<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	 xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" >

<channel>
	<title>Eda Balıkçı &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<atom:link href="https://psychologytimes.com.tr/yazar/edabalikci/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<description>Psychology Times Türkiye ve Birleşik Krallık merkezli uluslararası bir psikoloji platformudur.</description>
	<lastBuildDate>Thu, 21 May 2026 13:38:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://psychologytimes.com.tr/wp-content/uploads/2025/02/favicon-psychology-150x150.webp</url>
	<title>Eda Balıkçı &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sessiz Sınır İhlalleri: İlişkilerde Kendi Alanını Korumak</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/sessiz-sinir-ihlalleri-iliskilerde-kendi-alanini-korumak/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=sessiz-sinir-ihlalleri-iliskilerde-kendi-alanini-korumak</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/sessiz-sinir-ihlalleri-iliskilerde-kendi-alanini-korumak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Balıkçı]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 May 2026 21:25:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İlişki Dinamikleri]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[ilişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[sınırlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=35797</guid>

					<description><![CDATA[Kişilerarası ilişkilerin sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi için iletişim temel bir rol oynar. Açık, dürüst ve empati temelli bir iletişim, bireylerin birbirini daha iyi anlamasına, anlaşmazlıkların yapıcı bir şekilde ele alınmasına ve duygusal bağların güçlenmesine katkı sağlar. Ancak bir ilişkinin sağlıklı olup olmadığını belirleyen yalnızca iletişimin niteliği değildir. İlişkilerin sürdürülebilirliğinde belirleyici olan bir diğer unsur da [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kişilerarası ilişkilerin sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi için <strong>iletişim</strong> temel bir rol oynar. Açık, dürüst ve empati temelli bir iletişim, bireylerin birbirini daha iyi anlamasına, anlaşmazlıkların yapıcı bir şekilde ele alınmasına ve duygusal bağların güçlenmesine katkı sağlar. Ancak bir ilişkinin sağlıklı olup olmadığını belirleyen yalnızca iletişimin niteliği değildir. İlişkilerin sürdürülebilirliğinde belirleyici olan bir diğer unsur da tarafların birbirlerinin <strong>kişisel sınırlarına</strong> ne ölçüde saygı gösterdiğidir.</p>
<p>Yakınlık her zaman sağlıklı bir ilişki anlamına gelmez. Zamanla aşırı iç içe geçen ilişkiler, bireyin kişisel alanını kaybetmesine, kendi ihtiyaçlarını geri plana atmasına ve hatta kendi duygularına yabancılaşmasına neden olabilir. İşte bu noktada <strong>psikolojik sınırlar</strong> devreye girer. Psikolojik sınırlar, bireyin duygusal, zihinsel ve fiziksel alanını koruyan görünmez bir denge mekanizmasıdır. Kişinin neyi kabul edip etmeyeceğini, hangi davranışların kendisi için uygun ya da rahatsız edici olduğunu belirlemesine yardımcı olur.</p>
<h3>Sınır Koymak Neden Bu Kadar Zor?</h3>
<p>Sınır koymak, çoğu insan için düşünüldüğünden daha karmaşık bir süreçtir. Bu beceri yalnızca bireysel özelliklerle değil; çocukluk deneyimleri, aile ilişkileri ve toplumsal öğrenmelerle de yakından ilişkilidir. Kişisel sınırların temeli çoğu zaman erken yaşam deneyimlerinde şekillenir. Duygularının önemsendiği, fikirlerine değer verilen ve bireyselliğine saygı duyulan ortamlarda büyüyen kişiler, yetişkinlik döneminde kendi sınırlarını ifade etme konusunda daha güçlü hissedebilir. Buna karşılık, itiraz etmenin hoş karşılanmadığı ya da “uyumlu olmanın” ödüllendirildiği aile ortamlarında bireyler, rahatsız oldukları durumları dile getirmekte zorlanabilir.</p>
<p>Toplumsal normlar da bu süreci etkileyebilir. Özellikle yakın ilişkilerde fedakârlık, çoğu zaman sevginin bir göstergesi olarak idealize edilir. Bu nedenle birçok kişi zamanla “iyi insan olmak” ile kendi ihtiyaçlarını geri plana atmayı eş anlamlı görmeye başlayabilir. Oysa sağlıklı ilişkiler, tek taraflı fedakârlık üzerine değil; karşılıklı anlayış ve saygı üzerine kurulur.</p>
<h3>Sınır İhlallerinin Psikolojik Etkisi</h3>
