, kontrol sağlamak ya da korku yaratmak geçici bir üstünlük hissi verebilir. Toplumsal düzeyde gücün nasıl temsil edildiği de gençlerin bu algıyı nasıl içselleştireceğini etkiler.</p>
<h2 data-path-to-node="11"><b data-path-to-node="11" data-index-in-node="0">Kronik Stres ve Toplumsal Tahammül</b></h2>
<p data-path-to-node="12">Psikoloji literatürü ayrıca kronik stres altında yaşayan bireylerde genel tahammül eşiğinin düştüğünü de gösteriyor. Ekonomik belirsizlik, gelecek kaygısı ve güvencesizlik duygusu bireylerde sürekli bir gerilim yaratır. Bu gerilim her seferinde gerçek kaynağına yönelmez. Çoğu zaman daha yakın ve daha erişilebilir kişilere yansıtılır. Hastanede bir doktor, okulda bir öğretmen ya da trafikte karşılaşılan bir sürücü, birikmiş öfkenin hedefi olabilir. Öğretmenler aynı zamanda not veren ve sınır koyan figürlerdir bu nedenle otoriteyle sorunlu bir ilişki kurulan bir zeminde bu rol daha da hassas bir hale gelebilir.</p>
<h2 data-path-to-node="13"><b data-path-to-node="13" data-index-in-node="0">Medya Etkisi ve Duyarsızlaşma</b></h2>
<p data-path-to-node="14">Şiddetin medyada ve sosyal medyada sürekli görünür olması da ayrı bir etken. Sert görüntülere ve kutuplaştırıcı dile sık maruz kalmak, <b data-path-to-node="14" data-index-in-node="135">duyarsızlaşma</b> eylemine yol açabilir. Empati kapasitesi zayıfladığında, karşımızdakini incitmek zihinsel olarak daha kolay hale gelir. Sürekli “biz ve onlar” çerçevesinde düşünmek, ortak insanlık duygusunu arka plana iter. Gençler bu dili yalnızca duymakla kalmaz, çoğu zaman yeniden üretir.</p>
<h2 data-path-to-node="15"><b data-path-to-node="15" data-index-in-node="0">Çözüm için Atılabilecek Adımlar</b></h2>
<p data-path-to-node="16">Bu tablo karşısında mucizevi çözümlerden söz etmek gerçekçi değil. Yine de bazı temel adımlar atılabilir. Okullarda psikolojik danışmanlık hizmetlerinin güçlendirilmesi, duygusal farkındalık ve çatışma çözme becerilerinin sistemli biçimde öğretilmesi önemlidir. Öğretmenlerin mesleki yükünün ve tükenmişliğinin azaltılması da göz ardı edilmemelidir. Aile içi şiddetle mücadele ise daha geniş bir toplumsal çaba gerektirir; çünkü çocukların ilk ilişki deneyimleri evde şekillenir.</p>
<p data-path-to-node="17">Fatma Nur Çelik’in kaybı, yalnızca bir adli vaka olarak ele alınmamalı. Bir öğretmen, bir insan, bir hayat söz konusu. Onun ölümü üzerinden yürütülecek tartışmaların öfkeyi daha da büyütmesi değil, şiddetin beslendiği zemini anlamaya katkı sunması gerekir. Şiddetin sıradanlaşmasına alışmamak, her olayda durup düşünmek ve özellikle gençlerin duygusal dünyasına daha fazla alan açmak fikrimce atılabilecek en anlamlı adımlar arasında yer alıyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/bir-ogretmenin-ardindan-siddetin-golgesinde-buyuyen-bir-kusak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyümek, Affetmek ve Kendinle Barışmak</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/buyumek-affetmek-ve-kendinle-barismak/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=buyumek-affetmek-ve-kendinle-barismak</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/buyumek-affetmek-ve-kendinle-barismak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İrem Gülsün Zengin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Jan 2026 21:50:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Aile Dinamikleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=22324</guid>

					<description><![CDATA[Alden Nowlan’a atfedilen “Çocuk, yetişkinlerin mükemmel olmadığını anladığı gün ergen olur. Onları affettiği gün yetişkin olur. Kendini affettiği gün bilge olur” sözü, insanın psikolojik gelişimini şaşırtıcı bir açıklıkla anlatıyor. Bu üç cümle, aslında bir ömür süren içsel yolculuğun duraklarını tarif ediyor. Çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve bilgelik; yalnızca yaşla değil, farkındalıkla da ilgili aşamalardır. Örneğin; çocuklukta [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="2">Alden Nowlan’a atfedilen “Çocuk, yetişkinlerin mükemmel olmadığını anladığı gün ergen olur. Onları affettiği gün yetişkin olur. Kendini affettiği gün bilge olur” sözü, insanın psikolojik gelişimini şaşırtıcı bir açıklıkla anlatıyor. Bu üç cümle, aslında bir ömür süren içsel yolculuğun duraklarını tarif ediyor. Çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve bilgelik; yalnızca yaşla değil, farkındalıkla da ilgili aşamalardır.</p>
<p data-path-to-node="3">Örneğin; çocuklukta dünya, büyük ölçüde yetişkinler üzerinden anlamlandırılır. Çocuk için anne, baba ya da bakım veren kişi yalnızca birer insan değil, aynı zamanda güvenin ve düzenin kaynağıdır. Bu yüzden çocuk, yetişkinlerin kusurlarını fark etmemeye meyillidir. Onları güçlü, bilgili ve doğru kabul etmek çocuğun kendini güvende hissetmesini sağlar. Psikolojik olarak bu durum <b data-path-to-node="3" data-index-in-node="380">idealleştirme</b> olarak adlandırılır ve oldukça sağlıklıdır. Çünkü çocuk, henüz karmaşık duyguları ve belirsizlikleri taşıyacak kapasiteye sahip değildir.</p>
<h2 data-path-to-node="4"><b data-path-to-node="4" data-index-in-node="0">Ergenlik: İdeallerin Sarsıldığı Eşik</b></h2>
<p data-path-to-node="5">Ne var ki bu idealleştirme hali bir noktada çatlamaya başlar. Çocuk, yetişkinlerin de hata yaptığını, bazen haksız olduğunu, bazen sözünü tutmadığını fark eder. İşte bu fark ediş, ergenliğin psikolojik eşiğidir. Ergenlik yalnızca bedensel bir değişim dönemi değildir; otoriteyle kurulan ilişkinin kökten sarsıldığı bir süreçtir aynı zamanda. Bu nedenle ergenlik çoğu zaman öfke, itiraz ve hayal kırıklığıyla birlikte gelir. Çünkü güvenilen figürlerin kusurlu olduğunu görmek, insanın dünyaya dair algısını da zorlar.</p>
<p data-path-to-node="6">Ergenin sıkça yaşadığı çatışmalar, sanıldığı gibi yalnızca asi bir tutumdan ibaret değildir. Ergen, bir yandan kendi kimliğini kurmaya çalışırken, diğer yandan çocukluğunda dayandığı yapıların çözüldüğünü hisseder. Bu da yoğun bir içsel gerilim yaratır. “Kimse beni anlamıyor” ya da “Bu hiç adil değil” gibi cümleler, bu dönemin en tanıdık ifadeleridir. Aslında bu cümleler, sarsılan güven duygusunun birer yansımasıdır.</p>
<h2 data-path-to-node="7"><b data-path-to-node="7" data-index-in-node="0">Yetişkinlik: Geçmişle Helalleşmek</b></h2>
<p data-path-to-node="8">Nowlan’ın sözünde yetişkinliğin ebeveyni affetmekle tanımlanması da oldukça yerinde bir bakış açısı. Yetişkinlik, anne-babanın ya da diğer yetişkin figürlerin yalnızca “ebeveyn” olmadığını, aynı zamanda kendi hayat hikâyesi, eksikleri ve sınırlılıkları olan insanlar olduğunu kabul edebilmektir. Bu farkındalık, çoğu zaman sancılıdır. Çünkü geçmişe bakıldığında ihmal edildiğini, yeterince görülmediğini ya da korunmadığını hisseden pek çok yetişkin vardır.</p>
<p data-path-to-node="9">Psikolojik açıdan affetmek, yapılanı onaylamak değildir. Affetmek, öfkeyle sürdürlenen içsel bağın gevşetilmesi gibidir. Birçok yetişkin, farkında olmadan hâlâ anne babasından alamadığını düşündüğü şeylerin peşindedir. Ebeveyn tarafından onaylanma, sevilme ya da anlaşılma beklentisi, bugünkü ilişkilerde de kendini tekrar eder. Oysa yetişkinlik, bu beklentinin artık karşılanmayacağını kabul edebilmekle başlar. Bu kabul, kişinin kendi hayatının dizginlerini eline almasını sağlar.</p>
