<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	 xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" >

<channel>
	<title>Emine ERKEK &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<atom:link href="https://psychologytimes.com.tr/yazar/emineerkek/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<description>Psychology Times Türkiye ve Birleşik Krallık merkezli uluslararası bir psikoloji platformudur.</description>
	<lastBuildDate>Sat, 19 Sep 2026 12:00:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://psychologytimes.com.tr/wp-content/uploads/2025/02/favicon-psychology-150x150.webp</url>
	<title>Emine ERKEK &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Borderline Kişilik Bozukluğunu Anlamak: Duygular, İlişkiler ve Benlik</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/kimlik-daginikligi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kimlik-daginikligi</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/kimlik-daginikligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emine ERKEK]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 Sep 2026 12:00:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Klinik Psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[aktarım odaklı psikoterapi]]></category>
		<category><![CDATA[bölme]]></category>
		<category><![CDATA[Borderline kişilik bozukluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Erken Dönem Uyumsuz Şemalar]]></category>
		<category><![CDATA[kimlik dağınıklığı]]></category>
		<category><![CDATA[kişilik örgütlenmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mentalizasyon]]></category>
		<category><![CDATA[mod modeli]]></category>
		<category><![CDATA[şema terapi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/kimlik-daginikligi/</guid>

					<description><![CDATA[1. Giriş: &#8220;Sınır&#8221; Sözcüğü Nereden Geliyor? &#8220;Borderline&#8221; kavramı psikanalitik literatüre, nevroz ile psikoz arasında konumlandırılan bir hasta grubunu tanımlamak üzere girmiştir. Stern (1938), klasik analitik çerçevede beklenen biçimde ilerlemeyen, aktarımda yoğun dalgalanmalar yaşayan hastalardan söz ederken bu terimi kullanmıştır. Kavram dolayısıyla bir belirti kümesinden çok, ruhsal örgütlenme düzeyine ilişkin bir tartışmanın ürünüdür. Bu arka plan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1. Giriş: &#8220;Sınır&#8221; Sözcüğü Nereden Geliyor? &#8220;Borderline&#8221; kavramı psikanalitik literatüre, nevroz ile psikoz arasında konumlandırılan bir hasta grubunu tanımlamak üzere girmiştir. Stern (1938), klasik analitik çerçevede beklenen biçimde ilerlemeyen, aktarımda yoğun dalgalanmalar yaşayan hastalardan söz ederken bu terimi kullanmıştır. Kavram dolayısıyla bir belirti kümesinden çok, ruhsal örgütlenme düzeyine ilişkin bir tartışmanın ürünüdür. Bu arka plan bugün de anlamlıdır. Borderline yapılanmanın merkezinde yalnızca duygusal yoğunluk değil, o yoğunluğu taşıyabilecek tutarlı bir benlik deneyiminin kurulamamış olması vardır. Kernberg (1967, 1975) bu nedenle borderline&#8217;ı bir tanı kategorisinden önce bir kişilik örgütlenmesi düzeyi olarak tanımlamış; kimlik dağınıklığı, ilkel savunmaların baskınlığı ve buna karşılık büyük ölçüde korunmuş gerçeği değerlendirme yetisi ölçütlerini önermiştir.</p>
<p>2. Tanısal Çerçeve DSM-5-TR&#8217;de BKB; terk edilmekten kaçınmak için gösterilen çılgınca çabalar, gergin ve dengesiz ilişkiler, kimlik karmaşası, dürtüsellik, yineleyici kendine zarar verme ya da intihar davranışı, duygudurum oynaklığı, süreğen boşluk duygusu, denetlenemeyen öfke ve stresle ilişkili geçici paranoid düşünce ya da çözülme belirtileriyle tanımlanır (American Psychiatric Association [APA], 2022). Dokuz ölçütten beşinin aranması, kategorik modelin bilinen sınırlılıklarını beraberinde getirir: klinik olarak çok farklı görünen tabloların aynı tanıyı alabilmesi ve şiddet derecesinin yansıtılamaması. Bu nedenle DSM-5&#8217;in III. Bölümündeki alternatif model tanıyı benlik ve kişilerarası işlevsellik ile patolojik kişilik özellikleri üzerinden yeniden kurar; ICD-11 ise kategorik alt tipleri büyük ölçüde kaldırıp şiddet temelli boyutsal bir sistem benimsemiş, &#8220;borderline örüntü&#8221; niteleyicisini klinik sürekliliği korumak amacıyla muhafaza etmiştir (Leichsenring ve ark., 2024). Klinik açıdan yanıtlanması gereken soru artık yalnızca &#8220;Bu kişi borderline mı?&#8221; değil, &#8220;Benlik ve ilişki işlevselliği hangi düzeyde bozulmuş, hangi örüntüler bu bozulmayı sürdürüyor?&#8221; sorusudur.</p>
<p>3. Yaygınlık, Eş Tanı ve Seyir BKB&#8217;nin genel toplumdaki yaygınlığı çoğunlukla %1–2 aralığında bildirilmekte; ayaktan psikiyatri hastalarında %10&#8217;a, yatarak tedavi görenlerde %20&#8217;ye yaklaşan oranlara ulaşmaktadır (Ellison ve ark., 2018; Gunderson ve ark., 2018). Eş tanı kuraldan çok istisnadır: depresif bozukluklar, anksiyete bozuklukları, travma sonrası stres bozukluğu, yeme bozuklukları ve madde kullanım bozuklukları sıklıkla tabloya eşlik eder (Leichsenring ve ark., 2023). Alandaki en önemli tutum değişikliğini uzun dönemli izlem çalışmaları yaratmıştır. Zanarini ve arkadaşlarının (2012) 16 yıllık izleminde hastaların büyük çoğunluğunda sürdürülebilir belirti remisyonu gözlenmiş; ancak sosyal ve mesleki işlevselliği de kapsayan iyileşme ölçütüne ulaşma oranı daha düşük ve daha yavaş seyirli bulunmuştur. Gunderson ve arkadaşlarının (2011) on yıllık izlemi de benzer bir tablo ortaya koymaktadır. Bunun klinik karşılığı önemlidir: Dürtüsel belirtiler görece hızlı geriler; süreğen boşluk duygusu, terk edilme duyarlılığı ve ilişkisel kırılganlık gibi çekirdek belirtiler ise daha kalıcıdır. Terapinin asıl hedefi buradadır.</p>
<p>4. Psikodinamik Bakış: Bölünmüş Bir İç Dünya Kernberg&#8217;e göre (1967; Kernberg &amp; Caligor, 2005) borderline örgütlenmenin merkezinde kimlik dağınıklığı yer alır: Kişinin hem kendisine hem de önemli ötekilere ilişkin temsilleri, zaman içinde tutarlılığını koruyan bütünlüklü yapılar oluşturamaz. Bunun yerine birbirinden keskin biçimde ayrılmış &#8220;tümüyle iyi&#8221; ve &#8220;tümüyle kötü&#8221; temsiller, birbirine değmeden yan yana durur. Bu ayrışmayı sürdüren temel düzenek bölmedir; ona ilkel idealizasyon, değersizleştirme, yansıtmalı özdeşim ve edimselleştirme eşlik eder. Kritik nokta, bölmenin bilinçli bir strateji olmamasıdır. Sevginin ve öfkenin aynı nesneye aynı anda yöneltilmesi dayanılmaz bir kaygı yarattığı için, sevilen kişinin hayal kırıklığı yaratması burada yalnızca bir hayal kırıklığı değil, iyi nesnenin kaybı anlamına gelir. &#8220;Çok seviyorum&#8221; ile &#8220;senden nefret ediyorum&#8221; arasındaki hızlı geçiş, tutarsızlık değil; bütünleştirilememiş iki ayrı gerçekliğin ardışık olarak yaşanmasıdır. Aktarım odaklı psikoterapi (TFP) bu iç dünyayı terapötik ilişkide gözlemlenebilir kılar. Klinik malzeme, belirli bir duygulanımla birbirine bağlanmış benlik–nesne ikilileri üzerinden okunur: &#8220;terk edilmiş, çaresiz çocuk – ilgisiz, soğuk bakım veren&#8221; ya da &#8220;kusurlu, utanç içindeki benlik – yargılayıcı öteki&#8221; gibi (Clarkin, Yeomans &amp; Kernberg, 2006). Bu ikililerde roller yer değiştirebilir; sürekli eleştirilen konumda duran danışan bir başka anda terapiste karşı keskin biçimde eleştirel bir konuma geçebilir. Terapistin karşı-aktarımını bir bilgi kaynağı olarak kullanabilmesi, bu modelin çekirdek teknik unsurudur.</p>
<p>Mentalizasyon temelli model aynı tabloyu gelişimsel bir eksende ele alır. Bakım verenin çocuğun duygusal durumunu işaretlenmiş ve uyumlu biçimde aynalaması, çocuğun kendi iç durumlarına ilişkin temsiller geliştirmesini sağlar (Fonagy ve ark., 2002). Bu aynalama sistematik olarak uyumsuz olduğunda, çocuk benlik yapısının içine kendisine ait olmayan temsiller yerleştirir; Fonagy&#8217;nin yabancı benlik olarak kavramsallaştırdığı bu yapı, dayanılmaz bir iç yabancılık duygusu yaratır ve çoğu zaman bir ötekine yansıtılarak yönetilmeye çalışılır. Yoğun ilişkisel bağımlılığın bir boyutu buradadır: Yansıtmanın taşıyıcısı olan kişinin uzaklaşması, dayanılmaz iç durumun geri dönmesi anlamına gelir. Yoğun uyarılma altında mentalizasyon geçici olarak devre dışı kaldığında daha ilkel öznellik kipleri devreye girer (Fonagy &amp; Luyten, 2009; Bateman &amp; Fonagy, 2016). Psişik eşdeğerlikte iç dünyada olan ile dış gerçeklik aynıdır; &#8220;terk edileceğimi hissediyorum&#8221; ile &#8220;terk ediliyorum&#8221; arasındaki fark kaybolur. Olarak-mış kipte danışan psikolojik dille akıcı biçimde konuşur, ancak konuşulanın duygusal karşılığı yoktur. Teleolojik kipte ise zihinsel durumlar yalnızca gözlenebilir eylemlerle kanıtlanabilir hale gelir; ilginin sözle ifade edilmesi yetmez, somut bir eylemle gösterilmesi gerekir. Bateman ve Fonagy&#8217;nin (2016) epistemik güven kavramı buraya bağlanır: Danışanın terapistten geleni güvenilir olarak kodlayabilmesi, ancak kendisini doğru biçimde zihinselleştirilmiş hissettiğinde mümkündür.</p>
<p>5. Şema Terapi Bakışı: İhtiyaçlar, Şemalar ve Modlar Şema terapi, nesne ilişkileri vurgusunu bilişsel-davranışçı ve deneyimsel tekniklerle birleştirir (Young, Klosko &amp; Weishaar, 2003). Çıkış noktası temel duygusal ihtiyaçlardır: güvenli bağlanma, özerklik ve yeterlik, gerçekçi sınırlar, duyguları özgürce ifade edebilme, kendiliğindenlik ve oyun. Bu ihtiyaçların süreğen biçimde karşılanmaması, mizaçla etkileşerek erken dönem uyumsuz şemaların gelişimine zemin hazırlar. BKB&#8217;de belirli şemalar tipik olarak yüksek şiddette gözlenir: terk edilme/istikrarsızlık, kuşkuculuk/kötüye kullanılma, duygusal yoksunluk, kusurluluk/utanç, boyun eğicilik, cezalandırıcılık ve yetersiz özdenetim (Arntz &amp; van Genderen, 2009; Sempértegui ve ark., 2013). Kronik tablolarda şema düzeyinde çalışmak yetersiz kaldığı için Young mod kavramını geliştirmiştir. Mod, kişinin belirli bir andaki baskın duygusal-bilişsel-davranışsal durumudur ve BKB&#8217;de tipik olarak beş mod arasında hızlı geçişler gözlenir:</p>
<p>Mod<br />
Öznel deneyim<br />
Gözlenen davranış</p>
<p>Terk edilmiş çocuk<br />
Çaresizlik, korku, yalnızlık<br />
Yoğun yakınlık arayışı, ağlama, yalvarma</p>
<p>Öfkeli/dürtüsel çocuk<br />
Haksızlığa uğramışlık, öfke<br />
Patlamalar, suçlama, dürtüsel eylemler</p>
<p>Cezalandırıcı ebeveyn<br />
Kendinden nefret, utanç<br />
Kendine zarar verme, sert kendini yargılama</p>
<p>Kopuk korungan<br />
Boşluk, uyuşukluk<br />
Geri çekilme, çözülme, madde kullanımı</p>
<h3>Sağlıklı yetişkin</h3>
<p>Perspektif alabilme<br />
Terapide geliştirilmesi hedeflenen mod</p>
<p>Şema terapinin ayırt edici tutumu sınırlı yeniden ebeveynliktir: Terapist, mesleki ve etik sınırlar içinde kalarak karşılanmamış temel ihtiyaçlara doğrudan yanıt veren bir ilişkisel deneyim sunar. Bu tutum, psikodinamik geleneğin görece yansızlık ilkesinden belirgin biçimde ayrılır. Temel teknikler arasında empatik yüzleştirme, imgelemde yeniden senaryolaştırma ve özellikle cezalandırıcı ebeveyn moduna yönelik sandalye çalışması yer alır.</p>
<p>6. İki Bakışın Buluştuğu Yer Mod modeli ile bölme kavramı arasındaki yakınlık dikkat çekicidir; her ikisi de bütünleşmemiş benlik durumlarının ardışık biçimde sahneye çıkmasını tanımlar. Fark, müdahale mantığındadır: Psikodinamik model bu geçişleri aktarım ilişkisi içinde yorumlarken, şema terapi bunları adlandırır, danışanla birlikte haritalandırır ve deneyimsel tekniklerle doğrudan çalışır. Bu farklara karşın etkili bulunan tedavilerin ortak özellikleri belirgindir: açık bir kuramsal çerçeve, tutarlı bir tedavi sözleşmesi, ilişkisel odak, duygulanıma yönelik etkin çalışma ve terapist için düzenli süpervizyon (Bateman &amp; Fonagy, 2016; Choi-Kain ve ark., 2017). Nitekim Gunderson&#8217;ın geliştirdiği genel psikiyatrik yönetim modeli, bu ortak unsurların uzmanlık gerektiren yoğun modellere kıyasla benzer sonuçlar üretebildiğini göstermiştir — erişilebilirlik açısından özellikle değerli bir bulgudur.</p>
<p>7. Kanıt Tabanı TFP, randomize kontrollü çalışmalarda kişilik örgütlenmesi ve psikososyal işlevsellik ölçütlerinde anlamlı iyileşme sağlamıştır (Clarkin ve ark., 2007; Doering ve ark., 2010). Mentalizasyon temelli terapinin kısmi hastane programı ve sekiz yıllık izlemi, intihar girişimi ve hizmet kullanımında kalıcı yararlar bildirmiştir (Bateman &amp; Fonagy, 1999, 2008). Şema terapinin üç yıllık randomize çalışması ile çok merkezli grup formatı çalışması, belirtiler ve yaşam kalitesinde anlamlı iyileşme göstermiştir (Giesen-Bloo ve ark., 2006; Arntz ve ark., 2022). Diyalektik davranış terapisi ise özellikle kendine zarar verme ve intihar davranışlarının azaltılmasında en güçlü kanıt tabanına sahip yaklaşımlardandır (Linehan ve ark., 2006). Buna karşılık meta-analitik veriler daha ölçülü bir tablo çizer. Cristea ve arkadaşlarının (2017) meta-analizi ile Storebø ve arkadaşlarının (2020) Cochrane derlemesi, psikoterapilerin anlamlı ancak ılımlı etki büyüklükleri ürettiğini, çalışma kalitesinin değişken olduğunu ve modeller arasında net bir üstünlük gösterilemediğini ortaya koymaktadır. Farmakoterapide ise Cochrane derlemesi, çekirdek belirtiler için ilaç tedavisini destekleyen kanıtların yetersiz olduğunu göstermektedir (Stoffers-Winterling ve ark., 2022). APA&#8217;nın (2024) uygulama kılavuzu yapılandırılmış ve kanıta dayalı psikoterapiyi temel tedavi olarak önermekte, ilacı belirli hedef belirtiler ve eşlik eden bozukluklarla sınırlı yardımcı bir müdahale olarak konumlandırmakta; başlangıç değerlendirmesinde intihar, kendine zarar verme ve saldırgan davranış riskinin sistematik biçimde ele alınmasını açıkça önermektedir.</p>
<p>8. Klinik Uygulamada Üç Not Çerçeve. Seans sıklığı, seans dışı iletişimin kapsamı, kriz durumunda izlenecek yol ve tedaviyi kesintiye uğratan davranışlara ilişkin anlaşma en baştan kurulmalıdır. Çerçevenin işlevi kısıtlamak değil, yoğun duygunun taşınabileceği öngörülebilir bir alan yaratmaktır. Karşı-aktarım. Terapistte uyanan kurtarma arzusu, çaresizlik, öfke ya da duygusal kopma; kusur değil klinik veridir. Bu duyguların düzenli süpervizyonda işlenmesi, hem tedavinin sürekliliği hem de terapistin sürdürülebilirliği açısından zorunludur. Dil. &#8220;Manipülatif&#8221; ya da &#8220;zor hasta&#8221; gibi ifadeler, davranışın altındaki duygusal acıyı görünmez kılar ve hizmete erişimi zorlaştırır. Bir davranışın anlaşılması, sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; ancak tedaviyi mümkün kılan zemini kurar.</p>
<p>9. Sonuç BKB, psikodinamik çerçevede bütünleştirilememiş benlik ve nesne temsilleri ile çöken mentalizasyon kapasitesi üzerinden; şema terapi çerçevesinde karşılanmamış temel ihtiyaçlar, erken dönem uyumsuz şemalar ve hızlı mod geçişleri üzerinden okunabilir. Bu iki dil rakip değil tamamlayıcıdır: Biri örüntünün yapısını, diğeri deneyimini görünür kılar. Her iki çerçevenin buluştuğu nokta şudur: Terapinin hedefi kişiyi daha az hisseden biri haline getirmek değildir. Hedef, yoğun bir duygunun içindeyken benlik duygusunun dağılmamasıdır. İyileşme, hiç öfkelenmemek ya da hiç korkmamak değil; öfkelendiğinde ilişkiyi yıkmadan, terk edilmekten korktuğunda kendini kaybetmeden ve duygunun en yoğun anında bile onun geçici olduğunu hatırlayabilmektir.</p>