<p>Sınır ihlalleri denildiğinde çoğu kişinin aklına açık tartışmalar, baskı ya da sert davranışlar gelir. Oysa ilişkilerde kişiyi en fazla yoran durumlar çoğu zaman sessiz, görünmez biçimde gündelik yaşamın içine gizlenen ihlallerdir. Sürekli sözünün kesilmesi, kişisel kararlarının sorgulanması, özel alanına müdahale edilmesi, telefon mesajlarına hemen yanıt verilmediğinde hesap sorulması ya da “şaka” adı altında küçümsenmek gibi davranışlar, ilk bakışta önemsiz gibi görünse de zaman içinde bireyin psikolojik alanını yavaşça aşındırabilir.</p>
<p>Sessiz sınır ihlallerini fark etmeyi zorlaştıran en önemli neden, bunların çoğu zaman açık bir saldırı gibi görünmemesidir. Bu durum kişide kafa karışıklığı yaratabilir: “Abartıyor olabilir miyim?”, “Belki kötü niyetli değildir.” Özellikle yakın ilişkilerde insanlar, davranışın yarattığı etkiden çok karşı tarafın niyetine odaklanma eğilimindedir. Ancak iyi niyetli olmak, davranışın rahatsız edici etkisini ortadan kaldırmaz. Bazen zarar veren şey, yüksek sesli çatışmalar değil; kişinin kendini giderek daha az görünür hissetmesidir.</p>
<h3>Rahatsız Olduğumuz Halde Neden Sessiz Kalıyoruz?</h3>
<p>Birçok insan rahatsızlık duyduğu halde sınır koymakta zorlanır. Bunun altında çoğu zaman karşı tarafı üzme korkusu, kabul görme ihtiyacı ve ilişkiyi kaybetme endişesi yatar. Özellikle yakın ilişkilerde bireyler, kendi ihtiyaçlarını ifade etmenin ilişkiye zarar vereceğini düşünebilir. “Hayır dersem kırılır mı?” ya da “Aramız bozulur mu?” gibi düşünceler, kişinin kendi rahatsızlığını geri plana atmasına neden olabilir.</p>
<p>Bazı bireylerde ise başkalarını memnun etme eğilimi daha baskındır. Psikolojide “people-pleasing” olarak adlandırılan bu durum, kişinin kendi ihtiyaçlarından çok çevresindeki insanların beklentilerine odaklanmasına yol açabilir. Böyle durumlarda “hayır” demek yalnızca bir isteği reddetmek değil; aynı zamanda onay görme ihtimalini riske atmak gibi algılanabilir.</p>
<p>Bir diğer önemli etken ise çatışmadan kaçınma eğilimidir. Kimi insanlar için ortamın huzurlu kalması, kendi ihtiyaçlarını savunmaktan daha öncelikli hale gelebilir. Ancak kısa vadede çatışmayı önleyen bu sessizlik, uzun vadede biriken kırgınlık, görünmez öfke ve duygusal yorgunluk olarak geri dönebilir.</p>
<h3>“Hayır” Demek Neden Suçluluk Yaratıyor?</h3>
<p>Sınır koymanın en zorlayıcı yönlerinden biri, beraberinde getirdiği suçluluk hissidir. Pek çok kişi için “hayır” demek yalnızca bir isteği reddetmek değil; aynı zamanda “iyi biri olma” algısıyla yüzleşmek anlamına gelir. Özellikle uyumlu ve fedakâr olmanın değerli görüldüğü sosyal ortamlarda birey, kendi ihtiyaçlarını önceliklendirdiğinde kendini bencil hissedebilir.</p>
<p>Oysa bir kişinin hayal kırıklığı yaşaması, diğer kişinin yanlış yaptığı anlamına gelmez. Her beklentinin karşılanmaması ilişkide bir sorun olduğu anlamına da gelmez. Burada önemli olan, empati ile aşırı sorumluluk alma arasındaki farkı ayırt edebilmektir. Bir başkasının duygusunu anlamak değerliyken, o duygunun sorumluluğunu tamamen üstlenmek sağlıklı bir ilişki dinamiği yaratmaz.</p>
<h3>Sınır Koymak Uzaklaşmak Değil, Sınır Koymaktır</h3>
<p>Sınır koymak çoğu zaman yanlış biçimde uzaklaşmak ya da mesafe yaratmak olarak yorumlanır. Oysa sağlıklı sınırlar, ilişkileri zayıflatmak için değil; daha açık, daha dengeli ve daha sürdürülebilir hale getirmek için vardır. Kendi ihtiyaçlarını ifade edebilen bireyler, ilişkiler içinde daha güvenli ve dengeli bir konumda durabilir.</p>
<p>Neyin kabul edilebilir olduğunun açık biçimde ifade edildiği ilişkilerde kırgınlıklar birikmez; iletişim daha şeffaf hale gelir. Çünkü sınırlar çoğu zaman bir reddediş değil, kişinin kendisine verdiği değerin görünür hale gelmesidir. Belki de en zor “hayır”, başkalarını değil, kendimizi ihlal etmeyi bıraktığımız anda söylenendir. Çünkü her sağlıklı sınır, aslında kişinin kendi varlığına verdiği değerin sessiz ama güçlü bir ifadesidir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/sessiz-sinir-ihlalleri-iliskilerde-kendi-alanini-korumak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Karanlık Tarafın Psikolojisi: Neden Kötü Karakterleri Seviyoruz?</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/karanlik-tarafin-psikolojisi-neden-kotu-karakterleri-seviyoruz/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=karanlik-tarafin-psikolojisi-neden-kotu-karakterleri-seviyoruz</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/karanlik-tarafin-psikolojisi-neden-kotu-karakterleri-seviyoruz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Balıkçı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Mar 2026 21:00:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Medya ve Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=28846</guid>