<h2 data-path-to-node="10"><b data-path-to-node="10" data-index-in-node="0">Bilgelik: Öz-Şefkat ve İçsel Barış</b></h2>
<p data-path-to-node="11">Ancak Nowlan’ın asıl vurgusu, bilgelik aşamasında ortaya çıkar. Kendini affetmek, çoğu zaman başkalarını affetmekten çok daha zordur. İnsan, geçmişte yaptığı hatalar için kendine karşı acımasız olabilir. “Daha farklı davranmalıydım”, “O kararı vermemeliydim” ya da “Buna izin vermemeliydim” gibi düşünceler, yıllar sonra bile kişinin zihninde sık sık dolaşır. Oysa gerçek şudur: İnsan, her zaman sahip olduğu duygusal kapasite ve farkındalıkla karar verir. Bugünden geriye bakarak yapılan yargılar, çoğu zaman adil değildir. Kendini affetmek, hataları yok saymak anlamına gelmez. Aksine, sorumluluğu kabul ederken kendine insanca yaklaşabilmektir. Bu yaklaşım, psikolojide <b data-path-to-node="11" data-index-in-node="673">öz-şefkat</b> kavramıyla açıklanabilir.</p>
<p data-path-to-node="12">Öz-şefkatli birey, kendini kayırmaz ama yerden yere de vurmaz. Hata yaptığında durumu görür, öğrenir ve yoluna devam eder. Araştırmalar, öz-şefkat geliştiren bireylerin stresle daha iyi başa çıktığını, ilişkilerinin kalitesinin daha yüksek olduğunu ve yaşam doyumlarının daha fazla olduğunu gösteriyor (Cho, Yoo ve Park, 2021; Jacobson, Wilson, Kurz ve Kellum, 2018; Mülazım ve Eldeleklioğlu, 2016; Neff ve Beretvas, 2013). Çünkü bu kişiler, iç dünyalarında sürekli bir savaş hâlinde değil.</p>
<p data-path-to-node="13">Bilgelik, kusursuzlukla değil, sınırlılıklar kabul edilerek kazanılır. Bilge insan, her şeyi doğru yapmadığını bilir ama bunun onun değerini belirlemesine izin vermez. Kendine karşı daha dürüst, daha sakin ve daha anlayışlıdır. Bu da onu hem kendisiyle hem başkalarıyla daha sağlıklı ilişkiler kurabilen biri hâline getirir. Ayrıca Nowlan’ın sözü bize tek yönlü bir <b data-path-to-node="13" data-index-in-node="366">gelişim</b> çizgisi sunmuyor. Çünkü insan zaman zaman geriye de dönebilir. Bazen hâlâ anne babasına kızgın olduğunu fark eder, bazen kendini affettiğini sandığı bir konuda yeniden zorlanır. Bu iniş çıkışlar insan olmanın doğal bir parçasıdır.</p>
<p data-path-to-node="14">Belki de bu sözün asıl gücü, şu soruları sormaya davet etmesinde yatıyor: Bugün hâlâ kimi suçluyorum? Hangi yükü taşımaya devam ediyorum? Ve kendime karşı ne kadar adilim? Bu soruların cevapları, insanın hangi aşamada olduğuna işaret eder. Bilgelikse belki de sadece bu cevaplarla yüzleşecek kadar dürüst olabilmektir.</p>
<h2 data-path-to-node="16"><b data-path-to-node="16" data-index-in-node="0">Kaynakça</b></h2>
<p data-path-to-node="16">Cho, H., Yoo, S. K., ve Park, C. J. (2021). The relationship between stress and life satisfaction of Korean University students: mediational effects of positive affect and self-compassion. Asia Pacific Education Review, 22(3), 385-400. Jacobson, E. H. K., Wilson, K. G., Kurz, A. S., ve Kellum, K. K. (2018). Examining self-compassion in romantic relationships. Journal of Contextual Behavioral Science, 8, 69-73. Mülazım, Ö. Ç., ve Eldeleklioğlu, J. (2016). What is the role of self-compassion on subjective happiness and life satisfaction. Journal of Human Sciences, 13(3), 3895-3904. Neff, K. D., ve Beretvas, S. N. (2013). The role of self-compassion in romantic relationships. Self and identity, 12(1), 78-98.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/buyumek-affetmek-ve-kendinle-barismak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Lisansüstü Eğitimde Tükenmişlik ve Gerçek Çözümler</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/lisansustu-egitimde-tukenmislik-ve-gercek-cozumler/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=lisansustu-egitimde-tukenmislik-ve-gercek-cozumler</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/lisansustu-egitimde-tukenmislik-ve-gercek-cozumler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İrem Gülsün Zengin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Dec 2025 23:01:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[⁠Ruh Sağlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=19960</guid>

					<description><![CDATA[Bir akademik program, öğrencinin iyilik halini hangi noktada zorlamaya başlar? Bu soru bugün eskisinden daha önemli. Çünkü tükenmişlik, artık tek bir nedene bağlanamayacak kadar geniş bir alana yayılıyor. Hem kültürel hem de kurumsal dinamikler bu resmin içine dahil oluyor ve son yıllardaki çalışmalar bu çok katmanlı yapıyı daha açık biçimde ortaya koyuyor. Lisansüstü öğrencilerinin içinde [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="543" data-end="906">Bir akademik program, öğrencinin iyilik halini hangi noktada zorlamaya başlar? Bu soru bugün eskisinden daha önemli. Çünkü <strong data-start="666" data-end="681">tükenmişlik</strong>, artık tek bir nedene bağlanamayacak kadar geniş bir alana yayılıyor. Hem kültürel hem de kurumsal dinamikler bu resmin içine dahil oluyor ve son yıllardaki çalışmalar bu çok katmanlı yapıyı daha açık biçimde ortaya koyuyor.</p>
<p data-start="908" data-end="1202">Lisansüstü öğrencilerinin içinde bulunduğu koşullar çoğu zaman, yüzeyde görünen akademik yoğunluktan daha fazlasını içeriyor. Bir yanda kültürel beklentiler, diğer yanda kurumların işleyiş biçimi… Bu ikisinin birleşimi öğrencinin hem üretkenliğini hem de ruhsal dayanıklılığını şekillendiriyor.</p>
<p data-start="1204" data-end="1799">Kültürler arası araştırmalar bu tabloyu daha da berraklaştırıyor. Tayvan ve ABD’deki psikoloji öğrencilerini karşılaştıran bir çalışma, Asya kültürlerinde <strong data-start="1359" data-end="1372">öz şefkat</strong> düzeyinin belirgin şekilde düşük olduğunu gösteriyor ve bu farkın tükenmişlik üzerinde güçlü bir etkisi olduğunu vurguluyor (Chao, 2023). İç sesin sürekli sertleştiği ortamlarda tükenmişliğin daha hızlı birikmesi şaşırtıcı değil. Buna karşılık ABD’de tükenmişlik daha çok psikolojik sıkıntının bir sonucu olarak görülüyor. Farklı kültürlerin aynı kavramı farklı mekanizmalar üzerinden üretmesi hem öğretici hem de düşündürücü.</p>
<p data-start="1801" data-end="2393">Elbette kültürel faktörler tek başına açıklayıcı değil. Kurumsal dinamiklerin ağırlığı giderek daha fazla konuşuluyor. Sağlık eğitimine odaklanan geniş kapsamlı bir rapor, tükenmişliğin sistem tasarımının doğal çıktılarından biri olduğunu belirtiyor (Adibe et al., 2025). Yüksek yaşam maliyetleri, belirsiz kariyer yolları, yoğun rotasyon programları ve tutarsız danışmanlık yapıları bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Bu nedenle öğrencileri yalnızca “daha dayanıklı olmaya” çağırmak artık gerçekçi bir çözüm üretmiyor. Yapının kendisi değişmedikçe bireysel stratejiler sürekli yarım kalıyor.</p>
<p data-start="2395" data-end="2890">Bununla birlikte bireysel deneyimin en belirleyici noktalarından biri tez aşaması. Genetik danışmanlık öğrencileri üzerinde yapılan bir araştırma, mezuniyete yaklaştıkça tükenmişliğin belirgin biçimde arttığını gösteriyor (Harper et al., 2025). Üretim baskısı, belirsizlik, uzayan geri bildirim döngüleri ve finansal sıkışma… Tez döneminin yoğunluğu duygusal yükü fazlasıyla artırıyor. Pandemi sonrası dönemde bu sürecin yalnızlıkla birleşmesi ise pek çok öğrenciyi daha kırılgan hale getiriyor.</p>