<h3>Kaynakça</h3>
<ul class="pt-references">
<li>American Psychiatric Association. (2022). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed., text rev.). American Psychiatric Association Publishing. https://doi.org/10.1176/appi.books.9780890425787</li>
<li>American Psychiatric Association. (2024). The American Psychiatric Association practice guideline for the treatment of patients with borderline personality disorder (2nd ed.). American Psychiatric Association Publishing. Arntz, A., Jacob, G. A., Lee, C. W., Brand-de Wilde, O. M., Fassbinder, E., Harper, R. P., Lavender, A., Lockwood, G., Malogiannis, I. A., Ruths, F. A., Simpson, S., Smeets, J. M. J., van Vreeswijk, M., &amp; Farrell, J. M. (2022). Effectiveness of predominantly group schema therapy and combined individual and group schema therapy for borderline personality disorder: A randomized clinical trial. JAMA Psychiatry, 79(4), 287–299. https://doi.org/10.1001/jamapsychiatry.2022.0010</li>
<li>Arntz, A., &amp; van Genderen, H. (2009). Schema therapy for borderline personality disorder. Wiley-Blackwell.</li>
<li>Bateman, A., &amp; Fonagy, P. (1999). Effectiveness of partial hospitalization in the treatment of borderline personality disorder: A randomized controlled trial. American Journal of Psychiatry, 156(10), 1563–1569. https://doi.org/10.1176/ajp.156.10.1563</li>
<li>Bateman, A., &amp; Fonagy, P. (2008). 8-year follow-up of patients treated for borderline personality disorder: Mentalization-based treatment versus treatment as usual. American Journal of Psychiatry, 165(5), 631–638. https://doi.org/10.1176/appi.ajp.2007.07040636</li>
<li>Bateman, A., &amp; Fonagy, P. (2016). Mentalization-based treatment for personality disorders: A practical guide. Oxford University Press.</li>
<li>Choi-Kain, L. W., Finch, E. F., Masland, S. R., Jenkins, J. A., &amp; Unruh, B. T. (2017). What works in the treatment of borderline personality disorder. Current Behavioral Neuroscience Reports, 4(1), 21–30. https://doi.org/10.1007/s40473-017-0103-z</li>
<li>Clarkin, J. F., Levy, K. N., Lenzenweger, M. F., &amp; Kernberg, O. F. (2007). Evaluating three treatments for borderline personality disorder: A multiwave study. American Journal of Psychiatry, 164(6), 922–928. https://doi.org/10.1176/ajp.2007.164.6.922</li>
<li>Clarkin, J. F., Yeomans, F. E., &amp; Kernberg, O. F. (2006). Psychotherapy for borderline personality: Focusing on object relations. American Psychiatric Publishing.</li>
<li>Cristea, I. A., Gentili, C., Cotet, C. D., Palomba, D., Barbui, C., &amp; Cuijpers, P. (2017). Efficacy of psychotherapies for borderline personality disorder: A systematic review and meta-analysis. JAMA Psychiatry, 74(4), 319–328. https://doi.org/10.1001/jamapsychiatry.2016.4287</li>
<li>Doering, S., Hörz, S., Rentrop, M., Fischer-Kern, M., Schuster, P., Benecke, C., Buchheim, A., Martius, P., &amp; Buchheim, P. (2010). Transference-focused psychotherapy v. treatment by community psychotherapists for borderline personality disorder: Randomised controlled trial. British Journal of Psychiatry, 196(5), 389–395. https://doi.org/10.1192/bjp.bp.109.070177</li>
<li>Ellison, W. D., Rosenstein, L. K., Morgan, T. A., &amp; Zimmerman, M. (2018). Community and clinical epidemiology of borderline personality disorder. Psychiatric Clinics of North America, 41(4), 561–573. https://doi.org/10.1016/j.psc.2018.07.008</li>
<li>Fonagy, P., Gergely, G., Jurist, E. L., &amp; Target, M. (2002). Affect regulation, mentalization, and the development of the self. Other Press.</li>
<li>Fonagy, P., &amp; Luyten, P. (2009). A developmental, mentalization-based approach to the understanding and treatment of borderline personality disorder. Development and Psychopathology, 21(4), 1355–1381. https://doi.org/10.1017/S0954579409990198</li>
<li>Giesen-Bloo, J., van Dyck, R., Spinhoven, P., van Tilburg, W., Dirksen, C., van Asselt, T., Kremers, I., Nadort, M., &amp; Arntz, A. (2006). Outpatient psychotherapy for borderline personality disorder: Randomized trial of schema-focused therapy vs transference-focused psychotherapy. Archives of General Psychiatry, 63(6), 649–658. https://doi.org/10.1001/archpsyc.63.6.649</li>
<li>Gunderson, J. G., Herpertz, S. C., Skodol, A. E., Torgersen, S., &amp; Zanarini, M. C. (2018). Borderline personality disorder. Nature Reviews Disease Primers, 4, 18029. https://doi.org/10.1038/nrdp.2018.29</li>
<li>Gunderson, J. G., Stout, R. L., McGlashan, T. H., Shea, M. T., Morey, L. C., Grilo, C. M., Zanarini, M. C., Yen, S., Markowitz, J. C., Sanislow, C., Ansell, E., Pinto, A., &amp; Skodol, A. E. (2011). Ten-year course of borderline personality disorder: Psychopathology and function from the Collaborative Longitudinal Personality Disorders Study. Archives of General Psychiatry, 68(8), 827–837. https://doi.org/10.1001/archgenpsychiatry.2011.37</li>
<li>Kernberg, O. F. (1967). Borderline personality organization. Journal of the American Psychoanalytic Association, 15(3), 641–685. https://doi.org/10.1177/000306516701500309</li>
<li>Kernberg, O. F. (1975). Borderline conditions and pathological narcissism. Jason Aronson.</li>
<li>Kernberg, O. F., &amp; Caligor, E. (2005). A psychoanalytic theory of personality disorders. In M. F. Lenzenweger &amp; J. F. Clarkin (Eds.), Major theories of personality disorder (2nd ed., pp. 114–156). Guilford Press.</li>
<li>Leichsenring, F., Fonagy, P., Heim, N., Kernberg, O. F., Leweke, F., Luyten, P., Salzer, S., Spitzer, C., &amp; Steinert, C. (2024). Borderline personality disorder: A comprehensive review of diagnosis and clinical presentation, etiology, treatment, and current controversies. World Psychiatry, 23(1), 4–25. https://doi.org/10.1002/wps.21156</li>
<li>Leichsenring, F., Heim, N., Leweke, F., Spitzer, C., Steinert, C., &amp; Kernberg, O. F. (2023). Borderline personality disorder: A review. JAMA, 329(8), 670–679. https://doi.org/10.1001/jama.2023.0589</li>
<li>Linehan, M. M., Comtois, K. A., Murray, A. M., Brown, M. Z., Gallop, R. J., Heard, H. L., Korslund, K. E., Tutek, D. A., Reynolds, S. K., &amp; Lindenboim, N. (2006). Two-year randomized controlled trial and follow-up of dialectical behavior therapy vs therapy by experts for suicidal behaviors and borderline personality disorder. Archives of General Psychiatry, 63(7), 757–766. https://doi.org/10.1001/archpsyc.63.7.757</li>
<li>Sempértegui, G. A., Karreman, A., Arntz, A., &amp; Bekker, M. H. J. (2013). Schema therapy for borderline personality disorder: A comprehensive review of its empirical foundations, effectiveness and implementation possibilities. Clinical Psychology Review, 33(3), 426–447. https://doi.org/10.1016/j.cpr.2012.11.006</li>
<li>Stern, A. (1938). Psychoanalytic investigation of and therapy in the border line group of neuroses. The Psychoanalytic Quarterly, 7(4), 467–489. https://doi.org/10.1080/21674086.1938.11925367 Stoffers-Winterling, J. M., Storebø, O. J., Pereira Ribeiro, J., Kongerslev, M. T., Völlm, B. A., Mattivi, J. T., Faltinsen, E., Todorovac, A., Jørgensen, M. S., Callesen, H. E., Sales, C. P., Schaug, J. P., Simonsen, E., &amp; Lieb, K. (2022). Pharmacological interventions for people with borderline personality disorder. Cochrane Database of Systematic Reviews, 2022(11), CD012956. https://doi.org/10.1002/14651858.CD012956.pub2 Storebø, O. J., Stoffers-Winterling, J. M., Völlm, B. A., Kongerslev, M. T., Mattivi, J. T., Jørgensen, M. S., Faltinsen, E., Todorovac, A., Sales, C. P., Callesen, H. E., Lieb, K., &amp; Simonsen, E. (2020). Psychological therapies for people with borderline personality disorder. Cochrane Database of Systematic Reviews, 2020(5), CD012955. https://doi.org/10.1002/14651858.CD012955.pub2</li>
<li>Young, J. E., Klosko, J. S., &amp; Weishaar, M. E. (2003). Schema therapy: A practitioner&#039;s guide. Guilford Press.</li>
<li>Zanarini, M. C., Frankenburg, F. R., Reich, D. B., &amp; Fitzmaurice, G. (2012). Attainment and stability of sustained symptomatic remission and recovery among patients with borderline personality disorder and Axis II comparison subjects: A 16-year prospective follow-up study. American Journal of Psychiatry, 169(5), 476–483. https://doi.org/10.1176/appi.ajp.2011.11101550</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/kimlik-daginikligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Korku ve Takıntılar: Beynin Alarmından İç Dünyanın Çatışmalarına</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/obsesif-kompulsif-bozukluk/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=obsesif-kompulsif-bozukluk</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/obsesif-kompulsif-bozukluk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emine ERKEK]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Aug 2026 10:36:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Klinik Psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Bilişsel Davranışçı Terapi]]></category>
		<category><![CDATA[biyopsikososyal yaklaşım.]]></category>
		<category><![CDATA[ERP]]></category>
		<category><![CDATA[Kaygı]]></category>
		<category><![CDATA[kompulsiyon]]></category>
		<category><![CDATA[korku]]></category>
		<category><![CDATA[Obsesif Kompulsif Bozukluk]]></category>
		<category><![CDATA[obsesyon]]></category>
		<category><![CDATA[OKB]]></category>
		<category><![CDATA[psikanalitik yaklaşım]]></category>
		<category><![CDATA[şema terapi]]></category>
		<category><![CDATA[takıntı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/obsesif-kompulsif-bozukluk/</guid>

					<description><![CDATA[Korku, kaygı ve takıntılar insan zihninin tehdit karşısında verdiği doğal tepkilerin bir parçasıdır. Ancak bu tepkiler kişinin günlük yaşamını, ilişkilerini ve işlevselliğini belirgin biçimde etkilemeye başladığında klinik bir tabloya dönüşebilir. Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB), yineleyici ve istemsiz düşüncelerle (obsesyonlar) bu düşüncelerin yarattığı kaygıyı azaltmak amacıyla yapılan davranışsal ya da zihinsel eylemlerin (kompulsiyonlar) birbirini beslediği bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Korku, kaygı ve takıntılar insan zihninin tehdit karşısında verdiği doğal tepkilerin bir parçasıdır. Ancak bu tepkiler kişinin günlük yaşamını, ilişkilerini ve işlevselliğini belirgin biçimde etkilemeye başladığında klinik bir tabloya dönüşebilir. Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB), yineleyici ve istemsiz düşüncelerle (obsesyonlar) bu düşüncelerin yarattığı kaygıyı azaltmak amacıyla yapılan davranışsal ya da zihinsel eylemlerin (kompulsiyonlar) birbirini beslediği bir döngüyle karakterizedir.</p>
<p>ABD yetişkin nüfusuna ilişkin epidemiyolojik veriler, OKB&#8217;nin yaşam boyu görülme oranının yaklaşık %2,3 olduğunu göstermektedir. Bu oran, OKB&#8217;nin bireysel bir zayıflık ya da “fazla düşünme” hali olmadığını; biyolojik, psikolojik ve çevresel etkenlerin bir araya geldiği klinik bir durum olduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p>Fakat OKB&#8217;yi yalnızca dışarıdan görünen davranışlarla anlamak mümkün değildir. Sürekli el yıkamak, kapıyı kontrol etmek, simetri aramak ya da zihinsel olarak bir düşünceyi tekrar tekrar değerlendirmek, çoğu zaman kişinin hissettiği yoğun tehdit ve belirsizlik duygusunu azaltma çabasının bir parçasıdır.</p>
<p>Kişinin zihnine istemsizce gelen bir düşünce tek başına sorun değildir. Asıl belirleyici olan, kişinin bu düşünceye yüklediği anlam ve ardından geliştirdiği güvenlik davranışlarıdır. Örneğin “Ya kapıyı kilitlemediysem?” düşüncesi geldiğinde kişi tekrar tekrar kontrol ederek kısa süreli bir rahatlama yaşayabilir. Ancak bu rahatlama, kontrol etme davranışını pekiştirir. Zihin zamanla “Kaygıyı azaltmanın yolu kontrol etmek” şeklinde bir öğrenme geliştirir.</p>
<p>Böylece obsesyon, kaygı, kompulsiyon ve kısa süreli rahatlama birbirini takip eden bir döngüye dönüşür.</p>
<p>Bu nedenle korku ve takıntıları anlamak, yalnızca “Bu davranışı nasıl durdurabiliriz?” sorusuyla sınırlı değildir. Aynı zamanda “Bu davranış kişinin içinde hangi işlevi görüyor?” sorusunu da sormayı gerektirir.</p>
<h3>OKB&#8217;li Beyin: Alarm Sisteminin Fazla Çalışması</h3>
<p>OKB&#8217;nin oluşumunda tek bir beyin bölgesini ya da tek bir nörotransmitteri sorumlu tutmak mümkün değildir. Günümüzde OKB&#8217;nin, özellikle kortiko-striato-talamo-kortikal (CSTC) devreleri başta olmak üzere çeşitli sinirsel ağların işleyişindeki farklılıklarla ilişkili olduğu düşünülmektedir.</p>
<p>Bunu bir alarm sistemi üzerinden düşünmek mümkündür. Normalde tehdit ortaya çıktığında alarm devreye girer; tehdit ortadan kalktığında ise sistem yeniden sakinleşir. OKB&#8217;de ise tehdit değerlendirme ve hata izleme süreçlerinin gereğinden fazla çalışması, alarmın kolayca devreye girmesine ve yeterince “tamamlandı” sinyali üretilememesine katkıda bulunabilir.</p>
<p>Serotonin sistemi de OKB&#8217;nin nörobiyolojisinde önemli bir yere sahiptir. Ancak burada “OKB serotonin eksikliğinden kaynaklanır” şeklinde basit bir açıklama yapmak doğru değildir. Serotoninle ilişkili mekanizmaların yanı sıra glutamat, dopamin ve farklı sinir ağlarının da OKB&#8217;nin oluşumunda ve sürdürülmesinde rol oynadığı düşünülmektedir.</p>
<p>Farmakolojik tedavide özellikle serotonin geri alımını engelleyen ilaçlar, yani SSRI&#8217;lar, önemli bir yere sahiptir. Araştırmalar SSRI&#8217;ların OKB belirtilerini azaltabildiğini göstermektedir; ancak tedaviye yanıt kişiden kişiye değişebilir ve ilaç tedavisi mutlaka psikiyatri değerlendirmesi ve takibiyle yürütülmelidir.</p>
<p>Burada önemli olan nokta şudur: İlaç, kişinin “iradesini güçlendiren” bir araç değildir. Biyolojik belirtilerin ve yoğun kaygının düzenlenmesine yardımcı olarak kişinin psikoterapötik çalışmaya daha fazla alan açmasına katkı sağlayabilir.</p>
<h3>Bilişsel Davranışçı Terapi: Takıntı Nasıl Öğreniliyor?</h3>
<p>Bilişsel Davranışçı Terapi açısından OKB&#8217;nin önemli bileşenlerinden biri, zihne gelen düşüncelerin nasıl yorumlandığıdır.</p>
<p>Hepimizin zihninden zaman zaman istemsiz, tuhaf veya rahatsız edici düşünceler geçebilir. Ancak OKB&#8217;de bu düşünceler kişiye daha tehdit edici gelebilir. Örneğin “Ya çocuğuma zarar verirsem?” düşüncesi, “Bunu düşündüğüme göre gerçekten yapabilirim” biçiminde yorumlanabilir.</p>
<p>Burada sorun düşüncenin kendisinden çok, düşünceye verilen anlamdır.</p>