					<description><![CDATA[Bir dizi ya da film izlerken bazı karakterler daha ilk bölümlerde izleyicide güçlü duygusal tepkiler uyandırabilir. Özellikle anti-kahramanlar, çelişkili doğaları nedeniyle izleyiciye daha ilginç ve gerçekçi görünebilir. Bencil, manipülatif ya da acımasız davranışlar sergileyen bu karakterler, çoğu zaman hikâyenin başında “kötü” olarak etiketlenir. Ancak başlangıçta nefret edilen bu karakterler, zamanla merakla takip edilen ve hatta [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="flex flex-col text-sm pb-25">
<section class="text-token-text-primary w-full focus:outline-none [--shadow-height:45px] has-data-writing-block:pointer-events-none has-data-writing-block:-mt-(--shadow-height) has-data-writing-block:pt-(--shadow-height) [&amp;:has([data-writing-block])&gt;*]:pointer-events-auto scroll-mt-[calc(var(--header-height)+min(200px,max(70px,20svh)))]" dir="auto" data-turn-id="request-WEB:e5eb853c-055b-4a7b-aa7f-11cebe9959b7-0" data-testid="conversation-turn-2" data-scroll-anchor="true" data-turn="assistant">
<div class="text-base my-auto mx-auto pb-10 [--thread-content-margin:var(--thread-content-margin-xs,calc(var(--spacing)*4))] @w-sm/main:[--thread-content-margin:var(--thread-content-margin-sm,calc(var(--spacing)*6))] @w-lg/main:[--thread-content-margin:var(--thread-content-margin-lg,calc(var(--spacing)*16))] px-(--thread-content-margin)">
<div class="[--thread-content-max-width:40rem] @w-lg/main:[--thread-content-max-width:48rem] mx-auto max-w-(--thread-content-max-width) flex-1 group/turn-messages focus-visible:outline-hidden relative flex w-full min-w-0 flex-col agent-turn">
<div class="flex max-w-full flex-col gap-4 grow">
<div class="min-h-8 text-message relative flex w-full flex-col items-end gap-2 text-start break-words whitespace-normal outline-none keyboard-focused:focus-ring [.text-message+&amp;]:mt-1" dir="auto" tabindex="0" data-message-author-role="assistant" data-message-id="2e86313e-21bf-48f4-9b26-2312f98de74a" data-message-model-slug="gpt-5-4-thinking" data-turn-start-message="true">
<div class="flex w-full flex-col gap-1 empty:hidden">
<div class="markdown prose dark:prose-invert w-full wrap-break-word light markdown-new-styling">
<p data-start="72" data-end="723">Bir dizi ya da film izlerken bazı karakterler daha ilk bölümlerde izleyicide güçlü duygusal tepkiler uyandırabilir. Özellikle anti-kahramanlar, çelişkili doğaları nedeniyle izleyiciye daha ilginç ve gerçekçi görünebilir. Bencil, manipülatif ya da acımasız davranışlar sergileyen bu karakterler, çoğu zaman hikâyenin başında “kötü” olarak etiketlenir. Ancak başlangıçta nefret edilen bu karakterler, zamanla merakla takip edilen ve hatta bazı durumlarda sempati duyulan figürlere dönüşebilir. Hikâye ilerledikçe karakterlerin geçmişi ve motivasyonları görünür hâle gelir; bu da izleyicinin karakteri farklı bir perspektiften değerlendirmesine yol açar.</p>
<p data-start="725" data-end="1224">Popüler kültürde bunun birçok örneğini görmek mümkündür. Loki’nin manipülatif ve kaotik doğasına rağmen geniş bir hayran kitlesi edinmesi buna iyi bir örnektir. Benzer şekilde Walter White’ın sıradan bir kimya öğretmeninden suç dünyasına sürüklenmesi ya da Dexter Morgan’ın yalnızca suçluları hedef alan bir seri katil olarak sunulması, izleyicide çelişkili ama güçlü bir ilgi yaratır. Bu durumda “Neden bazen ahlaki olarak problemli, hatta tehlikeli karakterlere ilgi duyarız?” sorusu ortaya çıkar.</p>
<h2 data-section-id="1vjcneb" data-start="1226" data-end="1273"><span role="text"><strong data-start="1229" data-end="1273">Empati: Hikâyeyi Öğrendikçe Değişen Algı</strong></span></h2>
<p data-start="1275" data-end="1786">Hikâye ilerledikçe karakterin yaşadığı travmaların, hayal kırıklıklarının ya da zorlayıcı yaşam koşullarının ortaya çıkmasıyla izleyicinin o karaktere yönelik algısı önemli ölçüde değişebilir. Bu durum, izleyicinin karakterin davranışlarını yalnızca “iyi” ya da “kötü” olarak değerlendirmesinin önüne geçer. İzleyici bu noktada karakterin seçimlerini kendi değerleri ve yaşam deneyimleri üzerinden değerlendirmeye başlar. Böylece karakterin davranışlarını tamamen onaylamasa bile onları anlamlandırmaya çalışır.</p>