<p data-start="2892" data-end="3551">Bu kırılganlığı yumuşatan en güçlü unsur ise danışmanlık ilişkisi. Nitelikli bir danışman öğrencinin sadece akademik yönünü değil, sürece dair psikolojik yükünü de düzenliyor. Açık beklentiler, düzenli görüşme zamanları, ulaşılabilirlik ve zamanında geri bildirimler akademik hayatın ritmini belirleyen ana etkenler arasında yer alıyor. Buna rağmen pek çok kurumda danışman seçimi ve danışmanlık süreçleri hâlâ kişisel uyuma bırakılmış durumda. Bu da bazı öğrenciler için tükenmişliği hızlandıran bir risk alanı yaratıyor. Kurumların danışmanlık standartlarını belirlemesi ve danışmanlara düzenli eğitim sunması artık bir tercih değil, ihtiyaç haline geliyor.</p>
<p data-start="3553" data-end="4006">Kurumsal düzeyde atılabilecek somut adımlar oldukça net. Tez yazım gruplarının yaygınlaştırılması, erişilebilir psikolojik danışmanlık birimlerinin güçlendirilmesi, öğrencilerin iş yükü dağılımının açık biçimde tanımlanması ve programların “iyilik hali metrikleri” kullanmaya başlaması öğrencilerin yükünü önemli ölçüde hafifletebilir. Öğrencilerin sesinin karar süreçlerine düzenli biçimde dahil edilmesi de bu yapının sürdürülebilirliğini güçlendirir.</p>
<p data-start="4008" data-end="4687">Bireysel düzeyde uygulanabilecek stratejiler ise küçük ama etkili adımlardan oluşuyor. Yoğun programların ortasında büyük hedefler yerine haftalık mikro hedefler koymak ilerleme hissini düzenli tutuyor. Tez ve yazım süreçlerinde “hesap verebilirlik arkadaşlığı” oluşturmak yalnızlığı azaltıyor. Kısa çalışma blokları, düzenli dinlenme molaları ve gün içinde net bir bitiş saati belirlemek, zihinsel yükün kontrol edilebilir hale gelmesine yardımcı oluyor. <strong data-start="4464" data-end="4477">Öz şefkat</strong> pratikleri ise sertleşen iç sesin yumuşamasını sağlıyor. Kişinin kendini sürekli “yetişemiyorum” diye suçlamak yerine “bu süreç zor ve ben elimden geleni yapıyorum” demesi bile dayanıklılığı güçlendirebiliyor.</p>
<p data-start="4689" data-end="5218">Sonuç olarak, <strong data-start="4703" data-end="4724">lisansüstü eğitim</strong> sürecinde yaşanan tükenmişlik tek bir seviyede çözülmesi gereken bir sorun değil. Hem kurumların tasarım tercihleri hem de öğrencilerin kendi alışkanlıkları bu deneyimi birlikte şekillendiriyor. Yapısal iyileştirme olmadan bireysel öneriler yetersiz kalıyor, bireysel stratejiler olmadan da en iyi tasarlanmış sistem bile tam etkili olamıyor. Gerçek çözüm iki tarafın eş zamanlı güçlendirilmesinde. Kurum daha insani hale geldikçe öğrencinin kendi payını sağlıklı şekilde koyması kolaylaşıyor.</p>
<p data-start="5220" data-end="5870">Aynı zamanda öğrencilerin bu süreçte yalnız olmadıklarını bilmesi, en az yapısal değişiklikler kadar kıymetli. Akademik yolculuk çoğu zaman rekabetçi bir atmosferde yaşandığı için herkes kendi mücadelesini sessizce yürütüyormuş gibi görünüyor. Oysa paylaşılan deneyim görünür oldukça, öğrenciler birbirlerine destek olmanın yollarını daha kolay buluyor. Yazım ortaklıkları, çalışma grupları, danışmanla açık iletişim ve düzenli geri bildirim talep etme gibi adımlar yalnızca akademik ilerlemeyi değil, sürecin duygusal sürdürülebilirliğini de artırıyor. Bu dayanışma, tükenmişliği tek başına engellemese bile onun etkisini anlamlı ölçüde yumuşatıyor.</p>
<p data-start="5872" data-end="6482">Üniversiteler daha öngörülebilir programlar, daha ulaşılabilir danışmanlar ve daha kapsayıcı bir destek ağı sunduğunda öğrencilerin kendi çabaları da daha etkili bir zemine oturuyor. Öğrenciler ise süreç üzerindeki sınırlı ama gerçek kontrol alanlarını tanıdıklarında, ilerlemeyi sürdürülebilir bir tempoya taşımayı başarıyor. Böylece lisansüstü eğitim yalnızca bir üretim yarışı olmaktan çıkıyor. Yerine, hem akademik hem kişisel gelişimin birlikte yürüyebildiği, daha olgun ve daha insani bir yolculuk geçiyor. Bu da tükenmişliği kaçınılmaz bir kader olmaktan çıkarıp yönetilebilir bir risk haline getiriyor.</p>
<h1 data-start="6484" data-end="6498"><strong data-start="6486" data-end="6498">Kaynakça</strong></h1>
<p data-start="6500" data-end="6698">Adibe, B., Brown, L., Goulder, A., Lee, E., Owen, L., Roberts, W., &amp; Yarru, G. (2025). <em data-start="6587" data-end="6662">A systems approach to improving well-being in graduate medical education.</em> Academic Medicine, 100(8), 884–890.</p>
<p data-start="6700" data-end="6919">Chao, W.-J. (2023). <em data-start="6720" data-end="6898">Burnout and psychological wellbeing among Taiwanese and American graduate students in mental health services: Role of adult attachment, emotion regulation, and self-compassion.</em> UNT Digital Library.</p>
<p data-start="6921" data-end="7071">Harper, J., Singh, L., &amp; Morton, A. (2025). <em data-start="6965" data-end="7040">Factors associated with increased burnout in genetic counseling students.</em> Journal of Genetic Counseling.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/lisansustu-egitimde-tukenmislik-ve-gercek-cozumler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern Zamanların Sisifos’u: Kendini Yorma Kültürü, Sürekli Gelişme Takıntısı ve Dinlenemeyen Zihin</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/modern-zamanlarin-sisifosu-kendini-yorma-kulturu-surekli-gelisme-takintisi-ve-dinlenemeyen-zihin/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=modern-zamanlarin-sisifosu-kendini-yorma-kulturu-surekli-gelisme-takintisi-ve-dinlenemeyen-zihin</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/modern-zamanlarin-sisifosu-kendini-yorma-kulturu-surekli-gelisme-takintisi-ve-dinlenemeyen-zihin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İrem Gülsün Zengin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Nov 2025 21:30:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[⁠Zihin ve Davranış]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=17879</guid>

					<description><![CDATA[Bir sabah uyanıyorsun, daha gözünü tam açmadan aklında bir liste beliriyor. Daha fazla okumalı, daha çok çalışmalı, kendini geliştirmeli, fırsatları kaçırmamalısın. Sosyal medyada insanlar sabah beşte kalkıp koşuya çıkıyor, ardından meditasyon yapıp kitap okuyor, sonra “verimli bir gün” paylaşıyor. Sen de bir yandan kahveni karıştırırken, içten içe suçluluk hissediyorsun. Çünkü dün erken yatamadın. Çünkü hedeflerine [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="109" data-end="597">Bir sabah uyanıyorsun, daha gözünü tam açmadan aklında bir liste beliriyor. Daha fazla okumalı, daha çok çalışmalı, kendini geliştirmeli, fırsatları kaçırmamalısın. Sosyal medyada insanlar sabah beşte kalkıp koşuya çıkıyor, ardından meditasyon yapıp kitap okuyor, sonra “verimli bir gün” paylaşıyor. Sen de bir yandan kahveni karıştırırken, içten içe suçluluk hissediyorsun. Çünkü dün erken yatamadın. Çünkü hedeflerine yeterince yaklaşmadın. Çünkü her zaman biraz daha iyi olabilirdin.</p>
<p data-start="599" data-end="1061">Modern insanın ruh hâli bu: Bitmeyen bir “yapmalıyım” listesiyle yaşamak. Dinlenmek, durmak, hiçbir şey yapmamak neredeyse günah sayılıyor. “Boş zaman” bile verimli kullanılmak zorunda. Dizi izliyorsan o dizi İngilizce olsun ki dilin gelişsin. Spor yapıyorsan verimini ölçen bir akıllı saat tak. Arkadaşlarınla buluşuyorsan bir yandan networking de yap. Hiçbir şey “sadece keyif için” olamaz artık. Her şey bir amaca, bir gelişmeye, bir dönüşüme hizmet etmeli.</p>