<p>Salkovskis&#8217;in bilişsel modelinde özellikle aşırı sorumluluk ve zarar verme ihtimaline ilişkin inançlar önemli bir yer tutar. Kişi düşüncesini kontrol ederek olası bir felaketi önleyebileceğine inanabilir.</p>
<p>Kompulsiyonlar da bu noktada devreye girer. Kişi kaygıyı azaltmak için kontrol eder, yıkar, sorar, kaçınır veya zihinsel olarak tekrar tekrar değerlendirir. Kaygı kısa süreliğine azaldığında davranış pekişir.</p>
<p>Bu, öğrenme açısından oldukça güçlü bir mekanizmadır:</p>
<p>Düşünce → tehdit algısı → kaygı → kompulsiyon → kısa süreli rahatlama</p>
<p>Fakat rahatlama, döngünün sona ermesi değil; bir sonraki döngünün güçlenmesidir.</p>
<p>Maruz Bırakma ve Tepki Önleme (ERP) bu nedenle OKB tedavisinde önemli bir yere sahiptir. Kişi korku yaratan durumla kontrollü biçimde karşılaşırken kompulsiyonu gerçekleştirmemeyi öğrenir. Böylece zamanla kaygının her zaman bir ritüelle ortadan kaldırılması gerekmediğini deneyimler. Güncel klinik kılavuzlar da ERP içeren BDT&#8217;yi OKB&#8217;nin temel psikolojik tedavi seçeneklerinden biri olarak önermektedir.</p>
<h3>Şema Terapi Perspektifi: Takıntının Altındaki İhtiyaç</h3>
<p>Şema Terapi, belirtilerin yalnızca bugün nasıl sürdüğüne değil, kişinin kendisi, diğerleri ve dünya hakkında geliştirdiği daha derin örüntülere de bakar.</p>
<p>Young ve arkadaşlarının geliştirdiği modele göre erken dönem ihtiyaçların yeterince karşılanmaması, kişinin yaşam boyunca taşıdığı bazı uyumsuz şemaların oluşmasına zemin hazırlayabilir. Şema Terapi; bilişsel, davranışsal, yaşantısal ve ilişkisel müdahaleleri birlikte ele alan bütüncül bir yaklaşım sunar.</p>
<p>Takıntılı belirtilerle çalışan bir terapist açısından özellikle kusurluluk, yüksek standartlar, cezalandırıcılık, güvensizlik ve aşırı sorumluluk gibi temalar klinik olarak değerlendirilebilir. Ancak bunları OKB&#8217;nin doğrudan nedeni olarak görmek yerine, kişinin belirtilerini nasıl anlamlandırdığını ve hangi baş etme biçimlerini kullandığını anlamaya yardımcı olan yapılar olarak düşünmek daha doğru olacaktır.</p>
<p>Örneğin çocukluk döneminde hata yapmanın ağır biçimde eleştirildiği bir ortamda büyüyen kişi, yetişkinlikte hata yapmaya karşı aşırı hassas olabilir. “Yanlış yaparsam kötü bir şey olur” düşüncesi, kontrol davranışlarını artırabilir.</p>
<p>Burada kompulsiyon yalnızca bir davranış değildir. Aynı zamanda kişinin kendisini güvende hissetme çabasıdır.</p>
<p>Kişi kontrol ederek, temizleyerek, düzenleyerek ya da tekrar tekrar emin olmaya çalışarak içindeki belirsizliği azaltmaya çalışır. Fakat paradoksal olarak kontrol arttıkça belirsizliğe tolerans azalabilir.</p>
<p>Şema Terapi&#8217;nin katkısı tam da burada ortaya çıkar: Kişinin yalnızca kompulsiyonu bırakmasına değil, kompulsiyonun arkasındaki korkuyu, ihtiyaçları ve baş etme biçimlerini fark etmesine alan açmak.</p>
<h3>Psikanalitik Bakış: Takıntının Söyleyemediği Şey</h3>
<p>Psikanalitik kuram, obsesif belirtileri yalnızca öğrenilmiş davranışlar olarak değil, kişinin iç dünyasındaki çatışmalar ve savunmalar bağlamında da ele alır.</p>
<p>Freud&#8217;un obsesyonel nevroz üzerine çalışmaları, özellikle “Sıçan Adam” vakası, obsesif düşünceler ve ritüellerin bilinçdışı çatışmalarla ilişkisini anlamada önemli bir tarihsel zemin oluşturmuştur. Freud&#8217;a göre ego, kabul edilmesi zor dürtüler ve duygular karşısında çeşitli savunmalar geliştirebilir.</p>
<p>Bu bakış açısından takıntı bazen yalnızca “olmaması gereken bir düşünceyi engelleme” çabası değildir. Aynı zamanda suçluluk, öfke, saldırganlık, kontrol kaybı veya ayrılık gibi daha zorlayıcı duygularla baş etmenin bir yolu olabilir.</p>
<p>Örneğin kişinin “Ya birine zarar verirsem?” düşüncesi, mutlaka gerçek bir zarar verme isteğinin göstergesi değildir. Tam tersine, kişinin saldırganlık düşüncesine verdiği aşırı önem ve bundan duyduğu korku, iç dünyasında çatışmalı bir alanın bulunduğuna işaret ediyor olabilir.</p>
<p>Burada önemli bir ayrım vardır: Psikanalitik yorum, obsesyonun mutlaka gizli bir arzunun doğrudan ifadesi olduğunu söylemez. Daha çok semptomun kişinin iç dünyasında nasıl bir anlam taşıdığını araştırır.</p>
<p>Bu nedenle terapi odasında bazen soru “Kaç kez kontrol ettin?”den “Kontrol etmezsen ne olacağından korkuyorsun?”a doğru ilerler.</p>
<p>Ve bazen bu sorunun cevabı, semptomun kendisinden çok daha önemli bir yere götürür.</p>
<p>Biyoloji ve Psikolojinin Kesişiminde İyileşme</p>
<p>OKB&#8217;yi tek bir açıklama üzerinden anlamaya çalışmak, oldukça karmaşık bir tabloyu eksik bırakır.</p>
<p>Biyoloji bize beynin tehdit ve hata algılama sistemlerinin nasıl çalıştığına dair önemli bilgiler sunar. BDT, düşünce ve davranışların nasıl öğrenildiğini ve sürdürüldüğünü açıklar. Şema Terapi, kişinin erken dönem deneyimlerinin bugünkü kendilik ve ilişki örüntülerine nasıl taşındığını anlamaya yardımcı olur. Psikanalitik yaklaşım ise semptomun kişinin iç dünyasındaki anlamını ve bilinçdışı çatışmalarla olası ilişkisini araştırır.</p>
<p>Bunları birbirinin alternatifi olarak görmek yerine, farklı sorulara cevap veren perspektifler olarak değerlendirmek daha anlamlıdır.</p>
<p>Çünkü OKB&#8217;li bir kişi yalnızca “beyninde yanlış çalışan” bir sistem değildir. Aynı zamanda korkan, anlamlandırmaya çalışan, kontrol etmeye çalışan ve belirsizlik karşısında kendisini korumaya çalışan bir insandır.</p>
<p>Bu nedenle tedavinin amacı yalnızca takıntıyı susturmak değildir. Kişinin takıntıya neden bu kadar ihtiyaç duyduğunu anlayabilmesi, belirsizliğe daha fazla dayanabilmesi ve kaygı geldiğinde onu kompulsiyonlarla yönetmek zorunda olmadığını öğrenebilmesidir.</p>
<p>Belki de iyileşmenin önemli bir noktası şurada başlar:</p>
<p>“Bu düşünce neden aklıma geliyor?” sorusundan,</p>
<p>“Bu düşünce geldiğinde kendimi neden bu kadar tehdit altında hissediyorum?” sorusuna geçebilmek.</p>
<p>Çünkü bazen zihnin susturmaya çalıştığı şey yalnızca bir düşünce değildir.</p>
<p>Bazen altında bir korku, bir suçluluk, bir kontrol ihtiyacı ya da uzun zamandır karşılanmayı bekleyen bir ihtiyaç vardır.</p>
<p>Takıntıyı anlamak, o ihtiyacı dinlemekle başlar.</p>
<p>İyileşmek ise artık kendimizi korumak için aynı döngüyü sürdürmek zorunda olmadığımızı öğrenmekle mümkün hale gelir.</p>
<h3>Kaynakça</h3>
<ul class="pt-references">
<li>Kaynakça</li>
<li>Beck, A. T. (2011). Cognitive therapy of personality disorders (3rd ed.). Guilford Press.</li>
<li>Freud, S. (1955). Notes upon a case of obsessional neurosis. In J. Strachey (Ed. &amp; Trans.), The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud (Vol. 10, pp. 151–318). Hogarth Press. (Original work published 1909) National Institute of Mental Health. (n.d.). Obsessive-compulsive disorder (OCD). https://www.nimh.nih.gov/health/statistics/obsessive-compulsive-disorder-ocd</li>
<li>National Institute for Health and Care Excellence. (2005). Obsessive-compulsive disorder and body dysmorphic disorder: Treatment (CG31). https://www.nice.org.uk/guidance/cg31</li>
<li>Pittenger, C., &amp; Bloch, M. H. (2014). Pharmacological treatment of obsessive-compulsive disorder. Psychiatric Clinics of North America, 37(3), 375–391. https://doi.org/10.1016/j.psc.2014.05.006</li>
<li>Salkovskis, P. M. (1985). Obsessional-compulsive problems: A cognitive-behavioural analysis. Behaviour Research and Therapy, 23(5), 571–583. https://doi.org/10.1016/0005-7967(85)90105-6</li>
<li>Young, J. E., Klosko, J. S., &amp; Weishaar, M. E. (2003). Sc</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/obsesif-kompulsif-bozukluk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Umwelt Kavramının Psikoloji Kuramları ve Klinik Uygulama Bağlamında İncelenmesi</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/umwelt-kavraminin-psikoloji-kuramlari-ve-klinik-uygulama-baglaminda-incelenmesi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=umwelt-kavraminin-psikoloji-kuramlari-ve-klinik-uygulama-baglaminda-incelenmesi</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/umwelt-kavraminin-psikoloji-kuramlari-ve-klinik-uygulama-baglaminda-incelenmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emine ERKEK]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Jun 2026 09:46:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Algı Psikolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Anahtar Kelimeler: Umwelt]]></category>
		<category><![CDATA[Bağlanma Kuramı]]></category>
		<category><![CDATA[Öznel Gerçeklik]]></category>
		<category><![CDATA[şema terapi]]></category>
		<category><![CDATA[Varoluşçu Psikoterapi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/umwelt-kavraminin-psikoloji-kuramlari-ve-klinik-uygulama-baglaminda-incelenmesi/</guid>

					<description><![CDATA[1. Kuramsal Arka Plan: Umwelt ve Öznel Dünyanın İnşası Biyolog Jakob von Uexküll (1934/2010), organizmaların soyut ve genel bir fiziksel çevrede değil, kendilerine özgü anlamlandırılmış bir dünyada yaşadıklarını savunmuştur. Uexküll bu bağlamda iki önemli kavramsal ayrım yapar: Umgebung (nesnel, fiziksel çevre) ve Umwelt (organizmanın algıladığı ve anlamlandırdığı öznel dünya). Bir organizmanın reseptör (alıcı) ve efektör [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>1. Kuramsal Arka Plan: Umwelt ve Öznel Dünyanın İnşası</strong><br />
Biyolog Jakob von Uexküll (1934/2010), organizmaların soyut ve genel bir fiziksel çevrede değil, kendilerine özgü anlamlandırılmış bir dünyada yaşadıklarını savunmuştur. Uexküll bu bağlamda iki önemli kavramsal ayrım yapar: Umgebung (nesnel, fiziksel çevre) ve Umwelt (organizmanın algıladığı ve anlamlandırdığı öznel dünya). Bir organizmanın reseptör (alıcı) ve efektör (etki edici) sistemleri, dış dünyadaki devasa veri yığınından sadece kendisi için hayati ve anlamlı olanları seçer. Dolayısıyla, aynı fiziksel çevrede (umgebung) yan yana duran bir kene, bir köpek ve bir insanın umwelt’leri (öznel dünyaları) tamamen farklıdır. Bu yaklaşım, psikoloji literatüründeki çağdaş bilişsel, konstrüktivist (yapılandırmacı) ve fenomenolojik yaklaşımlarla doğrudan örtüşmektedir. İnsan söz konusu olduğunda umwelt, yalnızca biyolojik duyusal eşiklerle sınırlı kalmaz; dil, semboller, erken dönem yaşantılar ve inanç sistemleri aracılığıyla karmaşık bir &#8220;anlam dünyası&#8221; haline gelir. Gerçeklik, insan tarafından doğrudan ve yalın bir şekilde deneyimlenmez; her an yeniden inşa edilir.</p>
<h3><strong>2. Algı Psikolojisi ve Bilişsel Filtreler: Dünyayı Nasıl Seçiyoruz?</strong></h3>
<p>Algı psikolojisi çalışmaları, dış dünyadan gelen duyusal girdinin zihne pasif bir şekilde yansıyan bir fotoğraf olmadığını, tam aksine aktif bir seçme ve yapılandırma süreci içerdiğini kanıtlamıştır. Broadbent’in (1958) &#8220;Seçici Dikkat&#8221; modeli, zihnin dışarıdaki sınırsız uyaran dalgasına karşı bir filtre görevi gördüğünü gösterir. Benzer şekilde Bartlett (1932), zihindeki mevcut bilişsel yapıların (şemaların) yeni gelen bilgiyi nasıl eğip büktüğünü, eksikleri nasıl doldurduğunu ve beklentiler doğrultusunda algıyı nasıl şekillendirdiğini ortaya koymuştur. Bu çerçevede insanın öznel dünyası (umwelt); duyusal ve nörolojik eşikler, erken dönem ilişkisel deneyimler, yerleşik bilişsel şemalar ve anlık duygu durumları (affektif filtreler) tarafından dinamik bir biçimde şekillendirilir. Dolayısıyla, nesnel olarak tamamen aynı olaya maruz kalan iki farklı birey, kendi içsel filtrelerinin çıktısı olarak taban tabana zıt iki farklı umwelt deneyimleyebilir.</p>
<h3><strong>3. Fenomenolojik ve Varoluşçu Yaklaşım: &#8220;Dünyada-Varlık&#8221;</strong></h3>
<p>Psikoterapide danışanın içsel dünyasına odaklanmanın felsefi zeminini fenomenoloji hazırlar. Edmund Husserl, bilincin her zaman &#8220;bir şeye yönelmiş&#8221; olduğunu (yönelimsizlik) belirterek, dünyayı yaşantı içinde kurulan bir anlam alanı olarak tanımlar. Martin Heidegger (1927/2008) ise bu felsefeyi bir adım öteye taşıyarak insanı Dasein (Dünyada-varlık / Being-in-the-world) olarak kavramsallaştırır. Heidegger’e göre insan, dış dünyadan yalıtılmış, nesnelere dışarıdan bakan soyut bir özne değildir; insan, zaten her zaman bir anlam, ilişkiler ve kaygılar dünyasının içine fırlatılmıştır. Varoluşçu psikoterapinin öncülerinden Irvin Yalom (1980) ve Rollo May (1983), klinik düzlemde terapötik hedefin &#8220;nesnel gerçekliği ya da rasyonel doğruluğu&#8221; bir yargıç gibi belirlemek olmadığını vurgular. Terapistin temel görevi, danışanın kendine has, acı çeken, tıkanmış anlam dünyasını (umwelt) keşfetmek ve onun gözünden dünyayı deneyimlemektir (fenomenolojik yöntem). Psikopatoloji, bireyin kendi dünyasında var olma biçimindeki bir kısıtlanmadır.</p>
<h3><strong>4. Bağlanma Kuramı: İçsel Çalışma Modelleri ve İlişkisel Umwelt</strong></h3>
<p>John Bowlby (1969, 1973) tarafından geliştirilen Bağlanma Kuramı, umwelt kavramının erken dönem ilişkisel dünyada nasıl inşa edildiğini açıklar. Bebek, bakım verenle kurduğu ilk etkileşimler aracılığıyla hem kendisi hem de dış dünya hakkında &#8220;İçsel Çalışma Modelleri&#8221; (Internal Working Models) geliştirir. Bu modeller, bireyin yaşam boyu taşıyacağı örtük birer umwelt haritasıdır ve şu varoluşsal sorulara kalıplaşmış yanıtlar üretir: &#8220;Ben sevilmeye ve değer görülmeye layık mıyım?&#8221;, &#8220;Ötekiler ihtiyaç duyduğumda orada olacak mı, güvenilir mi?&#8221;, &#8220;İçinde yaşadığım dünya güvenli bir yer mi, yoksa tekinsiz bir kaos mu?&#8221; Ainsworth ve arkadaşlarının (1978) öncülük ettiği bağlanma araştırmaları, kaygılı ya da kaçıngan bağlanma örüntülerine sahip bireylerin sosyal çevrelerindeki nötr uyaranları bile &#8220;tehdit, reddedilme veya terk edilme&#8221; odağıyla algıladıklarını göstermektedir. Güvensiz bağlanan bir bireyin ilişkisel umwelt&#8217;i, adeta sürekli alarm durumunda olan bir radar gibi çalışır; bu da nesnel çevrenin sürekli bir tehlike alanı olarak deneyimlenmesine yol açar.</p>
<h3><strong>5. Şema Terapi: Erken Dönem Uyumsuz Şemalar ve Algısal Gözlükler</strong></h3>
<p>Jeffrey Young ve arkadaşları (2003) tarafından geliştirilen Şema Terapi, umwelt kavramına doğrudan bilişsel-duygusal bir karşılık bulur: Erken Dönem Uyumsuz Şemalar. Şemalar, çocukluk ve ergenlik döneminde karşılanmamış temel duygusal ihtiyaçlar (güvenli bağlanma, özerklik, kendini ifade etme vb.) sonucunda oluşan, kemikleşmiş kendilik ve dünya algılarıdır. Şemalar, bireyin gözüne takılan ve asla çıkaramadığı renkli birer gözlük gibidir. Örneğin: Terk Edilme Şeması, bireyin umwelt’ini &#8220;ilişkilerin her an yok olabileceği, istikrarsız bir zemin&#8221; olarak yapılandırır. Duygusal Yoksunluk Şeması, dünyayı &#8220;kimsenin beni gerçekten duymayacağı, duygusal olarak çölleşmiş bir yer&#8221; olarak algılatır. Kuşkuculuk/Kötüye Kullanma Şeması, çevreyi &#8220;insanların sürekli zarar vermek veya manipüle etmek için fırsat kolladığı tehlikeli bir cephe&#8221; haline getirir. Şemalar, &#8220;bilişsel çarpıtmalar&#8221; ve &#8220;şema odaklı veri seçimi&#8221; yoluyla kendilerini sürekli besler ve doğrular. Kişi, nesnel dünyanın kendisini değil, şemasının filtresinden süzülerek çarpıtılmış ve yeniden üretilmiş umwelt&#8217;ini yaşar.</p>