<p data-start="1788" data-end="2173"><strong data-start="1788" data-end="1798">Empati</strong>, bireyin bir başkasının davranışlarının ardındaki duygusal ve bilişsel süreçleri kavrayabilme kapasitesi olarak tanımlandığında, anlatılarda karakterlerin iç dünyasının görünür kılınması bu süreci güçlendirir. Sonuç olarak izleyici, başlangıçta olumsuz algıladığı bir karakterle duygusal bir bağ kurabilir ve hikâyeyi daha karmaşık bir bakış açısıyla değerlendirmeye başlar.</p>
<h2 data-section-id="17v5xul" data-start="2175" data-end="2224"><span role="text"><strong data-start="2178" data-end="2224">Gölge Benlik: İçimizdeki Bastırılmış Taraf</strong></span></h2>
<p data-start="2226" data-end="2815">İzleyicilerin karanlık karakterlere duyduğu ilgiyi yalnızca <strong data-start="2286" data-end="2296">empati</strong> ile açıklamak yeterli değildir. Bu durumu anlamlandırmada önemli bir yere sahip olan kavramlardan biri, Carl Gustav Jung’un ortaya koyduğu <strong data-start="2436" data-end="2452">gölge benlik</strong> kavramıdır. Jung’a göre insan kişiliği yalnızca toplum tarafından kabul edilen olumlu özelliklerden oluşmaz. Aynı zamanda bireyin kabullenmekte zorlandığı, bastırdığı ya da kendine yakıştırmadığı yönleri de vardır. Birey bu yönlerini bastırdığında bu özellikler ortadan kaybolmaz; aksine bilinçdışında varlıklarını sürdürür ve farklı biçimlerde ortaya çıkabilir.</p>
<p data-start="2817" data-end="3078">Bireyin kendini gerçekten tanıyabilmesi için bu gölge yönü fark etmesi gerekir. Ancak bu süreç çoğu zaman zorlayıcıdır; çünkü insanlar kendi olumsuz taraflarıyla yüzleşmekten kaçınabilir. Bu nedenle gölgeyle karşılaşma çoğu zaman dirençle birlikte ortaya çıkar.</p>
<p data-start="3080" data-end="3703">Gölge yalnızca bireysel bir durum değil, aynı zamanda evrensel bir yapıdır. Jung’un kolektif bilinçdışı kuramına göre insanlar, farklı kültürlerde tekrar eden ortak imgeler ve temalar taşır. Bu temalar arketipler olarak adlandırılır ve insan davranışlarının temel kalıplarını oluşturur. Sinema ve edebiyat gibi anlatılar, bu arketiplerin görünür hâle geldiği alanlardır. Kötü ya da karanlık karakterler çoğu zaman insanın bastırdığı yönleri temsil eden semboller olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle izleyici bu karakterleri yalnızca “kötü” olarak değil, insan doğasının daha karmaşık bir parçası olarak da değerlendirebilir.</p>
<p data-start="3705" data-end="4016">Bu çerçevede karanlık karakterler sadece rahatsız edici figürler değil, aynı zamanda dikkat çekici ve merak uyandırıcı yapılardır. İzleyiciler bu karakterler aracılığıyla kendi içlerinde var olabilecek karanlık eğilimlerle doğrudan yüzleşmeden, güvenli bir mesafeden karşılaşma fırsatı bulur (<strong data-start="3998" data-end="4014">Öztürk, 2016</strong>).</p>
<h2 data-section-id="1erswf" data-start="4018" data-end="4065"><span role="text"><strong data-start="4021" data-end="4065">Tehlikeyi Güvenli Mesafeden Deneyimlemek</strong></span></h2>
<p data-start="4067" data-end="4520">Gerilim, korku, dram ya da suç temalı hikâyeler izleyicide yoğun duygular uyandırabilir. Bu tür anlatılar, bireylerin gerçek hayatta deneyimlemek istemeyecekleri durumları güvenli bir ortamda gözlemlemelerine olanak tanır. Gerçek bir tehdit söz konusu olmadığından, bu deneyim izleyici için keyif verici hâle gelebilir. Korku filmi izlemek, trajik bir hikâyeden etkilenmek ya da gerilim dolu sahneleri merakla takip etmek bu duruma örnek gösterilebilir.</p>
<p data-start="4522" data-end="4769">İzleyicinin korku, merak veya gerilim gibi güçlü duygular yaşaması zamanla kontrollü bir heyecan hâline dönüşebilir. Kurgu dünyası ile gerçek hayat arasında kurulan bu <strong data-start="4690" data-end="4708">güvenli mesafe</strong>, izleyicinin karanlık temalara ilgi duymasını kolaylaştırır.</p>
<h2 data-section-id="1pyv5fp" data-start="4771" data-end="4824"><span role="text"><strong data-start="4774" data-end="4824">Karanlık Karakterler İnsan Doğasına Ayna Tutar</strong></span></h2>