<h2 data-start="1068" data-end="1117"><strong data-start="1071" data-end="1115">Sürekli Gelişme Takıntısı ve İçsel Baskı</strong></h2>
<p data-start="1119" data-end="1543">Bu yorgunluk biçimi klasik tükenmişlikten farklı. Artık sadece çok çalışmaktan değil, sürekli kendini optimize etme çabasından yoruluyoruz. “Daha iyi bir versiyonum” fikri, motivasyon kaynağı olmaktan çıkıp bir tür içsel baskıcıya dönüşüyor. “Bugünkü sen yeterli değilsin” diyen o ses, her sabah bizden önce uyanıyor. Belki işte başarılıyız, ilişkilerimiz fena değil, ama içimizde bir huzursuzluk: “Yine de bir şey eksik.”</p>
<p data-start="1545" data-end="2107">Bu eksiklik duygusu, kapitalizmin en sessiz ama en etkili pazarlama stratejisi hâline geldi. “Yetmezlik hissi” üzerine kurulu bir dünya düzeninde, hep bir adım geride hissetmemiz tesadüf değil. Daha iyi bir cilt, daha iyi bir vücut, daha iyi bir zihin, daha iyi bir benlik… Bize satılan her şey “mevcut halin yetersiz” önermesiyle başlıyor. Psikolojinin diliyle söylersek, artık çoğumuz <strong data-start="1932" data-end="1964">kendilik değerini performans</strong> üzerinden kuruyoruz. Yani “iyi hissetmek” için “iyi olmak” yetmiyor; sürekli “daha iyi” olmak gerekiyor. Ve bu denklemde dinlenmeye yer yok.</p>
<h2 data-start="2114" data-end="2167"><strong data-start="2117" data-end="2165">Dinlenemeyen Zihin ve Boşluğa Tahammülsüzlük</strong></h2>
<p data-start="2169" data-end="2681">Dinlenmek artık “kayıp zaman” gibi algılanıyor. Oysa insan zihni boşlukta, hareketsizlikte, hiçbir şey yapmazken de çalışır. Yaratıcılık, sezgi, hatta duygusal iyileşme bu boşluklarda filizlenir. Ama boşluğa tahammülümüz kalmadı. Telefon elimizde, ekran sürekli yanıyor, sessizlik bizi rahatsız ediyor. Belki de en büyük korkumuz, durduğumuzda iç sesimizi duymak. Çünkü o ses yıllardır ertelenmiş yorgunlukları, bastırılmış duyguları, söylenmemiş cümleleri hatırlatır. Ve biz, bu yüzleşmeyi “verimli” bulmayız.</p>
<p data-start="2683" data-end="3196">Psikoloji literatüründe <strong data-start="2707" data-end="2720">öz şefkat</strong> diye bir kavram var. Kendine anlayışla yaklaşmak, hata yapma hakkını tanımak, yeterince iyi olmayı kabul etmek. Bu kavram son yıllarda çok konuşuluyor ama uygulamada neredeyse hiç yok. Çünkü öz şefkat, “kendini geliştirme” kültürüyle çelişiyor. Öz şefkat “olduğun hâlinle iyisin” derken, gelişme kültürü “daha iyi olmalısın” diyor. Bu iki sesin çatışması zihnimizde sürekli bir iç gürültü yaratıyor. Bazen bu gürültü öyle büyüyor ki, sessizlik bile yorucu gelmeye başlıyor.</p>
<h2 data-start="3203" data-end="3262"><strong data-start="3206" data-end="3260">Kontrol İllüzyonu ve İnsanın Eksikliğiyle Barışmak</strong></h2>
<p data-start="3264" data-end="3762">Peki neden bu kadar kendimizi zorluyoruz? Belki de kontrol hissi için. Belirsiz bir dünyada, bir şeyleri “geliştiriyor” olmak güven veriyor. Kendimizi, hayatımızı, hatta duygularımızı “yönetebildiğimizi” hissetmek istiyoruz. Ama kontrol, paradoksal biçimde, bizi daha da sıkıştırıyor. Çünkü insan, doğası gereği eksik bir varlık. Her şeyi planlayamaz, her duyguyu düzenleyemez, her zaman üretken olamaz. İnsan olmanın bir parçası da dağılmak, sıkılmak, tembelleşmek, bazen hiçbir şey yapmamaktır.</p>
<p data-start="3764" data-end="4125">Belki de asıl gelişme, bu eksiklikle barışmakta gizlidir. Sürekli yeni beceriler edinmek, kurslara gitmek, sabah rutinleri oluşturmak değil; bazen kendini olduğu hâliyle kabul etmek en radikal eylemdir. Çünkü durmak cesaret ister. Akışa kapılmak kolaydır, durmaksa sorgulamayı gerektirir. “Ben neden koşuyorum?” sorusunu sormak, çoğu zaman koşmaktan daha zor.</p>
<h2 data-start="4132" data-end="4177"><strong data-start="4135" data-end="4175">Gerçek Dinlenme ve Var Olma Cesareti</strong></h2>
<p data-start="4179" data-end="4527">Bazen düşünüyorum: Belki de modern çağın en büyük lüksü, hiçbir şey yapmadan bir saat geçirmek. Ne bildirim, ne görev, ne hedef&#8230; Sadece var olmak. Ama o kadar uzun süredir kendimizi “yaparak” tanımlıyoruz ki, “var olma” hâlini unuttuk. Oysa insan yalnızca yaptıklarıyla değil, hissettikleriyle, düşündükleriyle, hatta yapmadıklarıyla da vardır.</p>
<p data-start="4529" data-end="4968">Dinlenmek, <strong data-start="4540" data-end="4607">kendini geliştirme sürecinin düşmanı değil, gizli müttefikidir.</strong><br data-start="4607" data-end="4610" />Bir gün kendimize şu soruyu sormamız gerekebilir: “Gerçekten gelişiyor muyum, yoksa sadece kaçıyor muyum?”<br data-start="4716" data-end="4719" />Bazen üretkenliğin arkasına gizlenen korkular vardır: boşluk korkusu, değersizlik korkusu, görünmez olma korkusu. Koşuyoruz çünkü durursak o korkular bizi yakalayacak sanıyoruz. Ama belki de tam tersine, ancak durduğumuzda onlardan kurtulabiliriz.</p>
<p data-start="4970" data-end="5255">Kendini yormadan da ilerlemek mümkündür. Hatta belki de gerçek ilerleme orada başlar. Çünkü dinlenebilen bir zihin daha yaratıcı, daha merhametli, daha dikkatli olur. Ve belki de en büyük gelişme, sonunda şunu diyebilmektir:<br data-start="5194" data-end="5197" /><strong data-start="5197" data-end="5253">“Olduğum hâlim yeterli. Bir süre böyle kalabilirim.”</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/modern-zamanlarin-sisifosu-kendini-yorma-kulturu-surekli-gelisme-takintisi-ve-dinlenemeyen-zihin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Overqualified Çalışanlar: Eğitim ve İş Uyumsuzluğunun Ruh Sağlığına Etkileri</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/overqualified-calisanlar-egitim-ve-is-uyumsuzlugunun-ruh-sagligina-etkileri/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=overqualified-calisanlar-egitim-ve-is-uyumsuzlugunun-ruh-sagligina-etkileri</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/overqualified-calisanlar-egitim-ve-is-uyumsuzlugunun-ruh-sagligina-etkileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İrem Gülsün Zengin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Oct 2025 11:26:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[⁠Ruh Sağlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=15595</guid>

					<description><![CDATA[Üniversite eğitiminin bireye sağlayacağı olanaklar, uzun yıllar boyunca toplumda güçlü bir beklenti yarattı.Ancak günümüzde Türkiye’de lisans ve yüksek lisans mezunlarının düşük vasıf gerektiren işlerde istihdam edilmesi, yaygın bir olgu hâline gelmiştir. Market kasalarında, kafelerde ya da hızlı yemek zincirlerinde çalışan yükseköğrenim mezunları, yalnızca işgücü piyasasındaki yapısal sorunların değil, aynı zamanda ciddi ruh sağlığı sonuçlarının da [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="581" data-end="841">Üniversite eğitiminin bireye sağlayacağı olanaklar, uzun yıllar boyunca toplumda güçlü bir beklenti yarattı.<br data-start="689" data-end="692" />Ancak günümüzde Türkiye’de lisans ve yüksek lisans mezunlarının düşük vasıf gerektiren işlerde istihdam edilmesi, yaygın bir olgu hâline gelmiştir.</p>
<p data-start="843" data-end="1060">Market kasalarında, kafelerde ya da hızlı yemek zincirlerinde çalışan yükseköğrenim mezunları, yalnızca işgücü piyasasındaki yapısal sorunların değil, aynı zamanda ciddi <strong data-start="1013" data-end="1028">ruh sağlığı</strong> sonuçlarının da habercisidir.</p>