<h3><strong>6. Psikopatoloji Bağlamında Daralmış ve Katılaşmış Umwelt</strong></h3>
<p>Klinik uygulamada psikopatolojiler, bireyin esnekliğini kaybetmesi ve umwelt’inin dramatik bir şekilde daralması olarak yeniden okunabilir: Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB), travma, bireyin güvenli umwelt haritasını parçalar. Bireyin dünyası tamamen &#8220;tehdit ve tetikleyiciler&#8221; eksenine sıkışır; çevre artık keşfedilecek bir yer değil, sadece kaçınılması gereken tehlikeler yığınıdır (American Psychiatric Association [APA], 2022). Depresyon, Aaron Beck’in (1967) tanımladığı &#8220;Olumsuz Bilişsel Üçlü&#8221; (kendine, dünyaya ve geleceğe yönelik negatif algı), depresif bireyin umwelt’ini tamamen karanlık, çaresiz ve kayıplarla dolu bir matrise dönüştürür. Olumlu uyaranlar filtreye takılır ve içeri sızamaz. Anksiyete Bozuklukları, belirsizliğe tahammülsüzlük ve felaketleştirme senaryoları nedeniyle umwelt, olasılıklar dünyası olmaktan çıkar; sürekli savunma yapılması gereken kriz senaryolarına indirgenir.</p>
<h3><strong>7. Klinik Çıkarımlar ve Terapötik Müdahale</strong></h3>
<p>Umwelt perspektifinden bakıldığında psikoterapi; danışana &#8220;nesnel gerçeğin ne olduğunu öğretmek&#8221; ya da sadece semptomatik düzeyde davranış değiştirmek değildir. Etkili bir terapötik müdahale (ister Şema Terapi’deki yeniden ebeveynlik ve yaşantısal teknikler, ister Duygu Odaklı Terapi’deki duygusal dönüşüm, ister Varoluşçu analizdeki anlam inşası olsun) bireyin katılaşmış, daralmış ve acı veren umwelt’ini esnetmeyi ve genişletmeyi hedefler. Terapist ile kurulan güvenli bağ, danışanın içsel çalışma modellerini onararak dünyayı yeniden &#8220;güvenli ve keşfedilebilir&#8221; bir yer olarak deneyimlemesine kapı açar. Şemaların fark edilmesi ve modifikasyonları, danışanın gözündeki eski gözlükleri çıkarmasını, dış dünyadaki (umgebung) yeni, besleyici ve olumlu verileri algılamasını sağlar. Sonuç olarak psikoterapi, nesnel dünyayı değiştirmekten ziyade, o dünyayı algılayan içsel mimariyi dönüştürerek bireye daha geniş, özgür ve yaşanabilir bir öznel dünya (umwelt) armağan eder.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/umwelt-kavraminin-psikoloji-kuramlari-ve-klinik-uygulama-baglaminda-incelenmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Grandiyözitenin Ardındaki Kırılganlık Narsisizme Gelişimsel ve Dinamik Bir Yaklaşım</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/grandiyozitenin-ardindaki-kirilganlik-narsisizme-gelisimsel-ve-dinamik-bir-yaklasim/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=grandiyozitenin-ardindaki-kirilganlik-narsisizme-gelisimsel-ve-dinamik-bir-yaklasim</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/grandiyozitenin-ardindaki-kirilganlik-narsisizme-gelisimsel-ve-dinamik-bir-yaklasim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emine ERKEK]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 May 2026 21:35:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Klinik Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=36251</guid>

					<description><![CDATA[1. Giriş Narsisizm, klinik pratikte sıkça karşılaşılan ancak çoğu zaman indirgemeci bir şekilde yorumlanan bir yapıdır. Mitolojik kökeni Narkissos anlatısına dayansa da, psikanalitik literatürde narsisizm statik bir özellikten ziyade dinamik ve gelişimsel bir süreç olarak ele alınır. Freud’un (1914/1957) birincil ve ikincil narsisizm ayrımı, kavramın ilk sistematik çerçevesini sunmuş; ancak sonraki kuramcılar narsisizmi dürtü ekonomisinden [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1. Giriş</p>
<p>Narsisizm, klinik pratikte sıkça karşılaşılan ancak çoğu zaman indirgemeci bir şekilde yorumlanan bir yapıdır. Mitolojik kökeni Narkissos anlatısına dayansa da, psikanalitik literatürde narsisizm statik bir özellikten ziyade dinamik ve gelişimsel bir süreç olarak ele alınır. Freud’un (1914/1957) birincil ve ikincil narsisizm ayrımı, kavramın ilk sistematik çerçevesini sunmuş; ancak sonraki kuramcılar narsisizmi dürtü ekonomisinden çıkararak nesne ilişkileri ve kendilik gelişimi bağlamında yeniden tanımlamıştır.</p>
<p>Klinik ortamda narsistik yapı; eleştiriye aşırı duyarlılık, dış onaya bağımlılık, empatik sınırlılık ve kırılgan özsaygı ile kendini gösterebilir. Bununla birlikte, bu belirtilerin ardında çoğu zaman parçalanma kaygısı, değersizlik duygusu ve nesne kaybına ilişkin yoğun korkular yer alır. Bu makalede narsisizm, gelişimsel bir perspektifle ele alınarak temel psikanalitik kuramcıların katkıları karşılaştırmalı biçimde tartışılacaktır.</p>
<p>2. Kuramsal Çerçeve</p>
<p>2.1. Melanie Klein: İlkel Savunmalar ve Haset</p>
<p>Melanie Klein (1930), klasik Freudyen görüşten farklı olarak bebeğin yaşamın en başından itibaren nesne ilişkileri içinde olduğunu savunur. Bu yaklaşım, narsisizmi nesnesiz bir içe çekilme hâli olarak değil; ilkel savunmalarla örgütlenmiş özgül bir ilişki biçimi olarak kavrar.</p>
<p>Klein’a (1946) göre paranoid-şizoid konumda bebek, yoğun saldırgan dürtüler ve haset duygularıyla başa çıkabilmek için bölme (splitting) mekanizmasını kullanır. İyi ve kötü nesne temsilleri birbirinden ayrılır. Narsistik yapılanmada birey, haset duyduğu iyi nesnenin özelliklerini yansıtmalı özdeşim yoluyla içselleştirirken, nesneye bağımlılığını inkâr eder. Ortaya çıkan kendine yeterlilik illüzyonu, dış nesneye duyulan ihtiyaç ve kayıp korkusuna karşı savunma işlevi görür. Bu çerçevede narsisizm, erken dönem parçalanma kaygısına karşı geliştirilen bir organizasyon olarak anlaşılır.</p>
<p>2.2. Margaret Mahler: Ayrılma–Bireyleşme ve Yeniden Yakınlaşma Krizi</p>
<p>Mahler, Pine ve Bergman (1975), çocuğun psikolojik doğumunu ayrılma–bireyleşme süreciyle açıklar. Bu süreçte çocuk, simbiyotik birlik deneyiminden çıkarak ayrı bir kendilik olarak yapılaşır.</p>
<p>Özellikle yeniden yakınlaşma (rapprochement) alt evresi (yaklaşık 15–24 ay), narsisizmin gelişimsel kökenleri açısından kritik görülür. Çocuk hem özerklik arzusunu yaşar hem de bakım verenin duygusal güvenliğine ihtiyaç duyar. Eğer bakım veren, çocuğun bireyleşme girişimlerini tehdit olarak algılar ve sevgisini geri çekerse, çocuk omnipotent kendilik algısında ciddi bir kırılma yaşar. Bu kırılma, ilerleyen yaşamda kronik onay arayışı, ayrışma kaygısı ve eleştiriye aşırı duyarlılık biçiminde kendini gösterebilir (Mahler et al., 1975).</p>
<p>Mahler’in yaklaşımı narsisizmi sabit bir kişilik özelliği olarak değil, gelişimsel bir duraklama veya yapısal kırılma olarak konumlandırır.</p>
<p>2.3. Heinz Kohut: Empatik Yoksunluk ve Kendilik Nesneleri</p>
<p>Heinz Kohut (1971, 1977), narsisizmi dürtü çatışmalarından ziyade kendilik gelişimindeki eksiklikler üzerinden açıklar. Ona göre sağlıklı narsisizm, gelişimsel bir gerekliliktir. Patoloji, empatik çevresel başarısızlıklar sonucunda ortaya çıkar.</p>
<p>Kohut’a (1971) göre çocuk iki temel kendilik nesnesi deneyimine ihtiyaç duyar:</p>
<ol>
<li>Yansıtılma (mirroring): Çocuğun büyüklük duygusunun empatik biçimde onaylanması.</li>
<li>İdealizasyon: Güçlü ve sakin bir ebeveyn figürüne sığınabilme deneyimi.</li>
</ol>
<p>Bu ihtiyaçların kronik biçimde karşılanmaması, kendilik bütünlüğünde kırılmalara yol açar (Kohut, 1977). Grandiyöz yapı, dağılma tehdidi altındaki kendiliği bir arada tutma çabasıdır. Bu perspektifte narsistik belirtiler, savunmadan çok eksik gelişmiş bir yapının kompansasyonudur.</p>
<p>2.4. James F. Masterson: Sahte Kendilik ve Terk Edilme Depresyonu</p>
<p>Masterson (1981, 1993), Mahler’in gelişimsel modelini klinik tanı ve tedavi yaklaşımına dönüştürmüştür. Ona göre narsistik yapılanmanın merkezinde terk edilme depresyonu yer alır. Çocuk özerklik girişiminde bulunduğunda ebeveyn sevgisini geri çekerse, iki seçenekle karşı karşıya kalır: gerçek kendiliğini ifade edip sevgiyi kaybetmek ya da ebeveyn beklentilerine uyum sağlayarak sahte bir kendilik geliştirmek.</p>
<p>Narsistik yapı ikinci yolu seçer. Grandiyöz ya da gizli narsisistik örüntüler, gerçek kendiliğin üzerini örten savunma yapılanmalarıdır (Masterson, 1993). “Gizli narsisizm” tanımı, narsisizmin her zaman dışa dönük ve gösterişli olmadığını; kırılgan, boyun eğici ve pasif formlarının da bulunduğunu vurgular.</p>
<p>3. Klinik Tartışma</p>
<p>Dört kuram karşılaştırıldığında ortak bir tema ortaya çıkar: narsisizm, erken gelişimsel ilişkilerde yaşanan kırılmalara karşı geliştirilen bir kendilik organizasyonudur. Ancak müdahale biçimleri kuramsal farklılıklara göre değişir.</p>
<ul>
<li>Klein’cı yaklaşım, aktarımda ortaya çıkan bölme ve yansıtmalı özdeşimleri yorumlamaya odaklanır.</li>
<li>Kohutçu yaklaşım, erken yüzleştirmelerin retraumatizasyon yaratabileceğini savunur; empatik eşlik ve aynalanma temel müdahaledir (Kohut, 1977).</li>
<li>Mastersoncı yaklaşım ise sahte kendilik savunmalarını şefkatli fakat net biçimde yüzleştirerek hastayı terk edilme depresyonuyla temas ettirmeyi amaçlar (Masterson, 1981).</li>
</ul>
<p>Bu farklılıklar, narsistik yapının terapötik ilişkide nasıl ele alınacağı konusunda klinisyene yön verir. Özellikle empatik kırılganlık ile savunmacı grandiyözite arasındaki hassas denge, tedavinin seyrini belirler.</p>
<p>4. Sonuç</p>
<p>Narsisizm, yüzeyde görülen büyüklüklenme ve hak iddia etme eğilimlerinden ibaret değildir. Nesne ilişkileri, ayrılma–bireyleşme süreci ve kendilik gelişimi perspektiflerinden bakıldığında; narsistik yapı, erken dönemde yaşanan empatik eksikliklere ve gelişimsel travmalara karşı geliştirilmiş bir hayatta kalma organizasyonudur.</p>
<p>Klein’ın ilkel savunmaları, Mahler’in yeniden yakınlaşma krizi, Kohut’un empatik yoksunluk vurgusu ve Masterson’ın sahte kendilik kavramı birlikte ele alındığında; narsisistik bireyin temel meselesinin parçalanma ve terk edilme korkusu olduğu görülür. Klinik pratiğin temel görevi, grandiyöz maskeyi kırmak değil; maskenin ardındaki kırılgan kendiliğin güvenli bir terapötik ilişki içinde bütünleşmesine eşlik etmektir.</p>
<h3>Kaynakça</h3>
<ul class="pt-references">
<li>Freud, S. (1957). On narcissism: An introduction. In J. Strachey (Ed. &amp; Trans.), The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud (Vol. 14, pp. 67–102). Hogarth Press. (Original work published 1914)</li>
<li>Klein, M. (1930). The psycho-analysis of children. Hogarth Press.</li>
<li>Klein, M. (1946). Notes on some schizoid mechanisms. International Journal of Psychoanalysis, 27, 99–110.</li>
<li>Kohut, H. (1971). The analysis of the self. International Universities Press.</li>
<li>Kohut, H. (1977). The restoration of the self. International Universities Press.</li>
<li>Mahler, M. S., Pine, F., &amp; Bergman, A. (1975). The psychological birth of the human infant: Symbiosis and individuation. Basic Books.</li>
<li>Masterson, J. F. (1981). The narcissistic and borderline disorders: An integrated developmental approach. Brunner/Mazel.</li>
<li>Masterson, J. F. (1993). The emerging self: A developmental, self, and object relations approach to the treatment of the closet narcissistic disorder of the self. Brunner/Mazel</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/grandiyozitenin-ardindaki-kirilganlik-narsisizme-gelisimsel-ve-dinamik-bir-yaklasim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zan: Erken Dönem Şemalar ve Bilişsel Çarpıtmalar Bağlamında Psikolojik Bir Değerlendirme</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/zan-erken-donem-semalar-ve-bilissel-carpitmalar-baglaminda-psikolojik-bir-degerlendirme/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=zan-erken-donem-semalar-ve-bilissel-carpitmalar-baglaminda-psikolojik-bir-degerlendirme</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/zan-erken-donem-semalar-ve-bilissel-carpitmalar-baglaminda-psikolojik-bir-degerlendirme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emine ERKEK]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Apr 2026 21:45:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[⁠Zihin ve Davranış]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=31309</guid>

					<description><![CDATA[Giriş İnsan zihni belirsizliğe dayanmakta zorlanır. Bilgi eksikse yorum üretir; boşluk varsa anlam kurar. Günlük hayatta sıkça kullandığımız “zan” kavramı, tam olarak bu noktada ortaya çıkar. Zan, kesin bilgiye dayanmayan kanaattir. Doğru olabilir; ama kanıtlanmış değildir. Sorun zan üretmek değil, onu gerçeklik yerine koymaktır. Psikolojik açıdan zan, otomatik düşünce üretimi, niyet atfetme ve bilişsel çarpıtma [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="container">
<div id="model-response-message-contentr_485953415cbce56c" class="markdown markdown-main-panel stronger enable-updated-hr-color" dir="ltr" aria-live="polite" aria-busy="false">
<h2 data-path-to-node="1"><b data-path-to-node="1" data-index-in-node="0">Giriş</b></h2>
<p data-path-to-node="2">İnsan zihni belirsizliğe dayanmakta zorlanır. Bilgi eksikse yorum üretir; boşluk varsa anlam kurar. Günlük hayatta sıkça kullandığımız “zan” kavramı, tam olarak bu noktada ortaya çıkar. Zan, kesin bilgiye dayanmayan kanaattir. Doğru olabilir; ama kanıtlanmış değildir. Sorun zan üretmek değil, onu gerçeklik yerine koymaktır.</p>
<p data-path-to-node="3">Psikolojik açıdan zan, otomatik düşünce üretimi, niyet atfetme ve bilişsel çarpıtma süreçleriyle doğrudan ilişkilidir. Daha derine inildiğinde ise zan üretiminin kökleri erken dönem uyum bozucu şemalara kadar uzanır. Bu yazıda zan kavramını; bilişsel davranışçı model ve <b data-path-to-node="3" data-index-in-node="271">şema terapi</b> perspektifiyle ele alacak, özellikle suizan eğiliminin hangi şematik yapılardan beslendiğini tartışacağım.</p>
<h2 data-path-to-node="5"><b data-path-to-node="5" data-index-in-node="0">Zan: Bilişsel Bir Yorum Mekanizması</b></h2>
<p data-path-to-node="6">Zan, epistemolojik olarak bilgi ile cehalet arasında yer alır; psikolojik olarak ise otomatik düşünceye karşılık gelir. Kişi bir olayı yaşar, zihin hızla anlam üretir ve bu anlam çoğu zaman sorgulanmadan kabul edilir.</p>
<ul data-path-to-node="7">
<li>
<p data-path-to-node="7,0,0">Mesaj geç gelir.</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="7,1,0">Yüz ifadesi değişir.</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="7,2,0">Ses tonu sertleşir.</p>
</li>
</ul>
<p data-path-to-node="8">Zihin devreye girer:</p>
<ul data-path-to-node="9">
<li>
<p data-path-to-node="9,0,0">“Beni önemsemiyor.”</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="9,1,0">“Kesin bana kırıldı.”</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="9,2,0">“Uzaklaşıyor.”</p>
</li>
</ul>
<p data-path-to-node="10">Burada olan şey bilgi değil, yorumdur. Ancak yorum, duyguyla birleştiğinde gerçek gibi hissedilir. Çünkü duygusal beyin, yorum ile olguyu ayırt etmez. Bu noktada zan, duygusal düzenleme mekanizması gibi çalışır: Belirsizliği azaltır ama çoğu zaman hatalı kesinlik üretir.</p>