<p data-start="4826" data-end="5348">Kötü karakterlere duyulan ilgi ilk bakışta çelişkili görünebilir. İzleyici ahlaki olarak doğru olanı savunduğunu düşünse de hikâyelerde çoğu zaman kuralları ihlal eden, sınırları zorlayan ya da karanlık yönleri olan karakterleri daha fazla ilgi çekici bulabilir. <strong data-start="5089" data-end="5099">Empati</strong> kurma eğilimimiz, bastırılmış yönlerimizle yüzleşme ihtiyacımız ve kurgu dünyasının sunduğu <strong data-start="5192" data-end="5210">güvenli mesafe</strong>, izleyicinin bu karakterlerle bağ kurmasını mümkün kılar. Bu süreç aynı zamanda insan doğasının sınırlarını keşfetmemize de katkı sağlar.</p>
<p data-start="5350" data-end="5508">Belki de bu yüzden popüler kültürün en unutulmaz karakterleri kusursuz kahramanlar değil; insanın çelişkili ve karanlık doğasını görünür kılan karakterlerdir.</p>
<h2 data-section-id="jn780k" data-start="5510" data-end="5525"><span role="text"><strong data-start="5513" data-end="5525">Kaynakça</strong></span></h2>
<p data-start="5527" data-end="5768" data-is-last-node="" data-is-only-node="">Öztürk, R. (2016). DİN, JUNG VE SİNEMA ÇALIŞMALARI AÇISINDAN, JEKYLL VE NEFS/GÖLGE. <em data-start="5611" data-end="5716">İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi / Istanbul University Faculty of Communication Journal</em>, 51, 123-141. <a class="decorated-link" href="https://doi.org/10.17064/iuifd.289384" target="_new" rel="noopener" data-start="5731" data-end="5768" data-is-last-node="">https://doi.org/10.17064/iuifd.289384</a></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</section>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/karanlik-tarafin-psikolojisi-neden-kotu-karakterleri-seviyoruz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Başarısızlık Birikimi: Denemekten Vazgeçiren Sessiz Süreç</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/basarisizlik-birikimi-denemekten-vazgeciren-sessiz-surec/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=basarisizlik-birikimi-denemekten-vazgeciren-sessiz-surec</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/basarisizlik-birikimi-denemekten-vazgeciren-sessiz-surec/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Balıkçı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Feb 2026 21:20:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[⁠Ruh Sağlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=26054</guid>

					<description><![CDATA[Vazgeçmek, her zaman denemekten korktuğumuz ya da yorulduğumuz için ortaya çıkmaz. Çoğu zaman vazgeçiş, denemenin artık bir anlamı olabileceğine dair inancın zayıflaması ile ortaya çıkabilir. Yeniden başarılı olabileceğine dair inanç azaldıkça denemek de giderek zorlaşabilir. Bu noktada yeniden denemek sanki daha fazla çaba göstermek gerekiyormuş gibi algılanabilir. Oysa asıl zorlaştırıcı olan, gösterilen çaba ile elde [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="1">Vazgeçmek, her zaman denemekten korktuğumuz ya da yorulduğumuz için ortaya çıkmaz. Çoğu zaman vazgeçiş, denemenin artık bir anlamı olabileceğine dair inancın zayıflaması ile ortaya çıkabilir. Yeniden başarılı olabileceğine dair inanç azaldıkça denemek de giderek zorlaşabilir. Bu noktada yeniden denemek sanki daha fazla çaba göstermek gerekiyormuş gibi algılanabilir. Oysa asıl zorlaştırıcı olan, gösterilen çaba ile elde edilen sonuç arasında bir bağın kurulamamasıdır.</p>
<p data-path-to-node="2">Kişi hala sonuca ulaşmak ister, başarmayı arzular ancak içten içe yaptıklarının bir fark yaratmayacağı düşüncesinden kendini alıkoyamaz. Başarısızlığın beraberinde getirdiği bu düşünceler, kişinin kendisi ile kurduğu ilişkiye izler bırakır. Bu izler biriktikçe yeniden denemek cesaret meselesi olmaktan çıkar ve eylemin gerçekten anlamlı olup olmadığını sorguladığı bir noktaya dönüşür.</p>
<h2 data-path-to-node="4"><b data-path-to-node="4" data-index-in-node="0">Başarısızlık ne Zaman Birikmeye Başlar?</b></h2>
<p data-path-to-node="5">Yaşanan bir başarısızlık, çoğu zaman öğretici bir deneyim olabilir. Kişi yanlış yapabilir, hedeflediği sonuca ulaşamayabilir ya da beklediği karşılığı alamayabilir. Bu tür durumlar, kişiye neyin farklı yapılması gerektiğine dair yol gösterici bir işlevde olabilir.</p>
<p data-path-to-node="6">Ancak başarısızlıklar tekrarlandığında, mesele artık yalnızca elde edilen sonuç olmaktan çıkar. Bu noktada sorun, kişinin kendisi ile ilgili neye inandığıdır. Kişi ne yaparsa yapsın sonucun değişmeyeceğine inanmaya başladığında, yaşananlar deneyim olmaktan uzaklaşır ve birikmeye başlar. Başarıya ulaşamamak, geçici bir durum olarak değil, kişinin kendisini tanımlama biçiminin bir parçasıymış gibi hissedilebilir.</p>