<p data-start="1062" data-end="1233">Bu durum, klinik psikoloji açısından değerlendirildiğinde; depresyon, kaygı bozuklukları ve tükenmişlik sendromu gibi çeşitli ruhsal rahatsızlıklarla yakından ilişkilidir.</p>
<h2 data-start="1240" data-end="1288"><strong data-start="1243" data-end="1288">İş-Kişi Uyumsuzluğu ve Psikolojik Etkiler</strong></h2>
<p data-start="1290" data-end="1567">Öncelikle, <strong data-start="1301" data-end="1324">iş-kişi uyumsuzluğu</strong> (<em data-start="1326" data-end="1345">person-job misfit</em>) kavramı burada kritik bir rol oynamaktadır.<br data-start="1390" data-end="1393" />Kişinin eğitim düzeyi ve bilişsel kapasitesi ile yaptığı işin gerektirdikleri arasında belirgin bir uyumsuzluk olduğunda, bireyde tatminsizlik ve yabancılaşma ortaya çıkar.</p>
<p data-start="1569" data-end="1753">Psikolojik araştırmalar, bireyin potansiyelini gerçekleştirememesinin benlik saygısını zedelediğini ve öz-değerlilik hissini düşürdüğünü göstermektedir (Maynard ve Parfyonova, 2013).</p>
<p data-start="1755" data-end="1933">Bu bağlamda, “Ben bunca yıl okudum ama kasiyerlik yapıyorum.” düşüncesi, yalnızca bir hayal kırıklığı değil; aynı zamanda bireyin kimlik bütünlüğünü tehdit eden bir deneyimdir.</p>
<p data-start="1935" data-end="2172">Klinik açıdan bakıldığında, bu tehdit çoğu zaman depresif semptomlarla kendini gösterir.<br data-start="2023" data-end="2026" />Depresyonun temel belirtilerinden biri olan değersizlik ve yetersizlik duygusu, <strong data-start="2106" data-end="2134">overqualified çalışanlar</strong>da yaygın şekilde gözlemlenmektedir.</p>
<p data-start="2174" data-end="2439">Üstelik bu durum yalnızca bireyin içsel dünyasından kaynaklanmaz; toplumsal baskı unsurları da bu duyguları pekiştirir.<br data-start="2293" data-end="2296" />Ailelerin ve çevrenin mezun bireyden “prestijli” bir meslek beklemesi, ancak bunun gerçekleşmemesi, içselleştirilmiş utanç duygusunu artırır.</p>
<p data-start="2441" data-end="2716">Psikoloji literatüründe “sosyal karşılaştırma” (<em data-start="2489" data-end="2508">social comparison</em>) teorisiyle açıklanan bu süreç, kişinin kendini akranlarıyla kıyasladığında daha başarısız ve değersiz hissetmesine yol açar (Festinger, 1954).<br data-start="2652" data-end="2655" />Bu da depresif duygu durumunu derinleştiren bir mekanizmadır.</p>
<h2 data-start="2723" data-end="2770"><strong data-start="2726" data-end="2770">Kaygı, Çaresizlik ve Tükenmişlik Döngüsü</strong></h2>
<p data-start="2772" data-end="2944">Öte yandan bu tablo yalnızca depresyonla sınırlı değildir.<br data-start="2830" data-end="2833" />Klinik gözlemler, <strong data-start="2851" data-end="2879">overqualified çalışanlar</strong>da kaygı bozukluklarının da yaygın olduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p data-start="2946" data-end="3273">Geleceğe dair belirsizlik, “asla eğitimime uygun bir iş bulamayacağım” düşüncesiyle birleştiğinde, yaygın kaygı bozukluğu benzeri bir tabloya zemin hazırlamaktadır.<br data-start="3110" data-end="3113" />Sürekli tetikte olma hâli, uyku sorunları, dikkat dağınıklığı ve psikosomatik şikâyetler, bu bireylerin iş hayatının ötesine taşan ruhsal sorunları arasındadır.</p>
<p data-start="3275" data-end="3545">Bir başka kritik nokta ise <strong data-start="3302" data-end="3327">öğrenilmiş çaresizlik</strong> kavramıdır (Seligman, 1975).<br data-start="3356" data-end="3359" />Eğitimine yatırım yapan, sınav süreçlerinden geçen ve uzun yıllar akademik emek harcayan bir birey, işgücü piyasasında karşılığını göremediğinde çabasının sonuçsuz olduğunu deneyimler.</p>
<p data-start="3547" data-end="3819">Tekrarlayan başarısız iş başvuruları, düşük ücretli işlerde mecburen çalışma ve toplumsal damgalanma, bireyde “ne yaparsam yapayım sonuç değişmiyor” inancını yerleştirir.<br data-start="3717" data-end="3720" />Bu inanç, hem depresyonun hem de tükenmişlik sendromunun en güçlü psikolojik zeminlerinden biridir.</p>
<h2 data-start="3826" data-end="3860"><strong data-start="3829" data-end="3860">Tükenmişlik ve Yabancılaşma</strong></h2>
<p data-start="3862" data-end="4060"><strong data-start="3862" data-end="3887">Tükenmişlik (burnout)</strong> kavramı genellikle yoğun iş yüküyle ilişkilendirilse de, klinik literatür, düşük uyarıcı ve tatminsiz işlerin de tükenmişlik yaratabileceğini göstermektedir (Warr, 2007).</p>
<p data-start="4062" data-end="4228">Burada sorun, iş yükünün fazla olması değil; işin birey için anlamsız ve değersiz olmasıdır.<br data-start="4154" data-end="4157" />Eğitimine uygun iş bulamayan birey, zamanla yaptığı işe yabancılaşır.</p>
<p data-start="4230" data-end="4423">Yabancılaşma, motivasyon kaybı ve kronik yorgunlukla birleştiğinde klasik tükenmişlik belirtileri açığa çıkar:<br data-start="4340" data-end="4343" />duygusal bitkinlik, işe karşı duyarsızlaşma ve kişisel başarı hissinde azalma.</p>
<p data-start="4425" data-end="4493">Bu tablo, klinik düzeyde müdahale gerektirecek kadar ciddi olabilir.</p>
<h2 data-start="4500" data-end="4549"><strong data-start="4503" data-end="4549">Kimlik Krizi ve Benlik Algısındaki Çatışma</strong></h2>
<p data-start="4551" data-end="4704">Klinik psikoloji açısından dikkat çeken bir başka sonuç da kimlik krizi meselesidir.<br data-start="4635" data-end="4638" />Bireyin akademik geçmişi, onun kimliğinin önemli bir parçasıdır.</p>
<p data-start="4706" data-end="4968">Ancak yapılan iş, bu kimlikle örtüşmediğinde, kişi kimlik bütünlüğünde bir yarılma yaşar.<br data-start="4795" data-end="4798" />“Ben yüksek lisans mezunuyum.” ile “Ben fast food zincirinde çalışıyorum.” gerçekliği arasındaki gerilim, bireyin kendini tutarlı bir şekilde tanımlamasını zorlaştırır.</p>
<p data-start="4970" data-end="5138">Bu durum, klinik olarak dissosiyatif özellikler göstermese de, benlik algısında süreğen bir çatışma yaratır.<br data-start="5078" data-end="5081" />Uzun vadede bu çatışma, özsaygının azalmasına neden olur.</p>
<h2 data-start="5145" data-end="5190"><strong data-start="5148" data-end="5190">Başa Çıkma ve Psikoterapi Yaklaşımları</strong></h2>
<p data-start="5192" data-end="5406">Elbette bireylerin bu süreçle baş etme biçimleri farklılık göstermektedir.<br data-start="5266" data-end="5269" />Kimi bireyler sosyal destek ağlarını kullanarak dayanıklılık geliştirebilirken, kimileri için süreç klinik düzeyde müdahale gerektirir.</p>
<p data-start="5408" data-end="5568">Psikoterapi, özellikle <strong data-start="5431" data-end="5466">bilişsel-davranışçı yaklaşımlar</strong>, bu bireylerde işlevsel olmayan düşünce kalıplarının yeniden yapılandırılmasına katkı sağlayabilir.</p>
<p data-start="5570" data-end="5738">Örneğin, “ben başarısızım” inancının “mevcut ekonomik koşullar benim kontrolümde değil” şeklinde yeniden çerçevelenmesi, semptomların hafiflemesine yardımcı olabilir.</p>
<p data-start="5740" data-end="5845">Ancak bireysel müdahaleler tek başına yeterli değildir; zira sorun yalnızca psikolojik değil, yapısaldır.</p>
<h2 data-start="5852" data-end="5903"><strong data-start="5855" data-end="5903">Sonuç: Ruh Sağlığı ve Yapısal Çözüm İhtiyacı</strong></h2>