<h2 data-path-to-node="12"><b data-path-to-node="12" data-index-in-node="0">Hüsn-ü Zan ve Suizan: İki Farklı Bilişsel Eğilim</b></h2>
<p data-path-to-node="13">Zan nötr bir süreçtir. Onu işlevsel ya da işlevsiz yapan yönelimdir.</p>
<h4 data-path-to-node="14"><b data-path-to-node="14" data-index-in-node="0">Hüsn-ü Zan</b></h4>
<p data-path-to-node="15">Hüsn-ü zan, kanıt eksikliğinde olumsuz yorumu otomatikleştirmemektir. <b data-path-to-node="15" data-index-in-node="70">Bilişsel esneklik</b> içerir. Alternatif açıklamaya alan açar.</p>
<ul data-path-to-node="16">
<li>
<p data-path-to-node="16,0,0">“Belki yoğundur.”</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="16,1,0">“Henüz bilmiyorum.”</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="16,2,0">“Netleşmeden karar vermeyeyim.”</p>
</li>
</ul>
<p data-path-to-node="17">Bu yaklaşım güveni besler, ilişkileri korur ve duygusal regülasyonu destekler. Psikolojik sağlamlıkla ilişkilidir.</p>
<h4 data-path-to-node="18"><b data-path-to-node="18" data-index-in-node="0">Suizan</b></h4>
<p data-path-to-node="19">Suizan ise kanıt olmadan olumsuz niyet atfetmektir. Tehdit algısı yüksektir. Yorum hızla kesinliğe dönüşür.</p>
<ul data-path-to-node="20">
<li>
<p data-path-to-node="20,0,0">“Beni umursamıyor.”</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="20,1,0">“Kesin soğudu.”</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="20,2,0">“Yine terk edileceğim.”</p>
</li>
</ul>
<p data-path-to-node="21">Suizan çoğu zaman bugüne ait değildir. Geçmiş deneyimlerin bugüne yansımasıdır. İşte bu noktada erken dönem uyum bozucu şemalar devreye girer.</p>
<h2 data-path-to-node="23"><b data-path-to-node="23" data-index-in-node="0">Erken Dönem Uyum Bozucu Şemalar ve Zan</b></h2>
<p data-path-to-node="24">Jeffrey Young’ın şema kuramına göre erken dönem uyum bozucu şemalar, çocuklukta gelişen ve yaşam boyu tekrar eden derin inanç kalıplarıdır. Zan üretimi çoğu zaman bu şematik altyapıdan beslenir.</p>
<p data-path-to-node="25"><b data-path-to-node="25" data-index-in-node="0">1. Terk Edilme / İstikrarsızlık Şeması</b> Bu şemaya sahip bireyler, yakın ilişkilerde süreklilik konusunda kaygı yaşar. Belirsizlik, otomatik olarak “terk edilme” şeklinde yorumlanır. Mesaj geç geldiğinde: “Uzaklaşıyor.” Burada zan, mevcut olaya değil, eski kayba dayanır.</p>
<p data-path-to-node="26"><b data-path-to-node="26" data-index-in-node="0">2. Güvensizlik / Kötüye Kullanılma Şeması</b> Bu şemada kişi, başkalarının zarar vereceğine inanır. Nötr davranışlar bile tehdit olarak algılanır.</p>
<ul data-path-to-node="27">
<li>
<p data-path-to-node="27,0,0">“Kesin arkamdan iş çeviriyor.”</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="27,1,0">“Bana bilerek böyle yaptı.” Suizan bu şemada kronikleşmeye meyillidir.</p>
</li>
</ul>
<p data-path-to-node="28"><b data-path-to-node="28" data-index-in-node="0">3. Kusurluluk / Utanç Şeması</b> Kişi kendini yetersiz ve değersiz görür. Bu durumda yorumlar içselleştirilir.</p>
<ul data-path-to-node="29">
<li>
<p data-path-to-node="29,0,0">“Ses tonu değişti çünkü benden sıkıldı.”</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="29,1,0">“Ben zaten yeterli değilim.” Burada zan, dış gerçekliği değil, kişinin özdeğer algısını yansıtır.</p>
</li>
</ul>
<p data-path-to-node="30"><b data-path-to-node="30" data-index-in-node="0">4. Duygusal Yoksunluk Şeması</b> Kişi, ihtiyaçlarının karşılanmayacağına inanır. İlgi azalması ihtimali büyütülür.</p>
<ul data-path-to-node="31">
<li>
<p data-path-to-node="31,0,0">“Beni anlamıyor.”</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="31,1,0">“Zaten kimse yanımda kalmaz.” Bu şemada suizan, yalnızlık korkusunun düşünce formudur.</p>
</li>
</ul>
<h2 data-path-to-node="33"><b data-path-to-node="33" data-index-in-node="0">Zan ve Bilişsel Çarpıtmalar</b></h2>
<p data-path-to-node="34">Bilişsel davranışçı model zanı iki temel çarpıtma üzerinden açıklar:</p>
<ol start="1" data-path-to-node="35">
<li>
<p data-path-to-node="35,0,0"><b data-path-to-node="35,0,0" data-index-in-node="0">Zihin Okuma:</b> Karşıdakinin düşüncesini kanıtsız biçimde bildiğini varsayma.</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="35,1,0"><b data-path-to-node="35,1,0" data-index-in-node="0">Falcılık:</b> Geleceği kesin ve olumsuz biçimde tahmin etme.</p>
</li>
</ol>
<p data-path-to-node="36">Her iki durumda da kişi yorumu gerçeklik gibi yaşar. Şema aktive olduğunda bilişsel çarpıtma hızlanır; çarpıtma hızlandığında zan kesinleşir.</p>
<h2 data-path-to-node="38"><b data-path-to-node="38" data-index-in-node="0">Tartışma: Zan Neden Bu Kadar İkna Edici?</b></h2>
<p data-path-to-node="39">Zan ikna edicidir çünkü duyguyla birlikte çalışır. Şema aktive olduğunda bedensel kaygı artar; kaygı artınca zihin açıklama üretir; üretilen açıklama kaygıyı geçici olarak düşürür. Böylece kişi “bulduğunu” sanır.</p>
<p data-path-to-node="40">Bu döngü şu şekilde işler: <b data-path-to-node="40" data-index-in-node="27">Şema → Duygusal tetiklenme → Otomatik yorum (zan) → Geçici rahatlama → Pekişme</b></p>
<p data-path-to-node="41">Sorun şu: Kişi yorumu test etmezse, zan zamanla karakter özelliği gibi görünmeye başlar. “Ben sezgiselim” der; oysa çoğu zaman sezgi değil, şema konuşur. Hüsn-ü zan ise bilişsel yeniden yapılandırmaya benzer. Alternatif üretir. Kesinliği askıya alır. Belirsizliğe tolerans geliştirir.</p>
<h2 data-path-to-node="43"><b data-path-to-node="43" data-index-in-node="0">Klinik Çıkarımlar</b></h2>
<p data-path-to-node="44">Terapi sürecinde temel müdahale alanları şunlardır:</p>
<ul data-path-to-node="45">
<li>
<p data-path-to-node="45,0,0">Otomatik düşüncenin yakalanması</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="45,1,0">Kanıt analizi</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="45,2,0">Şema bağlantısının kurulması</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="45,3,0">Alternatif yorum üretimi</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="45,4,0">Belirsizlik toleransının artırılması</p>
</li>
</ul>
<p data-path-to-node="46">Danışanın en kritik farkındalığı şudur: “Bu düşünce bana tanıdık geliyor.” Tanıdıklık çoğu zaman geçmişe aittir, bugüne değil.</p>
<h2 data-path-to-node="48"><b data-path-to-node="48" data-index-in-node="0">Sonuç</b></h2>
<p data-path-to-node="49">Zan, zihnin belirsizlik karşısında ürettiği doğal bir mekanizmadır. Ancak her zan gerçeği temsil etmez. Özellikle erken dönem uyum bozucu şemalar aktive olduğunda suizan artar ve kişi bugünü geçmişin filtresinden okumaya başlar. Psikolojik olgunluk, düşünce ile olgu arasındaki mesafeyi fark edebilme kapasitesidir. Zanı bastırmak değil; onu görmek, kökenini anlamak ve test edebilmek esastır. Sonuç olarak zan kaçınılmazdır; fakat <b data-path-to-node="49" data-index-in-node="432">şematik farkındalık</b> geliştiğinde yönetilebilir ve dönüştürülebilir bir bilişsel süreçtir.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/zan-erken-donem-semalar-ve-bilissel-carpitmalar-baglaminda-psikolojik-bir-degerlendirme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Savaşın Gölgesinde Çocukluk: Küresel Krizlerin Çocuk Psikolojisi Üzerindeki Yıkıcı Etkileri</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/savasin-golgesinde-cocukluk-kuresel-krizlerin-cocuk-psikolojisi-uzerindeki-yikici-etkileri/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=savasin-golgesinde-cocukluk-kuresel-krizlerin-cocuk-psikolojisi-uzerindeki-yikici-etkileri</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/savasin-golgesinde-cocukluk-kuresel-krizlerin-cocuk-psikolojisi-uzerindeki-yikici-etkileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emine ERKEK]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Mar 2026 21:55:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Travma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=28960</guid>

					<description><![CDATA[Giriş Çocukluk, bireyin hem biyolojik hem de psikososyal gelişiminin en kritik evresidir. Bu dönem, güvenli bağlanma, kimlik gelişimi ve duygusal düzenleme becerilerinin temellerinin atıldığı bir süreçtir. Ancak günümüzde milyonlarca çocuk, savaş, yoksulluk, göç ve ihmal gibi ağır yaşam koşulları altında büyümektedir. Özellikle son yıllarda yoğunlaşan İsrail-Filistin çatışmaları ve bölgesel gerilimler (İran merkezli çatışma dinamikleri dahil), [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2 data-path-to-node="2"><b data-path-to-node="2" data-index-in-node="0">Giriş</b></h2>
<p data-path-to-node="3">Çocukluk, bireyin hem biyolojik hem de psikososyal gelişiminin en kritik evresidir. Bu dönem, güvenli bağlanma, kimlik gelişimi ve duygusal düzenleme becerilerinin temellerinin atıldığı bir süreçtir. Ancak günümüzde milyonlarca çocuk, savaş, yoksulluk, göç ve ihmal gibi ağır yaşam koşulları altında büyümektedir. Özellikle son yıllarda yoğunlaşan İsrail-Filistin çatışmaları ve bölgesel gerilimler (İran merkezli çatışma dinamikleri dahil), çocukların maruz kaldığı <b data-path-to-node="3" data-index-in-node="467">travmatik deneyimlerin</b> boyutu daha da derinleştirmiştir.</p>
<p data-path-to-node="4">UNICEF ve World Health Organization verilerine göre, dünya genelinde yüz milyonlarca çocuk savaş, zorunlu göç ve insani krizler nedeniyle temel haklarından mahrum kalmaktadır. Bu durum yalnızca fiziksel güvenliği değil, aynı zamanda çocukların psikolojik bütünlüğünü de tehdit etmektedir.</p>
<h2 data-path-to-node="6"><b data-path-to-node="6" data-index-in-node="0">Gelişme</b></h2>
<h3 data-path-to-node="7"><b data-path-to-node="7" data-index-in-node="0">1. Savaşın Çocukluk Deneyimine Etkisi</b></h3>
<p data-path-to-node="8">Savaş ortamında büyüyen çocuklar, sürekli tehdit algısı altında yaşar. Bombardıman sesleri, kayıplar, yerinden edilme ve belirsizlik; çocukların dünyayı güvenli bir yer olarak algılamasını engeller. Özellikle Gazze gibi yoğun çatışma bölgelerinde çocuklar, tekrar eden travmatik maruziyet nedeniyle kronik stres durumuna girmektedir.</p>
<p data-path-to-node="9">Araştırmalar, savaş bölgelerinde yaşayan çocuklarda şu psikolojik etkilerin yaygın olduğunu göstermektedir:</p>
<ul data-path-to-node="10">
<li>
<p data-path-to-node="10,0,0">Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="10,1,0">Anksiyete bozuklukları</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="10,2,0">Depresyon</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="10,3,0">Duygusal donukluk ve dissosiyasyon</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="10,4,0">Davranışsal sorunlar (agresyon, içe kapanma)</p>
</li>
</ul>
<p data-path-to-node="11">American Psychological Association, uzun süreli travmaya maruz kalan çocukların beyin gelişiminde kalıcı değişiklikler oluşabileceğini belirtmektedir. Özellikle amigdala ve prefrontal korteks arasındaki dengenin bozulması, <b data-path-to-node="11" data-index-in-node="223">duygusal regülasyon</b> becerilerini zayıflatmaktadır.</p>
<h3 data-path-to-node="12"><b data-path-to-node="12" data-index-in-node="0">2. Güncel Savaşların (İsrail–Filistin ve İran Gerilimi) Çocuklar Üzerindeki Etkisi</b></h3>
<p data-path-to-node="13">Son dönemde artan Gazze Savaşı, çocuklar açısından benzersiz bir insani kriz yaratmıştır. Yoğun bombardıman, sağlık sisteminin çökmesi ve temel ihtiyaçlara erişimin kısıtlanması, çocukların hem fiziksel hem psikolojik bütünlüğünü tehdit etmektedir.</p>
<p data-path-to-node="14">Bu bağlamda:</p>
<ul data-path-to-node="15">
<li>
<p data-path-to-node="15,0,0">Çocuklar aile üyelerini kaybetmekte (yas travması)</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="15,1,0">Sürekli ölüm tehdidi altında yaşamaktadır (hipervijilans)</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="15,2,0">Eğitimden kopmaktadır (gelişimsel gerileme)</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="15,3,0">Güvenli bağlanma figürlerini kaybetmektedir (bağlanma travması)</p>
</li>
</ul>
<p data-path-to-node="16">İran merkezli bölgesel gerilimlerin tırmanması ise çatışma alanlarını genişleterek daha fazla çocuğun dolaylı travmaya maruz kalmasına neden olmaktadır. Bu durum “ikincil travmatizasyon” olarak tanımlanır; çocuklar doğrudan savaşta olmasa bile sürekli kriz haberleri, göç dalgaları ve toplumsal kaygıdan etkilenir.</p>
<h3 data-path-to-node="17"><b data-path-to-node="17" data-index-in-node="0">3. Zorunlu Göç ve Kimlik Travması</b></h3>
<p data-path-to-node="18">Savaşın en yıkıcı sonuçlarından biri zorunlu göçtür. UNHCR verilerine göre, milyonlarca çocuk mülteci statüsünde yaşamaktadır.</p>
<p data-path-to-node="19">Göç eden çocuklarda:</p>
<ul data-path-to-node="20">
<li>
<p data-path-to-node="20,0,0">Aidiyet kaybı</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="20,1,0">Kimlik karmaşası</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="20,2,0">Dil ve kültür uyum sorunları</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="20,3,0">Sosyal dışlanma</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="20,4,0">Eğitim kopukluğu</p>
</li>
</ul>
<p data-path-to-node="21">gibi sorunlar sık görülmektedir. Bu durum yalnızca bireysel değil, kuşaklar arası bir travma döngüsünü de tetiklemektedir.</p>
<h3 data-path-to-node="22"><b data-path-to-node="22" data-index-in-node="0">4. İhmal, İstismar ve Sistemik Kırılganlık</b></h3>
<p data-path-to-node="23">Savaş ortamları, çocukların istismara açık hale geldiği zeminlerdir. Fiziksel, cinsel ve duygusal istismar oranları çatışma bölgelerinde belirgin şekilde artmaktadır.</p>
<p data-path-to-node="24">UNICEF raporlarına göre:</p>
<ul data-path-to-node="25">
<li>
<p data-path-to-node="25,0,0">Çocuk işçiliği artar</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="25,1,0">Erken yaşta evlilikler yaygınlaşır</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="25,2,0">İnsan ticareti riski yükselir</p>
</li>
</ul>
<p data-path-to-node="26">Bu durum, çocukların yalnızca bugünkü değil, gelecekteki yaşam kalitesini de ciddi şekilde tehdit eder.</p>
<h2 data-path-to-node="28"><b data-path-to-node="28" data-index-in-node="0">Tartışma</b></h2>
<p data-path-to-node="29">Savaşın çocuklar üzerindeki etkileri yalnızca bireysel travma ile sınırlı değildir; bu durum toplumsal ve küresel düzeyde uzun vadeli sonuçlar doğurur. Travmatize olmuş çocuklar:</p>
<ul data-path-to-node="30">
<li>
<p data-path-to-node="30,0,0">Güven duygusu zayıf bireyler olarak yetişebilir</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="30,1,0">Şiddeti normalleştirebilir</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="30,2,0">Toplumsal uyumda zorluk yaşayabilir</p>
</li>
</ul>