<p data-path-to-node="7">Bu süreci etkileyen unsur ise başarısızlığın nasıl anlamlandırıldığıdır. Deneyimler içsel, kalıcı ve genellenmiş nedenlere bağlandığında, kişi deneyimleri kontrol edilebilir değil, değişmeyecek bir gerçeklik olarak algılayabilir. “Bu konuda başarısız oldum.” düşüncesi yerini yavaşça “Ben zaten böyleyim.” inancına bırakır. Bu inanç güçlendikçe, yeniden denemek giderek daha zor hale gelir. Belki de başarısızlıkla ilgili asıl soru, neden başarısız olduğumuz değil, sonrasında kendimize ne anlattığımızdır.</p>
<h2 data-path-to-node="9"><b data-path-to-node="9" data-index-in-node="0">Zihin Vazgeçmeye Başladığında Beyin ne Yapar?</b></h2>
<p data-path-to-node="10">Tekrarlayan başarısızlıkların etkisi yalnızca düşünce düzeyinde kalmaz; bu deneyimler zamanla beynin çalışma biçimini de etkilemeye başlar. Araştırmalar kontrol edemediğimizi hissettiğimiz olumsuz deneyimlerin, beynin karar verme, planlama ve değerlendirme sistemlerini etkilediğini göstermektedir (Seligman &amp; Maier, 2016). Özellikle bu sistemlerle ilişkili olan <b data-path-to-node="10" data-index-in-node="363">prefrontal korteks</b>, bu tür deneyimlere maruz kaldığında daha az etkin çalışmaya başlar.</p>
<p data-path-to-node="11">Bununla beraber tehdit algısı ile ilişkili olan <b data-path-to-node="11" data-index-in-node="48">amigdala</b> devreye girer. Böylece yaşanan başarısızlık yalnızca başaramama hissi yaratmakla kalmaz; aynı zamanda kaçınılması gereken bir durum gibi algılanmaya başlar. Kişi yeni bir deneme ile karşılaştığında, mevcut durumu değerlendirmekten çok geçmişte yaşadığı başarısızlıkları ve onlara eşlik eden duyguları hatırlayabilir. Bu da yeniden denemeyi, olası başarıdan çok yeniden başarısız olma ihtimaliyle ilişkilendirir.</p>
<p data-path-to-node="12">Bu noktada vazgeçmek çoğu zaman bilinçli verilmiş bir karar olmaktan çıkar ve beynin kendini koruma yöntemi haline gelebilir. Denememek kısa vadede rahatlatıcı gibi hissettirse de uzun vadede kişinin kendisi üzerinde olan etkisini azaltabilir.</p>
<h2 data-path-to-node="14"><b data-path-to-node="14" data-index-in-node="0">Başarısızlık Tehdit Gibi Hissedildiğinde</b></h2>
<p data-path-to-node="15">Başarısızlık bir noktadan sonra yalnızca geride kalan bir sonuç değil, zihin için kaçınılması gereken bir durum haline dönüşür. Kişi artık başarısız olmaktan değil başarısızlığın bıraktığı izlere yeniden dokunmaktan kaçınır. Böylece geçmişte yaşananlar bugünün yolunu kapatmaya başlar.</p>
<p data-path-to-node="16">Tehdit algısı devredeyken zihin, geçmişte yaşanan olumsuz deneyimleri hatırlatarak kişiyi daha temkinli olmaya yönlendirir. Ancak bu temkinli olma hali, çoğu zaman kişide ilerlemeyi değil geri çekilmeyi beraberinde getirir. Yeniden denemek bir fırsat olmaktan çıkarak potansiyel tehdit olarak algılanabilir. Kişi mantıksız olduğunu bilse bile denemekte zorlanabilir. Çünkü süreç artık yalnızca düşüncelerle sınırlı değildir; bedensel bir alarm hali de eşlik eder. Kalp atışında hızlanma, huzursuzluk, erteleme davranışları sürecin parçası haline gelebilir.</p>
<p data-path-to-node="17">Zihin, aynı deneyimi yeniden yaşamamazlık için vazgeçmeyi korunma yolu olarak seçebilir. Ancak bu durum, kişiyi yalnızca başarısız olabileceği durumlardan değil, başarılı olabileceği ya da yeni deneyimler kazanabileceği durumlardan da uzaklaştırmaya başlayabilir.</p>
<h2 data-path-to-node="19"><b data-path-to-node="19" data-index-in-node="0">Beyin Yeniden Güvenmeyi Öğrenebilir mi?</b></h2>
<p data-path-to-node="20">Bu döngü sonsuza kadar devam etmez. Zihin, tehdit olarak algıladığı deneyimlerin gerçekten ne kadar tehlikeli olduğunu yeniden değerlendirebilir. Beyin, kontrol edilebilir ve güvenli deneyimlerle yeniden karşılaştığında farklı bir öğrenme süreci başlatabilir. Küçük ama somut kontrol anları, kişide yeniden yapabilirim hissinin yavaş yavaş oluşmasına yardımcı olur. Böylece beyin yavaş yavaş güvenerek öğrenir.</p>
<p data-path-to-node="21">Tehdit olarak kodlanan bir deneyim, zarar vermeden sona erdiğinde, beyin için tehdit değil yeni bir kayıt oluşturur. Bu kayıt vazgeçmeye alışmış bir zihinde yeni bir kapı aralayabilir. Yeniden denemek bazen büyük bir inançla değil; küçük, güvenli ve sürdürülebilebilir bir adımla başlar. Belki de bazen yeniden denemek için ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla motivasyon değil; başarısızlıkların kimliğimiz olmadığını kendimize yeniden hatırlatabileceğimiz kısa bir duraklamadır.</p>