<p data-start="5905" data-end="6127">Sonuç olarak, <strong data-start="5919" data-end="5947">overqualified çalışanlar</strong> olgusu, klinik psikoloji açısından çok boyutlu bir risk alanıdır.<br data-start="6013" data-end="6016" />Depresyon, kaygı bozuklukları, tükenmişlik ve kimlik sorunları bu bireylerde yaygın olarak gözlemlenmektedir.</p>
<p data-start="6129" data-end="6307">Dolayısıyla mesele yalnızca iş piyasasının dengesizliğiyle açıklanamaz; aynı zamanda <strong data-start="6214" data-end="6229">ruh sağlığı</strong> açısından önleyici ve destekleyici politikaların da geliştirilmesi gerekir.</p>
<p data-start="6309" data-end="6491">Üniversite mezunlarının market kasalarında ya da hızlı yemek zincirlerinde çalışıyor olması, yalnızca ekonomik bir kayıp değil; <strong data-start="6437" data-end="6452">ruh sağlığı</strong> açısından da toplumsal bir alarmdır.</p>
<p data-start="6493" data-end="6648">Bu alarmın göz ardı edilmesi, bireysel düzeyde ciddi psikolojik çöküntülere yol açarken; toplumsal düzeyde hem maddi hem de manevi sonuçlar doğuracaktır.</p>
<p data-start="6650" data-end="6920">Bir yandan işgücü verimliliğinde azalma, ekonomik kayıplar ve beşerî sermayenin atıl kalması gibi yapısal sorunlar ortaya çıkarken; diğer yandan kolektif umutsuzluk, toplumsal yabancılaşma ve sosyal dayanışma duygusunda erozyon gibi manevi etkiler kendini gösterecektir.</p>
<h2 data-start="6927" data-end="6942"><strong data-start="6930" data-end="6942">Kaynakça</strong></h2>
<p data-start="6944" data-end="7480">Festinger, L. (1954). <em data-start="6966" data-end="7008">A theory of social comparison processes.</em> <em data-start="7009" data-end="7026">Human Relations</em>, 7(2), 117–140.<br data-start="7042" data-end="7045" />Maynard, D. C., &amp; Parfyonova, N. M. (2013). <em data-start="7089" data-end="7199">Perceived overqualification and withdrawal behaviours: Examining the roles of job attitudes and work values.</em> <em data-start="7200" data-end="7255">Journal of Occupational and Organizational Psychology</em>, 86(3), 435–455.<br data-start="7272" data-end="7275" />Miller, W. R., &amp; Seligman, M. E. (1975). <em data-start="7316" data-end="7361">Depression and learned helplessness in man.</em> <em data-start="7362" data-end="7394">Journal of Abnormal Psychology</em>, 84(3), 228.<br data-start="7407" data-end="7410" />Warr, P. (2011). <em data-start="7427" data-end="7462">Work, happiness, and unhappiness.</em> Psychology Press.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/overqualified-calisanlar-egitim-ve-is-uyumsuzlugunun-ruh-sagligina-etkileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Postpartum Psikoz: Suç Psikolojisi Açısından Bir İnceleme</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/postpartum-psikoz-suc-psikolojisi-acisindan-bir-inceleme/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=postpartum-psikoz-suc-psikolojisi-acisindan-bir-inceleme</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/postpartum-psikoz-suc-psikolojisi-acisindan-bir-inceleme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İrem Gülsün Zengin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Sep 2025 10:37:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[⁠Suç Psikolojisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=13172</guid>

					<description><![CDATA[Postpartum dönem, yani doğum sonrası süreç, bir kadının hem biyolojik hem de psikolojik olarak en kırılgan dönemlerinden biridir. Bu süreçte ortaya çıkabilecek ruhsal bozukluklardan en ağır ve nadir görüleni ise postpartum psikoz olarak bilinir. Suç psikolojisi perspektifinden bakıldığında, postpartum psikoz yalnızca anne ve bebeğin sağlığı açısından değil, aynı zamanda potansiyel suç davranışları açısından da kritik [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="354" data-end="800">Postpartum dönem, yani doğum sonrası süreç, bir kadının hem biyolojik hem de psikolojik olarak en kırılgan dönemlerinden biridir. Bu süreçte ortaya çıkabilecek ruhsal bozukluklardan en ağır ve nadir görüleni ise <strong data-start="566" data-end="587">postpartum psikoz</strong> olarak bilinir. Suç psikolojisi perspektifinden bakıldığında, postpartum psikoz yalnızca anne ve bebeğin sağlığı açısından değil, aynı zamanda potansiyel suç davranışları açısından da kritik bir öneme sahiptir.</p>
<p data-start="802" data-end="1081">Çünkü ağır vakalarda, annenin gerçeklikle bağının kopması, hem kendisine hem de bebeğine zarar verme ihtimalini artırabilir. Bu nedenle postpartum psikozun ne olduğu, nasıl geliştiği, risk faktörleri, suç bağlantısı ve önleme yolları titizlikle ele alınması gereken konulardır.</p>
<h2 data-start="1088" data-end="1153"><strong data-start="1091" data-end="1151">Postpartum Psikozun Klinik ve Psikolojik Boyutu</strong></h2>
<p data-start="1155" data-end="1473"><strong data-start="1155" data-end="1176">Postpartum psikoz</strong>, doğumdan sonraki ilk haftalarda ortaya çıkan, ağır bir psikiyatrik tablodur. Klinik olarak şiddetli ruhsal dalgalanmalar, sanrılar, halüsinasyonlar, düşünce bozuklukları ve bilinç bulanıklığı ile seyreder. Sıklıkla aniden başlar ve belirtiler hızlı bir şekilde yoğunlaşır (Erdem ve Bez, 2014).</p>
<p data-start="1475" data-end="1860">Depresyon veya anksiyete gibi daha yaygın görülen doğum sonrası ruhsal sorunlardan farklı olarak <strong data-start="1572" data-end="1593">postpartum psikoz</strong>, acil tıbbi müdahale gerektiren bir durumdur. Tedavi edilmediğinde hem anne hem de bebek için ciddi güvenlik riski doğurabilir. Dünya genelinde görülme sıklığı her 1000 doğumda 1–2 vaka olarak rapor edilmiştir. Yani nadir bir durumdur ama etkileri hayati olabilir.</p>
<h3 data-start="1862" data-end="1919"><strong data-start="1866" data-end="1917">Postpartum Psikozun Gelişiminde Risk Faktörleri</strong></h3>
<p data-start="1921" data-end="2386">Postpartum psikozun gelişiminde biyolojik, psikolojik ve çevresel faktörler bir araya gelir. Tek bir neden üzerinden açıklanamaz; daha çok bir <strong data-start="2064" data-end="2083">risk faktörleri</strong> yığılması sonucunda ortaya çıkar. Hormonal değişimler bu süreçte etkili olan faktörlerden biridir. Doğum sonrası östrojen ve progesteron seviyelerinde hızlı düşüş olur. Bu hormonal dalgalanmalar, beyindeki nörotransmitter dengelerini etkileyerek <strong data-start="2330" data-end="2351">postpartum psikoz</strong> gelişimine zemin hazırlayabilir.</p>
<p data-start="2388" data-end="2900">Genetik yatkınlık bir diğer faktördür. Ailesinde bipolar bozukluk veya şizofreni öyküsü olan kadınlarda risk belirgin şekilde artar. Psikososyal etmenler de tabloda önemli bir yere sahiptir. Sosyal destek eksikliği, eş ile çatışmalar, ekonomik zorluklar ve izolasyon, psikozun tetikleyici unsurları arasında sayılabilir. Önceden var olan psikiyatrik hastalıklar da psikoz ihtimalini etkiler. Daha önce bipolar bozukluk veya psikotik atak geçirmiş olan kadınlarda risk çok daha yüksektir (Yavuz ve Bilge, 2022).</p>
<h2 data-start="2907" data-end="2959"><strong data-start="2910" data-end="2957">Suç Psikolojisi Açısından Postpartum Psikoz</strong></h2>