<p data-path-to-node="31">Bu bağlamda, savaş yalnızca bugünü değil, geleceğin toplumsal yapısını da şekillendirmektedir.</p>
<p data-path-to-node="32">Psikolojik müdahalelerde:</p>
<ul data-path-to-node="33">
<li>
<p data-path-to-node="33,0,0">Travma odaklı bilişsel davranışçı terapi (TF-CBT)</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="33,1,0">Oyun terapisi</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="33,2,0">Sanat terapisi</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="33,3,0">Topluluk temelli destek programları</p>
</li>
</ul>
<p data-path-to-node="34">etkili yaklaşımlar arasında yer almaktadır. Ancak bu müdahalelerin sürdürülebilir olması için politik ve yapısal destek şarttır. Bu süreçte çocukların yeniden kendilerini güvende hissetmelerini sağlamak, <b data-path-to-node="34" data-index-in-node="204">psikososyal destek</b> mekanizmalarının etkinliğine bağlıdır.</p>
<h2 data-path-to-node="36"><b data-path-to-node="36" data-index-in-node="0">Sonuç</b></h2>
<p data-path-to-node="37">Çocuklar, savaşların en savunmasız ve en görünmez mağdurlarıdır. Onlar, seçmedikleri bir dünyanın sonuçlarını taşımak zorunda bırakılmaktadır. Günümüzde yaşanan çatışmalar, özellikle İsrail-Filistin çatışmaları ve bölgesel gerilimler, çocukların yaşam hakkını, gelişim hakkını ve psikolojik bütünlüğünü tehdit etmektedir.</p>
<p data-path-to-node="38">Çocukları korumak, yalnızca insani bir sorumluluk değil; aynı zamanda sürdürülebilir bir gelecek inşa etmenin temel koşuludur. Çünkü korunamayan her çocuk, aslında kaybedilen bir gelecektir.</p>
<h2 data-path-to-node="40"><b data-path-to-node="40" data-index-in-node="0">Kaynakça</b></h2>
<p data-path-to-node="41">American Psychological Association. (2020). <i data-path-to-node="41" data-index-in-node="44">Stress in America: The impact of discrimination and trauma on children.</i> APA Publishing.</p>
<p data-path-to-node="42">Betancourt, T. S., &amp; Khan, K. T. (2008). The mental health of children affected by armed conflict. <i data-path-to-node="42" data-index-in-node="99">Child and Adolescent Psychiatric Clinics</i>, 17(1), 27–44. <a class="ng-star-inserted" href="https://doi.org/10.1016/j.chc.2007.07.003" target="_blank" rel="noopener" data-hveid="0" data-ved="0CAAQ_4QMahgKEwi0o8aDp7iTAxUAAAAAHQAAAAAQvgM">https://doi.org/10.1016/j.chc.2007.07.003</a></p>
<p data-path-to-node="43">Masten, A. S., &amp; Narayan, A. J. (2012). Child development in the context of disaster, war, and terrorism. <i data-path-to-node="43" data-index-in-node="106">Annual Review of Psychology</i>, 63, 227–257. <a class="ng-star-inserted" href="https://doi.org/10.1146/annurev-psych-120710-100356" target="_blank" rel="noopener" data-hveid="0" data-ved="0CAAQ_4QMahgKEwi0o8aDp7iTAxUAAAAAHQAAAAAQvwM">https://doi.org/10.1146/annurev-psych-120710-100356</a></p>
<p data-path-to-node="44">Save the Children. (2023). <i data-path-to-node="44" data-index-in-node="27">Stop the war on children: Protecting children in conflict zones.</i> Save the Children International.</p>
<p data-path-to-node="45">UNHCR. (2024). <i data-path-to-node="45" data-index-in-node="15">Global trends: Forced displacement in 2023.</i> United Nations High Commissioner for Refugees.</p>
<p data-path-to-node="46">UNICEF. (2024). <i data-path-to-node="46" data-index-in-node="16">Children under attack: Global report on children in conflict zones.</i> UNICEF.</p>
<p data-path-to-node="47">World Health Organization. (2022). <i data-path-to-node="47" data-index-in-node="35">Mental health in emergencies.</i> WHO Press.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/savasin-golgesinde-cocukluk-kuresel-krizlerin-cocuk-psikolojisi-uzerindeki-yikici-etkileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zihnin inşa Ettiği Gerçeklik: Bilişsel Çarpıtmalar ve Duygusal Şemalar Üzerine Bütüncül Bir Değerlendirme</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/zihnin-insa-ettigi-gerceklik-bilissel-carpitmalar-ve-duygusal-semalar-uzerine-butuncul-bir-degerlendirme/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=zihnin-insa-ettigi-gerceklik-bilissel-carpitmalar-ve-duygusal-semalar-uzerine-butuncul-bir-degerlendirme</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/zihnin-insa-ettigi-gerceklik-bilissel-carpitmalar-ve-duygusal-semalar-uzerine-butuncul-bir-degerlendirme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emine ERKEK]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Feb 2026 21:55:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[⁠Zihin ve Davranış]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=26452</guid>

					<description><![CDATA[Giriş İnsan zihni dünyayı olduğu gibi değil, yorumladığı biçimiyle deneyimler. Bu nedenle gerçeklik, nesnel bir veri olmaktan çok, bireyin bilişsel ve duygusal süreçleri tarafından sürekli yeniden inşa edilen bir yapıdır. Biliş ve duygu ayrı işleyen sistemler değildir; aksine, karşılıklı etkileşim içinde çalışan, birbirini düzenleyen ve biçimlendiren yapılardır. Bir duygu ortaya çıktığında birey yalnızca hissetmez; o [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2 data-path-to-node="1"><b data-path-to-node="1" data-index-in-node="0">Giriş</b></h2>
<p data-path-to-node="2">İnsan zihni dünyayı olduğu gibi değil, yorumladığı biçimiyle deneyimler. Bu nedenle gerçeklik, nesnel bir veri olmaktan çok, bireyin bilişsel ve duygusal süreçleri tarafından sürekli yeniden inşa edilen bir yapıdır. Biliş ve duygu ayrı işleyen sistemler değildir; aksine, karşılıklı etkileşim içinde çalışan, birbirini düzenleyen ve biçimlendiren yapılardır. Bir duygu ortaya çıktığında birey yalnızca hissetmez; o duyguyu değerlendirir, anlamlandırır, kabul eder ya da bastırır ve buna uygun davranış geliştirir. Zamanla bu tekrar eden örüntüler, kişinin kendine özgü duygusal şemalarını oluşturur. Bu yazıda bilişsel çarpıtmalar ve duygusal şemalar kavramları ele alınacak; zihnin gerçekliği nasıl şekillendirdiği, duyguların karar süreçlerine nasıl yön verdiği ve <b data-path-to-node="2" data-index-in-node="767">psikolojik esneklik</b> bu süreçteki düzenleyici rolü incelenecektir.</p>
<h2 data-path-to-node="4"><b data-path-to-node="4" data-index-in-node="0">Biliş ve Duygunun Çift Yönlü Etkileşimi</b></h2>
<p data-path-to-node="5">Bireyler olaylara doğrudan tepki vermez; olaylara yükledikleri anlamlara tepki verirler. Aynı durum iki farklı kişide bütünüyle farklı duygusal sonuçlar doğurabilir. Bunun nedeni, geçmiş deneyimler, öğrenilmiş inançlar ve bilişsel değerlendirme süreçleridir (Kuyumcuoğlu, 2016). Lazarus’un bilişsel değerlendirme kuramına göre duygu, bireyin bir durumu kendi iyi oluşu açısından nasıl değerlendirdiğiyle doğrudan ilişkilidir (Lazarus &amp; Smith, 1990). Tehdit olarak yorumlanan bir durum kaygı yaratırken; fırsat olarak değerlendirilen aynı durum heyecan doğurabilir. Sinirbilim alanındaki çalışmalar da bu bütünlüğü desteklemektedir. Duygusal içerik taşıyan anıların daha geniş nöral ağları aktive ettiği ve belleğin her hatırlamada yeniden yapılandığı gösterilmiştir (Marc, 2021). Bu durum, geçmiş deneyimlerin yalnızca hatırlanmadığını, aynı zamanda her seferinde yeniden inşa edildiğini düşündürmektedir. Dolayısıyla bugün verdiğimiz kararlar, yalnızca mevcut koşulların değil, geçmişteki duygusal izlerin de ürünüdür.</p>
<h2 data-path-to-node="7"><b data-path-to-node="7" data-index-in-node="0">Duygusal Şemalar: Duygulara Dair İnanç Sistemleri</b></h2>
<p data-path-to-node="8">Duygusal şema kavramı, bireyin kendi duygularına ilişkin inançlarını, değerlendirme biçimini ve düzenleme stratejilerini kapsar (Leahy, 2021). Kimi birey öfkeyi doğal bir duygu olarak kabul ederken, kimi onu tehlikeli ya da utanç verici olarak görebilir. Bazı kişiler için üzüntü insani ve anlamlıdır; bazıları için ise zayıflık göstergesidir. Duygusal şemalar genellikle şu örtük sorular etrafında şekillenir:</p>
<ul data-path-to-node="9">
<li>
<p data-path-to-node="9,0,0">Bu duyguyu yaşamak normal mi?</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="9,1,0">Bu duygu kontrol edilebilir mi?</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="9,2,0">Bu duygu tehlikeli mi?</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="9,3,0">Başkaları bu duygumu görürse beni nasıl değerlendirir?</p>
</li>
</ul>
<p data-path-to-node="10">Bu inançlar çoğu zaman bilinçdışı düzeyde işler ve davranışları yönlendirir (O’Sullivan, 2022). Örneğin “Duygular dayanılmazdır” inancına sahip bir birey, yoğun duygularla karşılaştığında kaçınma ya da bastırma stratejilerine başvurabilir. Böylece duygu düzenleme girişimi, paradoksal biçimde duygusal yükü artırabilir.</p>
<h2 data-path-to-node="12"><b data-path-to-node="12" data-index-in-node="0">Bilişsel Çarpıtmalar: Gerçekliğin Sistematik Eğrilmesi</b></h2>
<p data-path-to-node="13">Bilişsel çarpıtma, olayların sistematik biçimde hatalı, tek yönlü ya da abartılı yorumlanmasıdır. Bu düşünce kalıpları genellikle otomatikleşmiştir ve kişi tarafından fark edilmeden işler (Mohn, 2023). <b data-path-to-node="13" data-index-in-node="202">Duygusal akıl yürütme</b> bu çarpıtmaların en yaygın örneklerinden biridir:</p>
<ul data-path-to-node="14">
<li>
<p data-path-to-node="14,0,0">“Korkuyorum, demek ki başarısız olacağım.”</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="14,1,0">“Yetersiz hissediyorum, o halde gerçekten yetersizim.”</p>
</li>
</ul>
<p data-path-to-node="15">Bu durumda duygu, nesnel kanıt gibi ele alınır (Rose, 2022). Oysa duygu önemli bir veri kaynağıdır; ancak tek başına kesin gerçeklik göstergesi değildir. Stres arttığında ve içsel çatışmalar yoğunlaştığında bilişsel çarpıtmalar daha görünür hale gelir. Kişi belirsizlik karşısında hızlı ve otomatik anlam üretme eğilimindedir. Bu da çoğu zaman gerçekliğin dar ve tehdit odaklı bir yorumuna yol açar.</p>
<h2 data-path-to-node="17"><b data-path-to-node="17" data-index-in-node="0">Stres, Savunma Mekanizmaları ve Psikolojik Esneklik</b></h2>
<p data-path-to-node="18">Yaşam süreci kaçınılmaz olarak kayıplar, belirsizlikler ve çatışmalar içerir. Çözülmemiş duygular ve bastırılmış deneyimler stres düzeyini artırabilir. İç denge bozulduğunda birey, çoğu zaman savunma mekanizmalarına başvurur. Psikolojik esnekliği düşük bireylerde bu savunmalar daha katı ve tekrarlayıcı olabilir. Gerçeklik çarpıtılarak kısa süreli rahatlama sağlanır; ancak uzun vadede uyum azalır (Çankaya, 2020). Psikolojik esneklik ise bireyin zorlayıcı içsel deneyimlerle bilinçli temas kurabilmesini ve değerleri doğrultusunda davranabilmesini ifade eder. Duygular bastırılmaz, fakat onlara körü körüne teslim de olunmaz. Bu denge, bilişsel çarpıtmaların fark edilmesini ve duygusal şemaların dönüştürülmesini mümkün kılar.</p>
<h2 data-path-to-node="20"><b data-path-to-node="20" data-index-in-node="0">Duygu–İnanç–Davranış Döngüsü</b></h2>
<p data-path-to-node="21">Düşünceler tekrarlandıkça duygusal anlam kazanır; duygusal olarak pekiştirilen düşünceler ise inanca dönüşür. İnançlar çoğu zaman fark edilmeden davranışları yönlendirir (Tarhan, 2015).</p>
<ul data-path-to-node="22">
<li>
<p data-path-to-node="22,0,0">“Bu beni endişelendiriyor, o halde yapmamalıyım.”</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="22,1,0">“İyi hissediyorum, demek ki risk yok.”</p>
</li>
</ul>
<p data-path-to-node="23">Bu örneklerde karar, duygu temelli bir değerlendirmeye dayanmaktadır. Duygular yol göstericidir; ancak tek başına nihai karar verici haline geldiğinde bilişsel çarpıtmalarla birleşerek gerçekliği daraltabilir (Keelan, 2022). Dolayısıyla zihinsel süreçler lineer değil, döngüseldir: Düşünce → Duygu → İnanç → Davranış → Yeni deneyim → Yeni yorum.</p>
<h2 data-path-to-node="25"><b data-path-to-node="25" data-index-in-node="0">Sonuç</b></h2>
<p data-path-to-node="26">Bilişsel çarpıtmalar ve duygusal şemalar, insanın dünyayı algılama ve anlamlandırma biçimini derinden etkiler. Duygular kararlarımızı şekillendirir; düşünceler duygularımızı yönlendirir. Bu çift yönlü etkileşim bazen uyum sağlayıcı, bazen ise yanıltıcı olabilir. Psikolojik esneklik geliştikçe birey, duygularını bastırmak ya da onları mutlak gerçeklik olarak kabul etmek yerine, onları veri olarak değerlendirmeyi öğrenir. Gerçekliği daha dengeli yorumlamak; hem bilişsel çarpıtmaların farkına varmayı hem de duygusal şemaları dönüştürmeyi gerektirir. Zihnin inşa ettiği <b data-path-to-node="26" data-index-in-node="572">gerçeklik algısı</b> fark etmek, bireyin iç dünyasında daha bilinçli, daha esnek ve daha sağlıklı bir alan açar.</p>
<h2 data-path-to-node="28"><b data-path-to-node="28" data-index-in-node="0">Kaynakça </b></h2>
<p data-path-to-node="29">Çankaya, Z. C. (2020). Psikolojik esneklik ve savunma mekanizmaları üzerine kuramsal bir değerlendirme. Keelan, C. M. (2022). Emotional reasoning and cognitive distortions in decision-making processes. Kuyumcuoğlu, F. (2016). Bilişsel değerlendirme süreçleri ve duygu ilişkisi. Lazarus, R. S., &amp; Smith, C. A. (1990). Emotion and adaptation. In L. A. Pervin (Ed.), Handbook of personality: Theory and research. Guilford Press. Leahy, R. L. (2021). Emotional schema therapy. Guilford Press. Marc, G. (2021). Emotion and memory integration in neural networks. Mohn, C. (2023). Cognitive distortions and emotional processing patterns. O’Sullivan, L. (2022). Beliefs about emotions and emotional regulation strategies. Rose, J. (2022). Emotional reasoning as a cognitive distortion. Tarhan, N. (2015). İnanç psikolojisi. Timaş Yayınları</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/zihnin-insa-ettigi-gerceklik-bilissel-carpitmalar-ve-duygusal-semalar-uzerine-butuncul-bir-degerlendirme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Coğrafya Kader mi? İnsan, Toplum ve Mekan İlişkisi</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/cografya-kader-mi-insan-toplum-ve-mekan-iliskisi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=cografya-kader-mi-insan-toplum-ve-mekan-iliskisi</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/cografya-kader-mi-insan-toplum-ve-mekan-iliskisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emine ERKEK]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 25 Jan 2026 02:17:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyal Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=23432</guid>