<h2 data-path-to-node="23"><b data-path-to-node="23" data-index-in-node="0">KAYNAKÇA</b></h2>
<p data-path-to-node="23">Maier, S. F., &amp; Seligman, M. E. P. (2016). Learned helplessness at fifty: Insights from neuroscience. Psychological Review, 123(4), 349–367. <a class="ng-star-inserted" href="https://doi.org/10.1037/rev0000033" target="_blank" rel="noopener" data-hveid="0" data-ved="0CAAQ_4QMahgKEwi34vebv-qSAxUAAAAAHQAAAAAQwQI">https://doi.org/10.1037/rev0000033</a> <a class="ng-star-inserted" href="https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC4920136/" target="_blank" rel="noopener" data-hveid="0" data-ved="0CAAQ_4QMahgKEwi34vebv-qSAxUAAAAAHQAAAAAQwgI">https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC4920136/</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/basarisizlik-birikimi-denemekten-vazgeciren-sessiz-surec/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sessizlikten Kaçış: Dijital Çağda Düşünmenin Zorlaşması</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/sessizlikten-kacis-dijital-cagda-dusunmenin-zorlasmasi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=sessizlikten-kacis-dijital-cagda-dusunmenin-zorlasmasi</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/sessizlikten-kacis-dijital-cagda-dusunmenin-zorlasmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Balıkçı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Dec 2025 22:30:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilişsel Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=20903</guid>

					<description><![CDATA[Sürekli Uyarılan Zihin Günümüzde sessizlik, birçok insan için dinlenmeye eşlik eden bir hâl olmaktan ziyade, hızla doldurulması gereken bir boşluk gibi algılanıyor. Sabah uyanır uyanmaz telefona uzanmak, gün içinde en kısa bekleme anlarında bile bir ekrana yönelmek ya da gün içinde arka planda mutlaka bir sesin açık olması, gündelik yaşamın normali hâline gelmiş durumdadır. Bu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2 data-start="213" data-end="242"><strong data-start="216" data-end="242">Sürekli Uyarılan Zihin</strong></h2>
<p data-start="244" data-end="796">Günümüzde sessizlik, birçok insan için dinlenmeye eşlik eden bir hâl olmaktan ziyade, hızla doldurulması gereken bir boşluk gibi algılanıyor. Sabah uyanır uyanmaz telefona uzanmak, gün içinde en kısa bekleme anlarında bile bir ekrana yönelmek ya da gün içinde arka planda mutlaka bir sesin açık olması, gündelik yaşamın normali hâline gelmiş durumdadır. Bu yoğun uyaran ortamı, bireylerin <strong data-start="633" data-end="643">dikkat</strong>lerini uzun süre tek bir noktada toplamalarını zorlaştırırken, düşünme süreçlerinin de daha bölünmüş ve yüzeysel bir yapıya bürünmesine neden olmaktadır.</p>
<p data-start="798" data-end="1298">Bu bağlamda sessizlik, çoğu zaman bir rahatlama alanı değil, rahatsız edici bir duraksama olarak yaşanmaktadır. Otobüste, evde ya da yalnız kalınan anlarda ortaya çıkan sessizlik, hızla bir video, müzik ya da bildirimle bastırılıyor. Bu eğilim, bireyin kendi <strong data-start="1057" data-end="1068">düşünce</strong>leriyle temas kurmasını zorlaştırırken, düşünmenin kendisini de rahatsız edici bir sürece dönüştürebiliyor. Zihin, sürekli dış uyaranlarla meşgul olmaya alıştıkça, uyaranın yokluğu huzurdan çok huzursuzluk hissi yaratabilmektedir.</p>
<h2 data-start="1305" data-end="1349"><strong data-start="1308" data-end="1349">Sessizlikle Baş Başa Kalmanın Zorluğu</strong></h2>
<p data-start="1351" data-end="1828">Bir an durup hiçbir şey yapmadan oturduğumuzu düşünelim. Telefon yok, müzik yok, ekran yok. Böyle bir durumda zihnin sakinleşmesini bekleyebiliriz ancak çoğu zaman olan bu durumun tam tersi olabilir. Gündelik hayatta pek çok insan, kısa süreli bile olsa herhangi bir uyaran olmadan kalmanın ne kadar zorlayıcı olabileceğini fark edebilir. Sessiz bir ortamda bulunmak, zihnin hızla başka şeylere yönelmesine ya da belirgin bir huzursuzluk hissinin ortaya çıkmasına yol açabilir.</p>
<p data-start="1830" data-end="2238">Psikoloji alanında yapılan deneysel bir çalışmada, bireylerin yalnızca kendi düşünceleriyle baş başa kalmaları istendiğinde, katılımcıların önemli bir bölümünün bu deneyimi keyifsiz olarak tanımladığı ve dikkatlerini sürdürmekte zorlandığı görülmüştür. Hatta bazı katılımcılar, sessizlik içinde düşünmeye devam etmek yerine, hafif derecede rahatsız edici bir uyaranı tercih etmişlerdir (Wilson et al., 2014).</p>