<p data-start="2961" data-end="3527"><strong data-start="2961" data-end="2980">Suç psikolojisi</strong> açısından postpartum psikoz en çok bebek öldürme, anne intiharı ve çocuğa yönelik ihmal ya da kötü muamele gibi vakalarla gündeme gelir. Bu durumun en dramatik ve trajik örneği infanticide, yani annenin kendi bebeğini öldürmesidir. Psikotik belirtilerle mücadele eden anne, kimi zaman bebeğin şeytan tarafından ele geçirildiğine inanabilir, kimi zaman da bebeğin acı çektiğini düşünerek onu “kurtarmak” amacıyla hayatına son verebilir. Burada annenin davranışını yönlendiren şey planlı bir niyet değil, psikotik bozukluğun doğrudan etkileridir.</p>
<p data-start="3529" data-end="3862">Anne intiharı da postpartum psikozun bir sonucu olarak sık karşılaşılan bir tablodur. Bu tür vakalarda anne, ağır depresif duygulanım ve gerçeklik algısındaki bozulmalar nedeniyle kendini öldürmeye teşebbüs eder. Bazı durumlarda intihar girişimine bebeği de dahil ederek hem kendi hem de çocuğunun hayatına son vermeye çalışabilir.</p>
<p data-start="3864" data-end="4319">Daha hafif düzeylerde, psikotik bozukluğun yol açtığı algı bozuklukları annenin bebeğini ihmal etmesine, beslememesine ya da güvenli olmayan ortamlarda bırakmasına neden olabilir. Bu tür davranışlar da hukuki açıdan suç kapsamında değerlendirilebilecek ihmal ve istismar örnekleridir. Dolayısıyla <strong data-start="4161" data-end="4182">postpartum psikoz</strong>, farklı düzeylerde anne ve çocuk ilişkisini bozarak suç davranışlarının ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilmektedir (Ceylan, M, 2019).</p>
<h2 data-start="4326" data-end="4364"><strong data-start="4329" data-end="4362">Önleme ve Müdahale Yöntemleri</strong></h2>
<p data-start="4366" data-end="4538">Postpartum psikozun tamamen engellenmesi her zaman mümkün olmasa da, erken tanı ve doğru müdahalelerle hem suç davranışlarının hem de trajik sonuçların önüne geçilebilir.</p>
<ul data-start="4540" data-end="5616">
<li data-start="4540" data-end="4811">
<p data-start="4542" data-end="4811"><strong data-start="4542" data-end="4576">Riskli grupların belirlenmesi:</strong> Daha önce bipolar bozukluk tanısı almış, psikotik atak geçirmiş ya da ailesinde benzer öyküler bulunan kadınlar doğum öncesi süreçte yakından izlenmeli ve doğum sonrası dönemde sıkı takip altında tutulmalıdır (Yavuz ve Bilge, 2022).</p>
</li>
<li data-start="4812" data-end="5035">
<p data-start="4814" data-end="5035"><strong data-start="4814" data-end="4853">Doğum sonrası psikolojik taramalar:</strong> Annelerin ruhsal durumunun erken dönemde saptanmasına yardımcı olur. Hastanelerde ve aile sağlığı merkezlerinde yapılacak rutin kontroller, belirtilerin gözden kaçmasını engeller.</p>
</li>
<li data-start="5036" data-end="5255">
<p data-start="5038" data-end="5255"><strong data-start="5038" data-end="5055">Aile eğitimi:</strong> Eşler ve yakın çevre, doğum sonrası ruhsal değişiklikler hakkında bilgilendirildiğinde, anneyi gözlemleyebilir ve şüpheli durumlarda profesyonel yardım alınmasını sağlayabilir (Erdem ve Bez, 2014).</p>
</li>
<li data-start="5256" data-end="5431">
<p data-start="5258" data-end="5431"><strong data-start="5258" data-end="5290">Sosyal destek mekanizmaları:</strong> Annenin yalnızlaşmasını engeller; uyku düzeninin korunması, bebek bakımında yardım alınması, ekonomik ve duygusal destek riskleri azaltır.</p>
</li>
<li data-start="5432" data-end="5616">
<p data-start="5434" data-end="5616"><strong data-start="5434" data-end="5457">Psikiyatrik tedavi:</strong> Şüpheli belirtiler görüldüğünde vakit kaybetmeden ilaç tedavisi ve gerekirse hastane yatışı devreye sokulmalıdır (Erdem ve Bez, 2014; Yavuz ve Bilge, 2022).</p>
</li>
</ul>
<h2 data-start="5623" data-end="5684"><strong data-start="5626" data-end="5682">Sonuç: Postpartum Psikozun Toplumsal ve Hukuki Önemi</strong></h2>
<p data-start="5686" data-end="6054"><strong data-start="5686" data-end="5707">Postpartum psikoz</strong>, nadir ama son derece ağır sonuçları olabilen bir doğum sonrası ruhsal bozukluktur. Suç psikolojisi açısından, annenin psikotik semptomlar nedeniyle hem kendisine hem de bebeğine zarar verme ihtimali, bu tablonun en kritik yönüdür. Bebek öldürme ve intihar gibi trajik vakalar, toplumun suç ve akıl hastalığına bakışını yeniden tartışmaya açar.</p>
<p data-start="6056" data-end="6331">Bu nedenle postpartum psikoz yalnızca bir sağlık sorunu değil, aynı zamanda toplumsal ve hukuki sonuçları olan bir olgudur. Erken tanı, aile desteği, profesyonel tedavi ve riskli grupların yakından takibi, hem bireysel hem de toplumsal güvenlik açısından hayati önem taşır.</p>
<h3 data-start="6338" data-end="6739"><strong>KAYNAKLAR</strong></h3>
<p data-start="6338" data-end="6739">Ceylan, M. (2019). Kadınlarda görülen postpartum değişimlerin kusurluluk açısından değerlendirilmesi. Journal of International Social Research, 12(66).<br data-start="6501" data-end="6504" />Erdem, Ö. ve Bez, Y. (2014). Doğum sonrası psikoz. Konuralp Medical Journal, 6(1), 74-77.<br data-start="6593" data-end="6596" />Yavuz, M. Y. ve Bilge, Ç. (2022). Annelik hüznünden postpartum depresyon ve psikoza. Haliç Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi, 5(1), 1-10.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/postpartum-psikoz-suc-psikolojisi-acisindan-bir-inceleme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Psikolojik Dayanıklılıkta Kültürün Gücü</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/psikolojik-dayaniklilikta-kulturun-gucu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=psikolojik-dayaniklilikta-kulturun-gucu</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/psikolojik-dayaniklilikta-kulturun-gucu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İrem Gülsün Zengin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Aug 2025 07:57:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[⁠Zihin ve Davranış]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=11269</guid>

					<description><![CDATA[Son yıllarda cenaze sonrası taziyeye gelenlerin yemek beklentisi ve bu süreçteki hassasiyetsizlik çok tartışılır oldu. Oysa bu ritüeller, yüzyıllardır acıyı paylaşmanın ve yas tutan aileyi ayakta tutmanın bir yolu olarak görüldü. Bir araya gelip yemek yemek, hem fiziksel hem de duygusal olarak güç toplamanın kültürel bir formülüydü. Ama bugün, bazı durumlarda bu gelenek, iyileştirmekten çok [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="224" data-end="827">Son yıllarda cenaze sonrası taziyeye gelenlerin yemek beklentisi ve bu süreçteki hassasiyetsizlik çok tartışılır oldu. Oysa bu ritüeller, yüzyıllardır <strong data-start="375" data-end="396">acıyı paylaşmanın</strong> ve yas tutan aileyi ayakta tutmanın bir yolu olarak görüldü. Bir araya gelip yemek yemek, hem fiziksel hem de duygusal olarak güç toplamanın <strong data-start="538" data-end="562">kültürel bir formülü</strong>ydü. Ama bugün, bazı durumlarda bu gelenek, iyileştirmekten çok öfke ve yorgunluk yaratabiliyor. Belki de bu değişim, kültürel olarak yavaş yavaş bireyselleşmemizin bir yansımasıdır. Peki kültür, bazen bizi iyileştirirken bazen de yaralarımızı derinleştirebilir mi?</p>
<p data-start="829" data-end="1229"><strong data-start="829" data-end="853">Psikolojik sağlamlık</strong>, kısaca zorlayıcı olaylar karşısında olumlu sonuçlar elde etme becerisidir (Masten, 2001). Çoğu zaman bireysel bir özellik gibi anlatılır: “O kişi çok güçlü, kolay yıkılmaz” denir. Ama işin ilginç yanı, sağlamlığımızı şekillendiren en büyük unsurlardan biri, içinde yaşadığımız kültürdür. Yani bu, sadece bizim “karakterimiz” değil; bizi saran sosyal dokunun da bir ürünüdür.</p>