					<description><![CDATA[İnsan ve yaşadığı dünya bir bütündür. İnsan toplumsal bir varlıktır. İnsanı toplumdan ayrı düşünemeyiz hem yaşadığı toplumu etkiler hem de yaşadığı üyesi olduğu toplumdan etkilenir. İnsan dünyaya geldiğinde ilk ebeveyn ile bağ kurmaktadır. Zamanla ebeveyninden ayrışarak öteki ile etkileşimde bulunarak bireyselliği oluşmaktadır. Aynı zamanda birey öteki ile karşılıklı etkileşime girip toplumsallaşma sürecini gerçekleştirir. Peki, toplumsallaşma [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="1">İnsan ve yaşadığı dünya bir bütündür. İnsan <b data-path-to-node="1" data-index-in-node="44">toplumsal</b> bir varlıktır. İnsanı toplumdan ayrı düşünemeyiz hem yaşadığı toplumu etkiler hem de yaşadığı üyesi olduğu toplumdan etkilenir. İnsan dünyaya geldiğinde ilk ebeveyn ile bağ kurmaktadır. Zamanla ebeveyninden ayrışarak öteki ile etkileşimde bulunarak bireyselliği oluşmaktadır. Aynı zamanda birey öteki ile karşılıklı etkileşime girip toplumsallaşma sürecini gerçekleştirir. Peki, toplumsallaşma nedir? Aile, sosyal çevre bireye toplumda kabul gören ve görmeyen davranışları öğretir. Birey bu öğretiler ile topluluğa uyma davranışını içselleştirir ve toplumsal ortamın koşuluna göre bireyde tutumlar ve davranışlar şekillenir. Toplumun varlığını sürdürmesinde temel ortak maddi ve manevi değerler bütünü kültürdür. Örf, adet, müzik, dil, gelenek manevi kültürü temsil ederken bunun haricinde araç gereç ve teknoloji odaklı her şey maddi kültürü oluşturmaktadır. Birey toplumsal kültürün kuşaktan kuşağa aktarımını sağlar.</p>
<h2 data-path-to-node="2"><b data-path-to-node="2" data-index-in-node="0">Fiziki Coğrafyanın Toplumsal Gelişim Üzerindeki Etkisi</b></h2>
<p data-path-to-node="3">Bir toplumundan bahsedebilmek için öncelikle bir coğrafya üzerine yerleşmiş insan topluluğundan söz etmemiz gerekir ve bu coğrafya üzerinde yaşayan insanın toprak ve iklim ile ilişkisi toplumları birbirinden ayıran en etkin özelliktir. İklim, toprak, su kaynakları, topografya, bitki örtüsü ve hayvan yaşamı ile insanda, ekonomi, tarım, iktisadi, kültürel gelişmeler şekillenmektedir. İbn Haldun’un “Coğrafya kaderdir” sözü sosyologların geçmişten günümüze hala araştırdıkları, güncelliğini koruyan bir tezdir. İbn Haldun daha net bir şekilde ifade edildiğinde “Coğrafya toplumların kaderini çizen âmillerden biridir” şeklinde tezini geliştirmiştir. Bu cümleyi açacak olursak fiziki coğrafi faktörlerin toplumsal koşulların oluşumunu sağlayan, şekillendiren en önemli faktör olduğunu savunmuştur. Kadercilikten ziyade değişmez sabit olanın coğrafya olduğunu coğrafyanın belirleyici etken olduğunu vurgulamıştır.</p>
<h2 data-path-to-node="4"><b data-path-to-node="4" data-index-in-node="0">İktisadi Kalkınma ve Coğrafi Belirlenim</b></h2>
<ol start="21" data-path-to-node="5">
<li>
<p data-path-to-node="5,0,0">yy’da “coğrafya belirleyici bir etkendir” demek daha yerinde olacaktır. 14. yy’da yaşayan ünlü tarihçi, sosyolog, devlet adamı İbn Haldun dünyayı 7 iklim bölgesine ayırıp toplumları bu bölgeler üzerinden yorumlamıştır. Ülkelerin ekonomik, sosyal, kültürel açıdan birbirinden farklı gelişmeler göstermesini ekonomi ve coğrafya arasındaki ilişkiye bakarak incelemiştir. İktisat ve coğrafya arasındaki ilişkiyle ülkelere, toplumlara baktığımızda bir ülkenin coğrafi konumu ülkenin ticari faaliyetlerini etkilemektedir. Ancak ekonomik kalkınmayı tamamen etkilememektedir. Ülkede yaşayan insanların yaptığı eylemler de coğrafi koşulları şekillendirmektedir. İklimin toplumlara getirdiği avantajlar ve dezavantajlar vardır. Aynı iklimde olup farklı gelişme gösteren toplumlar da bulunmaktadır ki, bunun en güzel örneği Güney Kore ile Kuzey Kore&#8217;dir. Aynı iklim bölgesinde olup fakat farklı politikalar izledikleri için kişi başı milli gelirler arasında farklılık bulunmaktadır. Kuzey Kore&#8217;de kişi başına düşen milli gelir Güney Kore&#8217;de kişi başına düşen milli gelirden defalarca düşüktür.</p>
</li>
</ol>
<h2 data-path-to-node="6"><b data-path-to-node="6" data-index-in-node="0">Teknoloji ve Tarihsel Süreçte Değişen Dengeler</b></h2>
<p data-path-to-node="7">İklim özelliklerinde tropikal iklimlerde aşırı yağan yağmur nedeniyle toprağın verimsizleştiğini öne sürerek coğrafyanın bir kader olduğunu savunan görüşlere karşın çiftçilikle ilgili düzenlemelerin yapılmamasına karşın çölde tarım geliştiren ülkeler de bulunmaktadır. Toprağın verimli ya da verimsiz oluşunu teknolojik araçların kullanımı değiştirebilir. İlk medeniyetlere ev sahipliği yapan Orta Doğu geçmişte Babiller, Akadlar, Persler gibi medeniyetlerden Mısırlar gibi büyük krallıklara sahip bir zenginliği barındırırken <b data-path-to-node="7" data-index-in-node="527">Sanayi</b> devrimi ile petrolün öneminin artması günümüzde siyasal ve ekonomik dengeleri değiştirdiğinden savaşlarla zihinlere kazıldı. Çok uzağa gitmeden, ülkemizin doğusu ile batısı arasındaki gelir düzeyinde farklılık kaderden ziyade ekonomik süreçlerin dengesizliğinden kaynaklanmaktadır.</p>
<h2 data-path-to-node="8"><b data-path-to-node="8" data-index-in-node="0">Konfor Alanı ve Sorumluluk Bilinci</b></h2>
<p data-path-to-node="9">Aslında “coğrafya kaderdir” demek geniş anlamda oluşturulan konfor alanı olarak belirlenen kavramın kitlesel yaşamıdır. Alışılagelmiş ‘böyle gelmiş böyle gider’ mantalitesinde yaşamak bireylerde konfor alanı sağlamaktadır. Bu şekilde yaşamak, bu konfor alanında yaşamak herkesin mi kaderidir? Konfor alanında kalan insanlar gelişmeye açık olmayan, kendi benini, otantikliğini ortaya çıkarmaktan kaçınanlardır. Konfor alanından çıkıp kendi benini bulan bireyler hem kendine hem de başkalarına konfor alanı sunarlar ve böylece değişim başlar çünkü, değişim kaçınılmazdır. Birey yaşamının sorumluluğunu alabildiği sürece değişim ve gelişim meydana gelmektedir. Tam da burada insanoğlu sorumluluk bilincinden veyahut böyle gelmiş böyle gider düşünce yapısıyla avunarak ‘Coğrafya kaderdir’ sözü avuntu olarak kişileri, toplumları rahatlatmaktadır.</p>
<h2 data-path-to-node="10"><b data-path-to-node="10" data-index-in-node="0">Varoluşçu Perspektif ve Özgürlük</b></h2>
<p data-path-to-node="11">Oysaki <b data-path-to-node="11" data-index-in-node="7">Varoluşçu</b> felsefeye şöyle bir baktığımızda bizlere dört temel kaygıdan bahseder bunlar; ölüm, özgürlük, yalnızlık ve anlamsızlıktır. Bunların içindeki ‘özgürlük’ kaygısı sorumlulukla ilgilidir. Var oluşumuza karışamayız ondan sonraki sorumluluk, kaderi oluşturmanın yükümlülüğü tamamen bireye aittir. Ünlü düşünür Sartre insanların &#8220;kötü kader&#8221; gerekçesiyle kendi yaşamlarını yönlendirme sorumluluğundan kaçtıklarını belirtmektedir. Sorumluluğunu üstlenen bireylerin özgürleştiğini, özgür olmanın insan olmak ile eş değer olduğunu belirtmiştir. İnsan kendi kaderini seçimleri ile kendisi belirlemiştir. Sürekli başkalarını suçlayan, sorumluluk almayan birey kendi otantikliğini oluşturamamıştır ve kaderciliği savunmuştur. Her insan yaptığı davranışlarından sorumludur ve yaşadığı çevrede küçük de olsa değişiklikler yapabilir. Böylelikle coğrafya bir kader değil toplumların yaşamında olumlu ya da olumsuz bir etkendir. Kültürel anlamda coğrafya kadermiş gibi görünse de bireyler kendi konfor alanından çıkarak coğrafyanın da kaderini değiştirebilirler.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/cografya-kader-mi-insan-toplum-ve-mekan-iliskisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sanatın İyileştirici Yolculuğu: Mağara Duvarlarından Psikoterapi Odalarına</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/sanatin-iyilestirici-yolculugu-magara-duvarlarindan-psikoterapi-odalarina/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=sanatin-iyilestirici-yolculugu-magara-duvarlarindan-psikoterapi-odalarina</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/sanatin-iyilestirici-yolculugu-magara-duvarlarindan-psikoterapi-odalarina/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emine ERKEK]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Nov 2025 12:14:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sanat Terapisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=18975</guid>

					<description><![CDATA[“Sanat ne bir oyun ne bir eğlencedir. O ancak ruhun dışarıya vurarak, kendini gösterme ihtiyacıdır” (E.G. Benite). İnsan, var olduğu ilk günden beri kendini anlatmanın yollarını aradı. Mağara duvarlarına çizdiği figürler, ateşin etrafında yaptığı ritüel danslar ve doğayı taklit ederek geliştirdiği imgeler; hem yaşadığı dünyanın hem de iç dünyasının izleriydi. Sanatın ortaya çıkışı yalnızca estetik [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="662" data-end="776"><em>“Sanat ne bir oyun ne bir eğlencedir. O ancak ruhun dışarıya vurarak, kendini gösterme ihtiyacıdır” (E.G. Benite).</em></p>
<p data-start="796" data-end="1320">İnsan, var olduğu ilk günden beri kendini anlatmanın yollarını aradı. Mağara duvarlarına çizdiği figürler, ateşin etrafında yaptığı ritüel danslar ve doğayı taklit ederek geliştirdiği imgeler; hem yaşadığı dünyanın hem de iç dünyasının izleriydi. Sanatın ortaya çıkışı yalnızca estetik bir ihtiyaç değil, insanın ruhsal yapısını ifade etmeye çalışmasının en eski biçimiydi. Zamanla insan evrimleştikçe, sanat da onunla birlikte derinleşti; semboller zenginleşti, teknikler çoğaldı ve yaratım süreci ruhsal bir keşfe dönüştü.</p>
<p data-start="1322" data-end="1819">Bu içsel keşif, bazı ruhsal sıkıntıların yalnızca ilaç ve cerrahi yöntemlerle değil, yaratıcı süreçlerle de iyileştirilebileceğini gösterdi. Böylece terapi düşüncesi doğdu. Psikodinamik yaklaşım insanın bilinçdışını anlamak için derin bir yapı sundu; ardından gelen psikoterapi ekolleri zamanın ruhuna uygun biçimde çoğaldı ve birbirinden beslenerek gelişti. Bugün ise <strong data-start="1691" data-end="1709">sanat terapisi</strong>, bu ekollerin çoğunda kendine yer bulmuş, çok yönlü ve bütüncül bir terapi yöntemi olarak kabul edilmektedir.</p>
<h2 data-start="1841" data-end="1881"><strong data-start="1844" data-end="1881">Sanatın Insandaki Varoluşsal Yeri</strong></h2>
<p data-start="1883" data-end="2269">Sanat, gündelik olanı dönüştürmenin, insan deneyimini görünür kılmanın ve içsel dünyayı dışarı aktarmanın eşsiz bir yoludur. Bir yandan varoluşsal bir çaba, diğer yandan ruhani bir yolculuktur. İnsan, kendi içindeki çelişkileri, dürtüleri, arzuları ve toplumsal taleplerle yaşadığı çatışmaları sanat aracılığıyla anlamlandırabilir; sanat bu anlamda ruhsal bir düzen kurar (Filiz, 2016).</p>
<p data-start="2271" data-end="2703">Assisili Francesco’nun “elleriyle çalışan işçidir; elleri ve kafasıyla çalışan zanaatkârdır; elleri, kafası ve kalbiyle çalışan ise sanatçıdır” sözü, sanatın bütüncüllüğünü çarpıcı şekilde ifade eder. Nörobilim alanındaki güncel bulgular, bu bütüncüllüğün beynin yaratım süreçleriyle yakından ilişkili olduğunu; sanat üretiminin duygular, bilişsel işlevler ve sinirsel devreler üzerinde etkili olduğunu göstermektedir (Rubin, 2010).</p>
<p data-start="2705" data-end="3110">Öte yandan sanat, yalnızca üretim süreciyle değil, izleyici üzerindeki etkileriyle de iyileştirici güç taşır. Antik dönemden beri kullanılan mimesis (yansıtma) ve katarsis (duygusal boşalma) kavramları, sanatın psikolojik etkilerini açıklamak için önemli teorik temeller sunar. Sanat eserinin sanatçı ve izleyici üzerindeki yansıtıcı etkisi, duyguların yeniden düzenlenmesine katkı sağlar (Okvuran, 2023).</p>
<h2 data-start="3117" data-end="3178"><strong data-start="3120" data-end="3178">Sanatın Toplumsal Hafızadaki Yeri ve Kültürel Kökenler</strong></h2>
<p data-start="3180" data-end="3587">Sanat, toplumların belleğini taşıyan en güçlü araçlardan biridir. Uygarlıklar, tarihte bıraktıkları izleri en çok sanat eserleriyle görünür kılmış, değerlerini ve inançlarını sanat yoluyla aktarmıştır (Özkeçeci, 2007). Bu nedenle sanatın iyileştirici gücü yalnız bireye değil, toplumun kolektif ruhuna da hizmet eder. Her dönemin sanat anlayışı, o toplumun acılarını, dönüşümlerini ve arayışlarını yansıtır.</p>
<h2 data-start="3594" data-end="3636"><strong data-start="3597" data-end="3636">Sanat Terapisinin Tarihsel Gelişimi</strong></h2>
<p data-start="3638" data-end="4093">Sanatın terapötik kullanımına ilişkin ilk örnekler, Antik Mısır’ın ritüellerinde, Yunan toplumunun drama ve müzik uygulamalarında görülür. Ancak modern anlamda <strong data-start="3798" data-end="3816">sanat terapisi</strong>nin temelleri 20. yüzyılda İngiliz ressam Adrian Hill tarafından atılmıştır. Tüberküloz hastalarıyla yaptığı çalışmalarda sanat üretiminin travma ve duygusal ifade üzerinde iyileştirici etkisini gözlemlemiş ve “sanat terapisi” kavramını literatüre kazandırmıştır (Demir, 2022).</p>
<p data-start="4095" data-end="4334">Ardından Naumburg, Kramer, Kwiatkowska ve Ulman gibi isimler yaklaşımı geliştirerek günümüz sanat terapisinin teorik ve klinik temelini oluşturmuş, bu çabalar Amerikan Sanat Terapisi Derneği’nin kurulmasıyla kurumsallaşmıştır (ATCB, 2022).</p>
<h2 data-start="4341" data-end="4403"><strong data-start="4344" data-end="4403">Sanat Terapisinin Tanımı, Kapsamı ve Terapötik Etkileri</strong></h2>
<p data-start="4405" data-end="4779">Sanat terapisi, yaratıcı süreçlerin bilinçdışı materyalleri açığa çıkarmasını, duygusal düzenlemeyi güçlendirmesini ve içsel çatışmaların ifade edilmesini temel alır. Temel hedef, danışanın psikolojik işlevselliğini artırmak; duygu düzenleme kapasitesini genişletmek ve içsel deneyimi anlamlandırmasına yardımcı olmaktır (Coşkun, Yıldız &amp; Yazıcı, 2010; Case &amp; Dalley, 2006).</p>
<p data-start="4781" data-end="4993">Sanat terapisi;<br />
• travma sonrası tepkiler,<br data-start="4823" data-end="4826" />• kaygı,<br data-start="4834" data-end="4837" />• depresyon,<br data-start="4849" data-end="4852" />• stres yönetimi,<br data-start="4869" data-end="4872" />• psikosomatik belirtiler,<br data-start="4898" data-end="4901" />• gelişimsel ve sosyal zorluklar<br data-start="4933" data-end="4936" />gibi birçok alanda etkili ve kanıta dayalı bir yöntemdir.</p>
<p data-start="4995" data-end="5220">Danışanlar yaratım sürecinde duygularını keşfeder, içsel çatışmalarını yönetir ve özfarkındalık geliştirir. Bu süreç benlik saygısında artış, duygu düzenlemesinde iyileşme ve sosyal işlevsellikte güçlenme sağlar (ATCB, 2022).</p>
<h2 data-start="5227" data-end="5280"><strong data-start="5230" data-end="5280">Sanat Terapisi Uygulama Alanları ve Teknikleri</strong></h2>
<p data-start="5282" data-end="5432">Sanat terapisi tek bir yönteme bağlı değildir; tam tersine danışanın ihtiyaçlarına göre şekillenen zengin bir uygulama alanı vardır (Lindsey, 2006).</p>
<p data-start="5434" data-end="5731">Kullanılan teknikler arasında şunlar sayılabilir:<br data-start="5483" data-end="5486" />• resim yapma (sulu boya, kuru boya, pastel),<br data-start="5531" data-end="5534" />• kil ile şekil verme,<br data-start="5556" data-end="5559" />• kolaj çalışmaları,<br data-start="5579" data-end="5582" />• cam veya ahşap boyama,<br data-start="5606" data-end="5609" />• maske yapımı,<br data-start="5624" data-end="5627" />• fotoğrafla çalışma,<br data-start="5648" data-end="5651" />• boncuk–takı tasarımı,<br data-start="5674" data-end="5677" />• serbest çizim veya yönlendirilmiş imgelemle resim.</p>
<p data-start="5733" data-end="5863">Bu tekniklerin her biri, danışanın duygusal dünyasına farklı kapılar açar ve yaratım sürecine özgü bir terapötik bağlam oluşturur.</p>