<p data-start="2240" data-end="2569">Bu bulgular, sorunun düşünmenin kendisinden çok, düşünmeye eşlik eden sessizlikle ilişkili olabileceğine işaret etmektedir. Zihin, dış uyaranlardan arındığında, kendi içeriğiyle yüzleşmek zorunda kalmakta; bu da birçok kişi için sıkıntıdan çok daha fazlasını, bunaltıcı bir <strong data-start="2514" data-end="2535">içsel farkındalık</strong> sürecini beraberinde getirebilir.</p>
<h2 data-start="2576" data-end="2625"><strong data-start="2579" data-end="2625">Dijital Alışkanlıklar ve Dikkatin Dönüşümü</strong></h2>
<p data-start="2627" data-end="3075">Günümüzde dikkat, dijital ortamların dayattığı hız ve süreklilik içinde yeniden biçimlenmektedir. Sürekli bildirimler, hızlı içerik geçişleri ve anlık dikkat talepleri, dikkatin uzun süreli ve derin bir odaklanma yerine hızlı geçişlere uyum sağlamasına neden olabilir. Gün içinde defalarca bölünen dikkat, zamanla kısa süreli ve yüzeysel odaklanmaya uyum sağlar. Bu durum, sessiz ve uyaransız anların daha da zorlayıcı algılanmasına neden olabilir.</p>
<p data-start="3077" data-end="3698">Bu değişimin doğal bir sonucu olarak sessizlik ve uyaransız anlar, dinlendirici olmaktan çok rahatsız edici algılanmaya başlanabilir. Sürekli dış uyaranlarla meşgul edilen zihin, durduğunda yönsüz kalır; neye odaklanacağını bilemez. Ortaya çıkan bu boşluk hissi, bireyi en küçük aralıkta bile yeni bir uyaran aramaya iter. Sessizlik, zihnin kendisiyle baş başa kalmasını gerektirdiği için kaçınılan bir deneyime dönüşür. Böylece dikkat, dış uyaranlara bağımlı bir yapı kazanır ve içsel süreçlerle temas giderek zayıflar. Zamanla sessizlikten kaçış, bilinçli bir tercih olmaktan çok, öğrenilmiş bir tepki biçimine dönüşür.</p>
<h2 data-start="3705" data-end="3751"><strong data-start="3708" data-end="3751">Sessizlik, Sıkılma ve Düşünsel Derinlik</strong></h2>
<p data-start="3753" data-end="4150">Günlük yaşamda sessizlik ve sıkılma çoğu zaman olumsuz çağrışımlarla değerlendirilir. Oysa bu anlar, zihinsel süreçler açısından önemli bir işleve sahiptir. Dış uyaranların azalması, bireyin içsel düşüncelerine yönelmesine, deneyimlerini anlamlandırmasına ve zihinsel bağlar kurmasına olanak tanır. Ancak bu tür süreçler, sürekli uyarılan bir zihin için giderek daha zor ulaşılır hâle gelmektedir.</p>
<p data-start="4152" data-end="4463">Sessizlikten kaçınma eğilimi, bireyin kendi düşünsel alanıyla temasını sınırlayabilir. Zihin, her boşluğu dış uyaranlarla doldurduğunda, içsel farkındalık ve derin düşünme için gerekli olan zihinsel alan da daralır. Bu nedenle sessizlik, üretken ve derin düşünmenin ön koşullarından biri olarak ele alınmalıdır.</p>
<h2 data-start="4470" data-end="4504"><strong data-start="4473" data-end="4504">Sessizliği Yeniden Kazanmak</strong></h2>
<p data-start="4506" data-end="4738">Dijital çağda sessizlikle kurulan ilişki, giderek dinlenmeden çok kaçınılması gereken bir boşluk algısına dönüşmektedir. Ancak bu kaçış, uzun vadede düşünme becerilerinin zayıflamasına ve içsel farkındalığın azalmasına yol açabilir.</p>
<p data-start="4740" data-end="5195">Bu noktada çözüm, teknolojiyi tamamen hayatımızdan çıkarmak değil; sessizliğe bilinçli ve yeterli alanlar açmaktır. Gün içinde bildirimlerin kapatıldığı, uyarıcıların sınırlandığı ve zihnin serbestçe dolaşmasına izin verilen anlar, bireyin kendi düşünceleriyle yeniden temas kurmasına olanak sağlayabilir. Dijital çağda sessizlik, artık bir eksiklik değil; korunması ve yeniden öğrenilmesi gereken önemli bir psikolojik kaynak olarak değerlendirilmelidir.</p>
<h2 data-start="5202" data-end="5217"><strong data-start="5205" data-end="5217">Kaynakça</strong></h2>
<p data-start="5219" data-end="5487">Wilson TD, Reinhard DA, Westgate EC, Gilbert DT, Ellerbeck N, Hahn C, Brown CL, Shaked A.<br data-start="5308" data-end="5311" />Social psychology. Just think: the challenges of the disengaged mind.<br data-start="5380" data-end="5383" />Science. 2014 Jul 4;345(6192):75–7.<br data-start="5418" data-end="5421" />doi: 10.1126/science.1250830.<br data-start="5450" data-end="5453" />PMID: 24994650; PMCID: PMC4330241.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/sessizlikten-kacis-dijital-cagda-dusunmenin-zorlasmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