<p data-start="1231" data-end="1827">Farklı kültürlerde “dayanıklılık” dediğimiz şeyin görünüşü bile değişir. Batı toplumlarında psikolojik sağlamlık çoğu zaman “bireyin kendi ayakları üzerinde durabilmesi” olarak yorumlanır. Kendi duygularını düzenleyebilmek, bağımsız kararlar verebilmek, kendi sınırlarını çizebilmek öne çıkar. Buna karşılık, kolektivist (topluluk merkezli) kültürlerde sağlamlık, daha çok “birlikte ayakta kalabilmek” üzerinden tanımlanır. Bir kriz olduğunda aile, mahalle, akraba desteği gibi bağlar devreye girer. Bu yüzden, aynı felaket iki farklı toplumda yaşandığında, toparlanma yolları da farklı olabilir.</p>
<p data-start="1829" data-end="2210">Günlük hayattan düşünelim: Tek başına şehirde yaşayan, bağımsızlığına çok değer veren birinin işten çıkarılması durumunda ilk tepkisi belki hemen yeni fırsatlar aramak olur. Ama geniş bir aile içinde yaşayan biri, böyle bir durumda önce ailesinin yanına döner, birlikte çözüm arar. Her iki durumda da kişi “sağlamlık” gösterir, ama dayanıklılık biçimi kültürel bağlamla şekillenir.</p>
<p data-start="2212" data-end="2768">Kültür, sadece kriz anlarında değil, dayanıklılığı inşa eden küçük günlük alışkanlıklarda da kendini gösterir. Bazı toplumlarda, çocuklar daha küçük yaşta bireysel karar almaya teşvik edilir; bu, gelecekte zorluklarla tek başına başa çıkma becerisini güçlendirebilir. Başka yerlerde ise çocuklar, aile ve topluluk içinde karar alma süreçlerine dahil edilir; bu da zor zamanlarda sosyal destek mekanizmalarını daha etkin kullanabilmelerini sağlar. Her iki yaklaşımın da avantajları vardır, ama hangisinin öne çıkacağı kültürün değerler sistemiyle ilgilidir.</p>
<p data-start="2770" data-end="3533">Burada bir de cinsiyet farkı devreye girer. Kültür, kadın ve erkeklere dayanıklılık konusunda farklı “roller” biçer. Türkiye gibi birçok toplumda, kadınlar genellikle duygusal destek ve bakım rolleriyle yetişir; bu, kriz zamanlarında başkalarıyla daha hızlı duygusal bağ kurabilmelerini sağlar. Erkekler ise çoğu zaman “güçlü durmak” ve “çözüm üretmek” rolüyle yetişir; bu, acil durumlarda hızlı hareket etme ve pratik çözümler bulma becerisini öne çıkarabilir. Ancak bu rollerin dezavantajları da vardır. Kadınlar, kendi ihtiyaçlarını erteleyip başkalarının iyiliğini öncelemeye meyilli olabilir; erkekler ise duygularını paylaşmakta zorlanıp yalnız baş etmeye çalışabilir. Her iki durumda da, kültürün verdiği rol bazen güçlendirici, bazen sınırlayıcı olabilir.</p>
<p data-start="3535" data-end="4031">Araştırmalar, topluluk desteğinin <strong data-start="3569" data-end="3610">psikolojik sağlamlığı güçlendirdiğini</strong> gösteriyor (Ungar, 2008). İnsan zihni, özellikle belirsizlik ve stres zamanlarında “yalnız değilim” hissiyle sakinleşir. Türkiye gibi ilişkilerin ve sosyal bağların güçlü olduğu toplumlarda bu avantaj açıktır. Ancak bu durumun dezavantajları da olabilir. Bazı insanlar, sürekli “ailene, komşuna yaslan” mesajıyla büyüdüklerinde, tek başına karar alma ve kendi başına ayağa kalkma becerisini yeterince geliştiremeyebilir.</p>
<p data-start="4033" data-end="4425">Tersi de geçerli: Bireyselliğin çok vurgulandığı kültürlerde, insanlar başkalarından yardım istemekte zorlanabilir. Zor zamanlarda “kendim halletmeliyim” inancı, destek aramayı engeller. Bu da, krizlerde toparlanmayı yavaşlatabilir. Cinsiyet rolleri burada da etkili olur; bireyselci kültürlerde erkekler “yardım istememek” konusunda kadınlara kıyasla daha katı sosyal baskı altında olabilir.</p>
<p data-start="4427" data-end="4983">İlginç olan, göçmen topluluklarda bu iki yaklaşımın bazen iç içe geçmesidir. Mesela yurt dışında yaşayan bir Türk ailesi düşünün. Anne babalar, çocuklarına hem “kendi ayakların üzerinde dur” mesajı verir hem de “ailen her zaman yanında” der. Bu iki bakış açısı bir arada olduğunda, dayanıklılık hem bireysel hem kolektif bir hal alır. Kız ve erkek çocuklar bu mesajları farklı şekillerde içselleştirebilir: Kız çocuk, kriz anında sosyal bağlarını harekete geçirmeye yatkın olabilir; erkek çocuk, pratik çözüme yönelip duygusal süreci ikinci plana atabilir.</p>
<p data-start="4985" data-end="5697">Kültürün psikolojik sağlamlıktaki rolünü anlamak için travma sonrası iyileşme süreçlerine bakmak da öğreticidir. Doğal afetler, savaşlar, ekonomik krizler… Bu tür olaylardan sonra bazı toplumlarda uzun süreli yas törenleri, anma ritüelleri yapılır. Bu ritüeller, sadece geçmişi hatırlamak için değil, aynı zamanda duygusal iyileşme sürecini kolektif hale getirmek için vardır. Bir arada ağlamak, yas tutmak, hikâyeler paylaşmak; hepsi toplumsal bir “iyileşme laboratuvarı” gibidir. Cinsiyet açısından bakıldığında, bu ritüellerde kadınların daha çok duygusal anlatı rolünü üstlenmesi, erkeklerin ise fiziksel olarak “sahada” bulunması yaygındır. Her iki rol de iyileşmeye hizmet eder, ama biçimi kültür belirler.</p>
<p data-start="5699" data-end="6474">Günümüzde, küreselleşme ve sosyal medya sayesinde kültürel sınırlar bulanıklaşıyor. Bir yandan farklı dayanıklılık stratejilerini öğrenme fırsatı artıyor, öte yandan kendi kültürel kaynaklarımızı unutma riski de doğuyor. Örneğin, sosyal medyada gördüğümüz “self-care” (öz bakım) trendleri, bireysel sağlamlığı destekleyebilir; ama bizim kültürümüzdeki komşuya yemek götürme, birlikte sofraya oturma gibi kolektif bakım pratikleri de aynı derecede iyileştirici olabilir. Bazen dışarıdan gelen modellerle kendi kültürel alışkanlıklarımızı harmanlamak, en güçlü formülü yaratabilir. Ve bu harmanlama, kadınlar ve erkekler için farklı şekillerde işleyebilir: Kadınlar kolektif bakım yönünü daha fazla benimserken, erkekler bireysel bakım yöntemlerine yönelme eğiliminde olabilir.</p>
<p data-start="6476" data-end="7104">Sonuç olarak, psikolojik sağlamlık tek tip bir beceri değil; yaşadığımız kültürün ve kültürün içinde bize biçilen rollerin şekillendirdiği bir yetkinlik. Dayanıklılığımızı artırmak için sadece kendi kişisel özelliklerimize odaklanmak yeterli değil; içinde bulunduğumuz kültürel bağları, ritüelleri, değerleri ve bu bağlamda edindiğimiz cinsiyet rollerini de hesaba katmak gerekiyor. Çünkü bazen gücü yalnızca içimizde değil, etrafımızda ve rolümüzün ötesinde buluruz. Belki de en sağlam insanlar, zorluklar karşısında hem kendi iç sesine hem de kültürün öğrettiği ortak sese kulak verebilen, hem “ben” hem “biz” diyebilenlerdir.</p>
<h3 data-start="7111" data-end="7282"><strong data-start="7111" data-end="7123">KAYNAKÇA</strong></h3>
<p data-start="7111" data-end="7282">Masten, A. S. (2001). Ordinary magic: Resilience processes in development. American Psychologist, 56(3), 227–238. <a class="" href="https://doi.org/10.1037/0003-066X.56.3.227" target="_new" rel="noopener" data-start="7240" data-end="7282">https://doi.org/10.1037/0003-066X.56.3.227</a></p>
<p data-start="7284" data-end="7413">Ungar, M. (2008). Resilience across cultures. British Journal of Social Work, 38(2), 218–235. <a class="" href="https://doi.org/10.1093/bjsw/bcl343" target="_new" rel="noopener" data-start="7378" data-end="7413">https://doi.org/10.1093/bjsw/bcl343</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/psikolojik-dayaniklilikta-kulturun-gucu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