<h1 data-start="5870" data-end="5881"><strong data-start="5872" data-end="5881">Sonuç</strong></h1>
<p data-start="5883" data-end="6136">Sanat, insanlık tarihi boyunca hem ifade biçimi hem de iyileştirici bir güç olarak var olmuştur. Mağara duvarlarına çizilen ilk figürlerden modern psikoterapi odalarına kadar uzanan bu yolculuk, insanın ruhunu anlama çabasının kesintisizliğini gösterir.</p>
<p data-start="6138" data-end="6341">Bugün <strong data-start="6144" data-end="6162">sanat terapisi</strong>; nörobilim, psikodinamik kuram, fenomenoloji ve kültürel psikoloji gibi birçok disiplinle iç içe geçmiş, bilimsel temellere dayalı güçlü bir psikoterapi yöntemi haline gelmiştir.</p>
<p data-start="6343" data-end="6643">Sanatın en önemli özelliği, kelimelerle ifade edilemeyen duygulara yer açmasıdır. Bazen dili olmayan duygular, renkler, dokular, çizgiler ve imgelerle şekil bulur. Bu nedenle sanat terapisi yalnızca bir teknik değil; insanın kendini bulduğu, anlamlandırdığı ve <strong data-start="6604" data-end="6616">iyileşme</strong> sağladığı bir yolculuktur.</p>
<h1 data-start="6650" data-end="6672"><strong data-start="6652" data-end="6672">Kaynakça</strong></h1>
<p data-start="6674" data-end="7878">ATCB. (2022). <em data-start="6688" data-end="6710">What is Art Therapy?</em> Art Therapy Credentials Board. <a class="decorated-link" href="https://www.atcb.org/what-is-art-therapy/" target="_new" rel="noopener" data-start="6742" data-end="6783">https://www.atcb.org/what-is-art-therapy/</a><br data-start="6783" data-end="6786" />Becker, E. (2013). <em data-start="6805" data-end="6818">Ölümü inkâr</em> (A. Tüfekçi, Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.<br data-start="6867" data-end="6870" />Case, C., &amp; Dalley, T. (2006). <em data-start="6901" data-end="6926">Handbook of art therapy</em> (2. baskı, ss. 1–10). London: Routledge.<br data-start="6967" data-end="6970" />Coşkun, S., Yıldız, Ö., &amp; Yazıcı, A. (2010). Psikiyatrik rehabilitasyonda fotoğrafın kullanımı: Bir ön proje. <em data-start="7080" data-end="7115">Psikiyatri Hemşireliği Dergisi, 1</em>(3), 121–127.<br data-start="7128" data-end="7131" />Demir, V. (2022). <em data-start="7149" data-end="7229">Sanat terapisi: Temel psikoloji kuramları ile dışavurumcu sanatın bütünleşmesi</em>. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.<br data-start="7265" data-end="7268" />Erinç, M. S. (2011). <em data-start="7289" data-end="7316">Sanat psikolojisine giriş</em> (3. baskı). Ankara: Ütopya Yayınları.<br data-start="7354" data-end="7357" />Filiz, Ş. (2016). Sanat terapisinin felsefi boyutları. <em data-start="7412" data-end="7448">Akdeniz İnsani Bilimler Dergisi, 6</em>(1), 169–183.<br data-start="7461" data-end="7464" />Lindsey, H. (2006). Art therapy can reduce cancer-related pain and anxiety: Pilot study. <em data-start="7553" data-end="7573">Oncology Times, 28</em>(6), 4–33.<br data-start="7583" data-end="7586" />Okvuran, A. (2023). Sanat psikolojisine giriş, kapsamı ve sınırları. <em data-start="7655" data-end="7712">Ankara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dergisi, 5</em>(1), 420–430.<br data-start="7725" data-end="7728" />Özkeçeci, İ. (2007). Sanatın ruhu. <em data-start="7763" data-end="7795">El Sanatları Dergisi (SMEK), 3</em>, 90–98.<br data-start="7803" data-end="7806" />Rubin, J. A. (2010). <em data-start="7827" data-end="7856">Introduction to art therapy</em>. New York: Routledge.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/sanatin-iyilestirici-yolculugu-magara-duvarlarindan-psikoterapi-odalarina/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaralı Ağaçtan İnsana: Travma, Donma Tepkisi ve İyileşmenin İçsel Kapasitesi</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/yarali-agactan-insana-travma-donma-tepkisi-ve-iyilesmenin-icsel-kapasitesi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=yarali-agactan-insana-travma-donma-tepkisi-ve-iyilesmenin-icsel-kapasitesi</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/yarali-agactan-insana-travma-donma-tepkisi-ve-iyilesmenin-icsel-kapasitesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emine ERKEK]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Oct 2025 12:07:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Travma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=17084</guid>

					<description><![CDATA[Şimdi sizden yaralı bir ağaç hayal etmenizi isteyeceğim. Bu ağacın gövdesinde derin bir yara var. Yıllar ve mevsimler geçiyor, ama ağaç büyümeye devam ediyor. Gövdesi genişledikçe yaranın küçüldüğünü fark edin. İzleri hâlâ orada ama ağaç yine de büyümeyi, meyve vermeyi sürdürüyor. İnsan ruhu da tıpkı o yaralı ağaç gibidir. Geçmişte yaşadığı travmaların izlerini taşır, ancak [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="84" data-end="371">Şimdi sizden <strong data-start="97" data-end="116">yaralı bir ağaç</strong> hayal etmenizi isteyeceğim. Bu ağacın gövdesinde derin bir yara var. Yıllar ve mevsimler geçiyor, ama ağaç büyümeye devam ediyor. Gövdesi genişledikçe yaranın küçüldüğünü fark edin. İzleri hâlâ orada ama ağaç yine de büyümeyi, meyve vermeyi sürdürüyor.</p>
<p data-start="373" data-end="515"><strong data-start="373" data-end="419">İnsan ruhu da tıpkı o yaralı ağaç gibidir.</strong> Geçmişte yaşadığı travmaların izlerini taşır, ancak büyüme ve iyileşme kapasitesine sahiptir.</p>
<p data-start="517" data-end="927">Bugün birçok insan, sebebini tam olarak bilmediği semptomlarla karşı karşıya kalmaktadır: <strong data-start="607" data-end="722">anksiyete, panik atak, depresyon, insomnia, psikosomatik şikâyetler, sebepsiz öfke patlamaları ya da hissizlik.</strong> Bu tepkiler çoğu zaman geçmişte yaşanmış ama hatırlanmayan olayların zihindeki ve bedendeki yankılarıdır. Travma, yalnızca bir olay değil; <strong data-start="862" data-end="925">zihinsel ve bedensel bütünlüğü bozan kalıcı bir deneyimdir.</strong></p>
<h2 data-start="934" data-end="972"><strong data-start="937" data-end="972">Travma ve Modern Hayatın İzleri</strong></h2>
<p data-start="974" data-end="1134">Travma denildiğinde akla ilk olarak <strong data-start="1010" data-end="1027">şiddet, savaş</strong> ya da <strong data-start="1034" data-end="1053">ölümcül kazalar</strong> gelir. Oysa modern hayatın içinde travma çok daha geniş bir alana yayılmıştır.</p>
<p data-start="1136" data-end="1356"><strong data-start="1136" data-end="1338">Duygusal ihmal, çocuklukta maruz kalınan eleştiriler, cinsel veya fiziksel istismar, doğal afetler, ani kayıplar, hastalıklar, hatta rutin bir ameliyat bile bireyin ruhunda derin yaralar bırakabilir</strong> (Herman, 1992).</p>
<p data-start="1358" data-end="1433">Travma, bireyin <strong data-start="1374" data-end="1431">kendini güvende hissettiği dünyanın altüst olmasıdır.</strong></p>
<h2 data-start="1440" data-end="1494"><strong data-start="1443" data-end="1494">Kuramsal Çerçeve: Savaş, Kaç ve Donma Tepkileri</strong></h2>
<p data-start="1496" data-end="1636">Travmatik deneyimler sırasında beynimiz, <strong data-start="1537" data-end="1570">ilkel savunma mekanizmalarını</strong> devreye sokar: <strong data-start="1586" data-end="1612">savaş, kaç ya da donma</strong> (van der Kolk, 2014).</p>
<p data-start="1638" data-end="1850">Eğer savaşmak ya da kaçmak mümkün değilse, üçüncü seçenek olan <strong data-start="1701" data-end="1718">donma tepkisi</strong> devreye girer. Bu biyolojik bir başarısızlık değil, aksine bir <strong data-start="1782" data-end="1814">hayatta kalma stratejisidir.</strong> Başarı, o anda hayatta kalmaktır.</p>
<p data-start="1852" data-end="2106">Ancak sorun, tehlike geçtikten sonra <strong data-start="1889" data-end="1929">donma tepkisinin çözümlenememesidir.</strong> Enerji içeride birikir, dışa yönelmesi gereken öfke içe döner. Bunun sonucunda <strong data-start="2009" data-end="2075">yoğun anksiyete, depresyon ve travma sonrası stres semptomları</strong> ortaya çıkar (Levine, 1997).</p>
<p data-start="2108" data-end="2230">Kişi öfkesini, korkusunu ya da kederini dile getirse bile, <strong data-start="2167" data-end="2228">donma tepkisini çözmeden travmanın labirentinden çıkamaz.</strong></p>
<h2 data-start="2237" data-end="2272"><strong data-start="2240" data-end="2272">Donmanın Ardındaki Sessizlik</strong></h2>
<p data-start="2274" data-end="2479">Travma sonrası donma hali çoğu zaman fark edilmez. Çevre, bireyin “<strong data-start="2341" data-end="2360">güçlü durduğunu</strong>” ya da “<strong data-start="2369" data-end="2406">bir şey olmamış gibi davrandığını</strong>” düşünebilir. Oysa içeride <strong data-start="2434" data-end="2464">patlamaya hazır bir enerji</strong> birikmiştir.</p>
<p data-start="2481" data-end="2584">Bu enerji dışarıya <strong data-start="2500" data-end="2518">öfke nöbetleri</strong>, <strong data-start="2520" data-end="2537">panik ataklar</strong> ya da <strong data-start="2544" data-end="2567">bedensel yakınmalar</strong> olarak yansır.</p>
<p data-start="2586" data-end="2746">İnsan, travmayı sessizlikle değil; <strong data-start="2621" data-end="2636">bağ kurarak</strong> aşar. Donma tepkisinin çözülmesi, <strong data-start="2671" data-end="2733">güvenli bir ortamda ve destekleyici ilişkiler aracılığıyla</strong> mümkündür.</p>
<h2 data-start="2753" data-end="2798"><strong data-start="2756" data-end="2798">Sosyal Destek ve Kendine Şefkatin Gücü</strong></h2>
<p data-start="2800" data-end="3036">Travma sonrası iyileşmenin en önemli faktörlerinden biri <strong data-start="2857" data-end="2878">sosyal destektir.</strong> Araştırmalar, sosyal desteğin <strong data-start="2909" data-end="2950">stresin yıkıcı etkilerini azalttığını</strong> ve bireyin travmayı aşmasını kolaylaştırdığını göstermektedir (Ozbay et al., 2007).</p>
<p data-start="3038" data-end="3157"><strong data-start="3038" data-end="3078">Arkadaşlar, aile ve topluluk desteği</strong>, travma yaşayan kişinin güven duygusunu yeniden inşa etmesine yardımcı olur.</p>
<p data-start="3159" data-end="3406">Bunun yanı sıra, modern psikoloji literatüründe <strong data-start="3207" data-end="3225">kendine şefkat</strong> kavramı giderek önem kazanmaktadır. Kendine şefkat, bireyin <strong data-start="3286" data-end="3335">kendi yaralarını inkâr etmeden kabul etmesini</strong>, bu yaraları <strong data-start="3349" data-end="3377">bütünlüğünün bir parçası</strong> haline getirmesini sağlar.</p>
<p data-start="3408" data-end="3540">Araştırmalar, <strong data-start="3422" data-end="3491">kendine şefkatin travma sonrası büyüme ile pozitif yönde ilişkili</strong> olduğunu göstermektedir (Zeller et al., 2015).</p>
<p data-start="3542" data-end="3666">Bu yaklaşım, travmayı sadece bir yara olarak değil, aynı zamanda <strong data-start="3607" data-end="3635">büyüme ve dönüşüm zemini</strong> olarak görmeyi mümkün kılar.</p>
<h2 data-start="3673" data-end="3708"><strong data-start="3676" data-end="3708">İyileşmenin İçsel Kapasitesi</strong></h2>
<p data-start="3710" data-end="3882">Hepimiz doğuştan bir <strong data-start="3731" data-end="3757">iyileşme kapasitesiyle</strong> dünyaya geliriz. Tıpkı yaralı ağacın büyümeye devam etmesi gibi, insan ruhu da <strong data-start="3837" data-end="3880">travmaları kendi bütünlüğüne katabilir.</strong></p>
<p data-start="3884" data-end="4005"><strong data-start="3884" data-end="3896">İyileşme</strong>, travmayı yok saymak ya da silmek değil; <strong data-start="3938" data-end="3990">onunla birlikte yaşamayı, hatta ondan güç almayı</strong> öğrenmektir.</p>
<p data-start="4007" data-end="4111">Travmadan kurtuluşun yolu yalnızca bireysel çabalarda değil, <strong data-start="4068" data-end="4093">toplumsal dayanışmada</strong> da aranmalıdır.</p>
<p data-start="4113" data-end="4254"><strong data-start="4113" data-end="4137">Güven, bağ ve şefkat</strong> sayesinde travma, sadece kişisel bir acı değil; aynı zamanda <strong data-start="4199" data-end="4230">ortak bir insanlık deneyimi</strong> olarak anlam kazanır.</p>
<h2 data-start="4261" data-end="4273"><strong data-start="4264" data-end="4273">Sonuç</strong></h2>
<p data-start="4275" data-end="4396">Travma, hayatımızda derin izler bırakabilir. Ancak <strong data-start="4326" data-end="4349">iyileşme mümkündür.</strong> İnsan, <strong data-start="4357" data-end="4394">yaralarıyla birlikte büyüyebilir.</strong></p>
<p data-start="4398" data-end="4510">Önemli olan, bu süreci <strong data-start="4421" data-end="4441">güvenli bağlarla</strong>, <strong data-start="4443" data-end="4471">destekleyici ilişkilerle</strong> ve <strong data-start="4475" data-end="4495">kendine şefkatle</strong> beslemektir.</p>
<p data-start="4512" data-end="4622">Her yara bir iz bırakır ama aynı zamanda <strong data-start="4553" data-end="4605">yeniden doğuşun, dayanıklılığın ve bilgeleşmenin</strong> de işaretidir.</p>
<h2 data-start="4629" data-end="4644"><strong data-start="4632" data-end="4644">Kaynakça</strong></h2>
<ul data-start="4646" data-end="5402" data-is-last-node="" data-is-only-node="">
<li data-start="4646" data-end="4774">
<p data-start="4648" data-end="4774">Herman, J. L. (1992). <em data-start="4670" data-end="4759">Trauma and Recovery: The Aftermath of Violence—from Domestic Abuse to Political Terror.</em> Basic Books.</p>
</li>
<li data-start="4775" data-end="4858">
<p data-start="4777" data-end="4858">Levine, P. A. (1997). <em data-start="4799" data-end="4834">Waking the Tiger: Healing Trauma.</em> North Atlantic Books.</p>
</li>
<li data-start="4859" data-end="5073">
<p data-start="4861" data-end="5073">Ozbay, F., Johnson, D. C., Dimoulas, E., Morgan, C. A., Charney, D., &amp; Southwick, S. (2007). Social support and resilience to stress: from neurobiology to clinical practice. <em data-start="5035" data-end="5057">Psychiatry (Edgmont)</em>, 4(5), 35–40.</p>
</li>
<li data-start="5074" data-end="5189">
<p data-start="5076" data-end="5189">Van der Kolk, B. A. (2014). <em data-start="5104" data-end="5179">The Body Keeps the Score: Brain, Mind, and Body in the Healing of Trauma.</em> Viking.</p>
</li>
<li data-start="5190" data-end="5402" data-is-last-node="">
<p data-start="5192" data-end="5402" data-is-last-node="">Zeller, M., Yuval, K., Nitzan-Assayag, Y., &amp; Bernstein, A. (2015). Self-compassion in recovery following potentially traumatic stress. <em data-start="5327" data-end="5346">Mindfulness, 6(5)</em>, 1071–1080. <a class="decorated-link" href="https://doi.org/10.1007/s12671-014-0345-6" target="_new" rel="noopener" data-start="5359" data-end="5400">https://doi.org/10.1007/s12671-014-0345-6</a></p>
</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/yarali-agactan-insana-travma-donma-tepkisi-ve-iyilesmenin-icsel-kapasitesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
